Conference PaperPDF Available

- Örmeci, Ozan (2021), "İstiklâl Marşı'nın Yazıldığı Dönemde Türk Toplumu", 12 Mart 2021 tarihinde İstanbul Kent Üniversitesi'nin düzenlediği İstiklâl Marşı'nın kabulünün 100. yıldönümü ve Mehmet Akif Ersoy'u anma etkinliği kapsamında sunulan bildiri, İstanbul, Türkiye

Authors:
  • İstanbul Kent Üniversitesi
1
İSTİKLAL MARŞI’NIN YAZILDIĞI DÖNEMDE TÜRK TOPLUMU
1
Giriş
Öncelikle bu akşam beni dinleyen İstanbul Kent Üniversitesi’nden tüm değerli meslektaşlarımı
ve sevgili öğrencilerimizi saygıyla selamlıyorum. Ayrıca ülkemizde her yıl 12 Mart’ta kutlanan
İstiklâl Marşı’nın Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy’u Anma Günü etkinliği için beni
görevlendiren İstanbul Kent Üniversitesi yönetimine, başta Rektörümüz Sayın Prof. Dr.
Necmettin Atsü olmak üzere, şükranlarımı sunuyorum. Böyle önemli ve anlamlı bir etkinlikle
bana sorumluluk verilmesi, benim için büyük bir onur ve mutluluk vesilesi oldu. Bu nedenle, bu
akşam yapacağım konuşma için birçok yeni kitap okuma ve biraz da araştırma yapma şansı
buldum.
1
12 Mart 2021 tarihinde İstiklâl Marşı’nın kabulünün 100. yıldönümü ve Mehmet Akif Ersoy’u anma etkinliği
kapsamında İstanbul Kent Üniversitesi adına düzenlenen etkinlikle yapılan sunum.
2
Bu akşam yapacağım konuşma 4 bölümden oluşuyor. İlk bölümde, İstiklâl Marşımızın şairi olan
Mehmet Akif Ersoy’un hayat hikâyesine ve sanat yaşamına odaklanacağım. Konuşmamın ikinci
bölümünde, sizlere İstiklâl Marşımızın yazılma hikâyesini anlatacağım. Üçüncü bölümde, İstiklâl
Marşı’nın yazıldığı dönemde Türk toplumunun yaşam koşullarına dair Türk edebiyatından çeşitli
örnekler sunarak, nasıl zor günlerden gelerek bugünkü gibi gelişmiş bir ülke seviyesine
ulaştığımızı kafanızda somutlaştırmak istiyorum. Konuşmamın son bölümünde ise, bu sunum
kapsamında yaptığım araştırma sonucunda edindiğim bilgilerin günümüz Türkiye siyaseti
açısından ne anlam ifade ettiğine dair bazı fikirlerimi sizlerle paylaşacak ve Türkiye’nin
geleceğine dair görüş ve temennilerimi ileteceğim. Şimdiden ilginiz ve sabrınız için sizi saygıyla
selamlıyorum.
3
1. Mehmet Akif Ersoy’un Yaşamı
2
Hem Türkiye Cumhuriyeti, hem de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin milli marşı olan İstiklâl
Marşı’nı yazmış olduğu için ülkemizde genellikle vatan şairi” olarak adlandırılan Mehmet Akif
Ersoy (1873-1936), 1873 İstanbul doğumludur. Ersoy’un babası Fatih Medresesi
müderrislerinden olan İpekli Mehmet Tahir Efendi, annesi ise Buharalı bir aileden gelen Emine
Şerife Hanım’dır. Mehmet Akif Ersoy’a babasının verdiği isim, aslında Mehmet Ragif’tir.
Mehmet Tahir Efendi, Hicri takvime göre 1290 yılında doğan oğluna, (Rı: 200 + gayın: 1000 +
ye: 10 + fe: 80 = 1290) “Ragifadını koyar. Ancak yaygın olmayan bu ad, zaman içerisinde aile
çevresinde Akif olarak söylenmeye başlar. 4 yaşındayken Emir Buhari Mektebi’ne başlayan
Akif, henüz 6 yaşındayken, 1879 yılında, babasından Arapça öğrenmeye başlar. Küçük Akif,
ilköğreniminin ardından eğitimine 1882 yılından itibaren Fatih Merkez Rüşdiyesi ile devam
etmiş ve daha sonra da 1886 yılında Mekteb-i Mülkiye’nin idadi (lise) kısmına (Mülkiye İdadisi)
girerek, 1888 yılında buradaki eğitimini de tamamlamıştır. 1888 yılında babasının vefat etmesi
ve 1889 yılında Sarıgüzel’deki aile evinin yanması nedeniyle, Akif, Mülkiye İdadisi’nin yüksek
kısmına devam edememiş ve yeni açılan Halkalı Baytar Mektebi’ne kaydolmuştur. İşte büyük
şair Mehmet Akif Ersoy’un şiire olan ilgisi de bu okuldayken başlamıştır.
1893 yılında Halkalı Baytar Mektebi’ni birincilikle bitiren genç Akif, mesleğiyle ilgili bir
memuriyet görevine (baytar müfettiş muavinliği) verilmiş ve 3-4 yıl boyunca Rumeli, Anadolu
ve Arabistan’da bulaşıcı hayvan hastalıklarını tedavi etmek için dolaşarak, gezici veteriner olarak
memuriyet yapmıştır. 1894 yılında İsmet Hanım’la evlenen ve baytar müfettiş muavinliği
görevine devam eden Akif, ayrıca bu dönemde edebi çalışmaları ilerletmiş ve 1895 yılında
“Kuran’a Hitap” adlı şiirini Mektep Mecmuası’nda yayınlatmıştır. 1896 yılında hayvan alımı için
Adana ve Şam’a giden Akif, farklı Müslüman toplumların yaşantılarını görme ve inceleme fırsatı
bulmuş; ayrıca 1898’de Resimli Gazete’de ve Servet-i Fünun dergisinde şiirleri yayınlanmaya
başlamıştır. 1906’da, baytar müfettiş muavinliği işinin yanı sıra, Halkalı Ziraat Mektebi’nde
kitabet-i resmiye (resmi yazışma) öğretmenliğine başlamıştır. 1907’de ise, Çiftlik Makinist
2
Bu bölüm, şu kaynaklardan derlenerek yazılmıştır:
Ahmet Seyrek (2020), Gençler için Safahat, 3. Basım, İstanbul: Maviçatı Yayınları.
İstiklal Marşı Yazılıyor: Mehmet Akif Ersoy’un Hayatı ve Şiirleri (2020), 18. Baskı, İstanbul: Erdem
Yayınları.
Mehmet Akif Ersoy: Hayatı, Edebi Şahsiyeti, Eserleri (2015), 6. Baskı, Ankara: Elips Kitap.
Vikipedi, “Mehmet Akif Ersoy”, Erişim Tarihi: 03.02.2021, Erişim Adresi:
https://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_%C3%82kif_Ersoy.
4
Mektebi’nde Türkçe öğretmenliği de yapmaya başlar. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet’in
ilanından sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne kaydolan Akif, baytar müfettiş muavinliğinin
yanında, Darülfünun Halk Edebiyatı öğretmenliğine getirilmiş ve başyazarı olduğu Sırat-ı
Müstakim dergisi yayınlanmaya başlamıştır. Bu derginin ilk sayısında, Akif’in “Fatih Camii”
adlı önemli bir şiiri yayınlanmıştır. 1910’da Baytar Mektebi Mezunları Cemiyeti Başkanlığına
seçilen Mehmet Akif, 1911 yılında ilk şiir kitabı olan Safahat’ı yayınlar. 1912’de ise,
Süleymaniye Kürsüsü’nde adlı ikinci şiir kitabı yayınlanır. Özellikle dindar ve milliyetçi kesimde
bu eserlerle ün kazanan Akif, 1912 yılı Şubat ayında Beyazıt, Fatih ve Süleymaniye camiilerinde
vaaz da vermiştir. Balkan Savaşı’nın ardından bir süre Halkalı Ziraat Mektebi’nde öğretmenliğe
devam eden Akif, 1913 yılında ise baytar müfettiş muavinliği revinden ve Darülfünun’dan
istifa etmiştir. Aynı yıl Hakkın Sesleri’ni yayınlamaya başlayan Akif, bu dönemden itibaren
yurtdışı gezileri yaparak, bilgi ve gözlemlerini geliştirmiştir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde
Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine bir süre Mısır’a giden Akif, savaş sırasında ise 1914 yılı
Aralık ayında Almanya’daki slüman esirlerin durumunu görmek için Alman hükümetinin
daveti üzerine Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Berlin’e gönderilmiştir. Aynı yıl yayınladığı Fatih
Kürsüsü eseri ise birçok baskı yapmış ve yazara ün kazandırmıştır. Mehmet Akif, yine Teşkilat-ı
Mahsusa’nın girişimiyle, daha sonra da teşkilatın önemli isimlerinden Kuşçubaşı Eşref’le (Eşref
Sencer Kuşçubaşı) birlikte Arabistan’a Necid Emiri İbnürreşid’i ziyarete gitmiş ve bu
ziyaretlerde yaptığı gözlemlerin de etkisiyle, bu dönemde şair olarak üretken bir profil çizmiştir.
Nitekim Akif’in “Berlin Hatıraları” ve “Necid Çölleri’nden Medine’ye” gibi bazı önemli şiirleri
bu dönemde yayımlanmıştır. Necid ziyareti sırasında Dârü’l-Hikmeti’l-İslamiyye Cemiyeti
başkatipliğine getirilen Mehmet Akif, ilerleyen aylarda ise Milli cadele’ye verdiği destek
nedeniyle bu görevinden azledilmiştir.
Mehmet Akif Ersoy’un Milli Mücadele’ye katılması, İzmir’in 15 Mayıs 1919’da Yunanistan
tarafından işgal edilmesiyle olmuştur. Bu tarihten sonra, Akif, çok dindar bir kişi olmasına
karşın, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının hem işgalci yabancı güçlere, hem de onlarla işbirliği
yapan Osmanlı hükümetine başlattığı mücadeleye destek vermiştir. Akif, bu dönemlerde de şair
olarak üretkenliğini sürdürmüş ve Sebilürreşad dergisini ve Safahat serisini oluşturan ba
eserlerini yayınlamıştır. Ayrıca 1920’de İstanbul’dan Ankara’ya geçmiş ve 1920-1923
döneminde TBMM’de (Birinci Meclis) Burdur vekili olarak görev yapmıştır. Bu dönemde, 1921
yılında yapılan yarışmayı kazanarak, İstiklâl Marşımızın şairi olarak tarihe geçmiş ve ününe ün
5
katmıştır. Milli Mücadele’nin başarıya ulaşmasının ardından 1923 yılında İstanbul’a dönen Akif,
1926 yılında ise daha önce de kışları ziyaret ettiği Mısır’a gitmiş ve Kahire civarındaki Hilvan’a
yerleşerek, Camiatü’l-Mısriyye Darülfünunu’nda 1935 yılına dek Türk Edebiyatı ve Türkçe
öğretmeni olarak görev yapmıştır. 1935 yılında karaciğerinden rahatsızlanan Akif, hava
değişikliği ve tedavi için Lübnan’a gitmiş; ama bu ülkedeyken de sıtmaya yakalanmıştır. Sağlığı
düzelmeden Mısır’a nmek zorunda kalan Akif, vatan hasreti çektiği için 1936’da İstanbul’a
dönmüş ve Nişantaşı Sağlık Yurdu’na yatırılmıştır. Mehmet Akif Ersoy, 27 Aralık 1936’da
Alemdağı’ndaki Baltacı Çiftliği’nde vefat etmiş ve Edirnekapı Şehitliği’ne defnedilmiştir.
Mehmet Akif Ersoy, Türkçe ezan okunması ve tek parti döneminde yapılan diğer bazı laik
reformları desteklemediği için, Atatürk Türkiye’sinde ne yazık ki siyaseten bazı baskı ve
dışlamalara maruz bırakılmıştır. Hatta öyle ki, vefatı ardından kendisine devletçe resmi bir
cenaze töreni bile düzenlenmemiş; ancak o dönemlerde üniversite öğrencisi olan Prof. Dr. Sulhi
Dönmezer’in tanıklığına göre, İstiklâl Marşı şairinin vefatını öğrenen İstanbul Üniversitesi
öğrencileri
3
, büyük şairi Türk bayrağına sarılı olarak son yolculuğuna uğurlamak için hemen
organize olarak toplanmışlar ve hatta vatan şairinin mezarının ücretini de kendileri
karşılamışlardır.
4
Mehmet Akif Ersoy, İstiklâl Marşı’nın yazarı olarak bilinmesinin yanı sıra, önemli ve yetenekli
bir edebiyatçı olarak da tanınmaktadır. Akif’in en ünlü eseri Safahat, 1911-1933 döneminde
yazdığı şiirlerinden bir araya getirilmesiyle oluşmuş ve ilk kez 1943’te toplu olarak basılmıştır.
Safahat, Mehmet Akif’in Safahat-1911. Süleymaniye Kürsüsünde-1912, Hakk’ın Sesleri-1913,
Fatih Kürsüsünde-1914, Hatıralar-1917, Asım-1924 ve Gölgeler-1933 adlı 7 yapıtının bir araya
getirilmesiyle oluşmuştur. Safahat eserini oluşturan 7 kitaba baktığımızda, hâkim temalar şu
şekilde özetlenebilir:
i. Safahat (1911): Bir isyan kitabı” olarak tanımlanan bu yapıtta, Akif, içinde yaşadığı
toplumun beğenmediği davranışlarını eleştirmektedir. Bu toplum, kimsesiz ve veremli bir
çocuğu kolundan tutup okuldan sokağa atan ve onu kaderine terk eden duyarsız bir
cemiyettir. Bu eserinde, usta yazar, sefalete, tembelliğe, istibdada, aile hayatında görülen
densizliklere ve ölüme karşı isyan eder.
3
Bu konuda bir televizyon programı için bakınız; https://www.youtube.com/watch?v=xuggwaFO550.
4
Dünya Bülteni (2019), “Mehmet Akif Ersoy'a cenaze töreni bile çok görülmüştü”, 27.12.2019, Erişim Tarihi:
08.03.2021, Erişim Adresi: https://www.dunyabulteni.net/olaylar/mehmet-akif-ersoy-a-cenaze-toreni-bile-cok-
gorulmustu-h240568.html.
6
ii. Süleymaniye Kürsüsünde (1912): Bu kitapta, şair, ilk kitabında yaptığı şikâyetlerin
ardından, gerilik ve sefaletten kurtulabilmek için topluma çeşitli önerilerde
bulunmaktadır. Bu minvalde öne çıkarılan görüşler ise; milli birliğin sağlanması, toplumu
oluşturan bireylerin birbirlerini anlamaları ve sevmeleri, aydın-halk ikiliğinin ortadan
kaldırılması ve çalışkan olunmasıdır.
iii. Hakk’ın Sesleri (1913): Balkan Savaşı travması ardından yazılan bu eserde, Akif, büyük
üzüntü içerisinde bu hezimete yol açan tembellik, hissizlik, yeis, yolsuzluk, cehalet ve
bölücülüğe isyan eder. Müslümanların birliği yolunda faydalı gördüğü ayet ve
hadislerden seçmeler yaparak, bunları şiir yoluyla açıklar. Esere ismini veren Hakk’ın
Sesleri” de, işte vasıftaki dizelerdir.
iv. Fatih Kürsüsünde (1914): Bu eserinde, Akif, kurtuluş için ne düşündüğünü ifade eden
şiirlere yer verir. İslam nyası kalkındırmak, gerilikten kurtarmak ve yeni bir ruha
sahip milleti şekillendirmek için çözüm ise, tembellikten kurtularak, Batı’nın ilim ve
sanatını almak ve aynı zamanda İslam’a sıkı sıkıya sarılmaktır.
v. Hatıralar (1917): Birinci Dünya Savaşı’nda, Çanakkale Zaferi ve şanlı direnişler
sayesinde, Türk milletinde bir uyanış yaşanır. Ancak bu uyanış bile Osmanlı Devleti’nin
çöküşünü engellemeye yetmez. Mehmet Akif, bu durumdan duyduğu üzüntü bu
eserindeki şiirlerinde anlatır. Ayrıca Almanya ve Arabistan gezilerine dair yaptığı
gözlemler ve yaşadığı anılar da, bu eserinde bazı şiirlerde görülebilir.
vi. Asım (1924): Bu eserinde, Mehmet Akif, milletin ölmezliğine inandığını, Asım’ın
şahsında ideal bir milletin zaten var olduğunu ve milli zaferin pekişeceğini anlatan
mısralara yer verir. Çanakkale şehitleri için yazılan meşhur şiir de bu eserindedir.
vii. Gölgeler (1933): Bu eserinde, Mehmet Akif’in Milli Mücadele döneminde yazılan şiirleri
ve Mısır’dayken yazdığı şiirler yer alır. Böylelikle, 7 kitaplık Safahat eseri tamamlanır.
Edebiyattaki yeteneği herkesçe belirtilen Mehmet Akif Ersoy, edebi tarzıyla “gelenekçi” denilen
yapıdadır. Mülkiye’deki hocası Muallim Naci’nin de etkisiyle Servet-i Fünun akımından
etkilenen Ersoy, Ziya Paşa ve Abdülhak Hamit Tarhan’ın çalışmalarından da esinlenmiştir.
Servet-i Fünün veya Edebiyat-ı Cedîde ekolü, “sanat sanat içindir ilkesi doğrultusunda,
özellikle Fransız edebiyatından etkilenen Osmanlı-Türk aydınları tarafından geliştirilen ve aruz
ölçüsüyle yazılan eserlere dayalı bir akımdır. Servet-i Fünun akımında, temelde, devletle karşı
karşıya gelmemek adına toplumsal konulara fazla girilmez. Ancak Mehmet Akif Ersoy’da,
7
yazarın siyaseten ve duygusal olarak etkilendiği Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh ve
Abdürreşid gibi İslamcı düşünürlerin de etkisiyle, Müslüman halkları uyandırmak ve geri
kalmışlık ve sefaletten kurtarmak gibi toplumcu hezeyanlar, klasik Servet-i Fünunculara kıyasla,
daha ön plandadır. Bu nedenle, Mehmet Akif, toplumcu ve eserlerinin siyasal boyutu da olan bir
yazar olarak bilinir ve “vatan şairi” olarak adlandırılır. Mehmet Akif Ersoy, sanat anlayışını
şöyle izah etmiştir: “Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek, Sözüm odun gibi olsun, hakikat
olsun tek...” Ayrıca şiirlerinin yanında, Arapça ve Fransızca’dan önemli çeviriler de yapmıştır.
İçkinin Beşer Hayatına Açtığı Rahneler, Said Halim Paşa’dan İslamlaşmak ve İslamda Teşkilat-ı
Siyasiye yaptığı tercümelerden birkaçıdır.
Mehmet Akif Ersoy’un siyasi fikirleri, büyük ölçüde İslamcılık ve milliyetçilik akımları
temelinde ve duygusal yönü güçlü olacak şekilde gelişmiştir. Onun düşünce sisteminin
merkezinde ise, kutsal kitabımız olan Kuran-ı Kerim vardır. Mehmet Akif Ersoy, Arapça’yı ve
Kuran-ı Kerim’i çok iyi bilen ve senelerce Kuran meali yazmaya çalışan bir alim olarak -ki o
dönemde Türkçe ezan uygulamasına karşı tepkili olduğu için, Akif, daha sonra bu çevirisinin
yayınlanmasını istemememiş ama çeviri yine de ilerleyen yıllarda yayınlanmıştır
5
-, Müslüman
halkların gerçek İslam itikadı yerine hurafelere inandığını gözlemlemiş ve eserlerinde bu temaya
zaman zaman yer vermiştir. Nitekim Akif’in en ünlü dizelerinden biri şöyledir: “Doğrudan
doğruya Kur’an’dan alıp, ilham-ı asrın idrâkine söyletmeliyiz İslam’ı. Mehmet Akif, Milli
Mücadele’yi ise, hem vatan savunması, hem de Müslüman halkların Batı emperyalizminden
kurtuluşu yolunda öncü bir adım olarak değerlendirmiş ve bu nedenle İslamcı görüşlerine karşın,
Mustafa Kemal ve arkadaşlarını desteklemiştir. Ancak elbette, o dönemin hâkim düşünce ve
lugatı ile bugünün yaygın düşünce ve dil kullanımları ilk bakışta farklı algılamalara yol
açabilmektedir. Örneğin, “etnisite diye bir tabir o dönemde henüz Türkçe’de olmadığı için,
Akif, mısralarında Türk milletinden bahsederken “ırk” sözünü kullanmıştır. Ayrıca Mehmet
Akif’in kastettiği ırk, Müslümanların tamamını kapsayan geniş bir yelpazededir ve tek bir
etnisitenin hâkimiyeti temelinde gelişmemiştir. Mehmet Akif’in eserlerinde Türk milletinin
yüceliği, İslam dininin kutsallığı, Müslümanların birleşmesi gerektiği ve kahramanlık temaları ön
plandadır.
5
Soner Yalçın (2014), “Akif’in Kur’an meali yakılmadı”, Sözcü, 29.06.2014, Erişim Tarihi: 08.03.2021, Erişim
Adresi: https://www.sozcu.com.tr/2014/yazarlar/soner-yalcin/akifin-kuran-meali-yakilmadi-544314/.
8
2. İstiklâl Marşı’nın Yazılmasının Hikâyesi
6
Henüz Milli Mücadele veya Kurtuluş Savaşı olarak bilinen Türklerin vatan mücadelesinin zor
koşullarda devam ettiği, 1920 yılında, ordunun ve halkın moralini yükseltmek için, Garp Cephesi
Kumandanı İsmet Paşa (İnönü) tarafından bir milli marş bestelenmesi gerektiği fikri benimsenir.
İsmet Paşa, bu konuda TBMM Maarif Vekili Rıza Nur Bey’e görüşünü iletir ve TBMM’nin de
onayıyla, 25 Ekim 1920 tarihinde Milli Marş için bir yarışma düzenlendiği konusunda
Hâkimiyet-i Milliye başta olmak üzere bazı gazetelere ilan verilir. İlanda, yarışmayı kazanan
eserin müellifine 500 lira ödül verileceği de belirtilmiştir. Yıl sonuna kadar yarışma için
başvurular kabul edilir ve tam 724 şiir yarışmaya katılır. Ancak hem yarışma uygulaması, hem
de para ödülü nedeniyle, birçok vatansever şair, yarışmaya katılmayı uygun görmezler. Ayrıca
yarışmaya katılan 724 eserin hiçbiri, jüri tarafından, “milli marşgibi kutsal bir eser için uygun
görülmez.
Bu nedenle, tanınmış edebiyatçı ve milletvekili Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Birinci Meclis’te
vekil olarak bilinen gazeteci ve din adamı Hasan Basri Çantay’ın gayretleriyle, Mehmet Akif
Ersoy, bu milli görev için ikna edilir. Mehmet Akif, Milli Mücadele devam ederken, Ankara’da
Tacettin Dergâhı’nda meşhur dizelerini yazar ve 48 saat içerisinde 10 kıtalık İstiklâl Marşı’nı
tamamlar. Marşın başına da, Kurtuluş Savaşı halen devam ettiği için, Kahraman Ordumuza
ibaresini koyar. Şubat ve Mart ayı başında yapılan TBMM oturumları sonucunda, çok beğenilen
eser, 12 Mart 1921’de “milli marşolarak kabul edilir. Bu süreçte marşın bazı dizelerine itiraz
edenler de (örneğin Tunalı Hilmi) olmuştur. Bu itirazların temelinde; marşta “Türk” kelimesinin
hiç geçmemesi, Batı medeniyetinden “canavar” olarak bahsedilmesi, Kurtuluş Savaşı’nı yöneten
Mustafa Kemal Atatürk ve diğer büyük komutanlara övgü yapılmaması ve şiirin çok uzun olması
gibi çeşitli hususlar öne çıkmıştır. Ancak bu itirazların birçoğu beyhude ve hatalıdır. Örneğin,
marşın güftesinin yazıldığı 1921 döneminde henüz büyük komutanlar ve zaferler
kazanılmamıştır; hatta Milli Mücadele’nin başarıya ulaşıp ulaşmayacağı belli değildir. Fakat bu
6
Bu bölüm, şu kaynaklardan derlenerek yazılmıştır:
İstiklal Marşı Yazılıyor: Mehmet Akif Ersoy’un Hayatı ve Şiirleri (2020), 18. Baskı, İstanbul: Erdem
Yayınları.
Kasım Kocabaş (2018), Belgelerle İstiklal Marşı Tarihi, Konya: Başlangıç Yayınları.
Vikipedi, “İstiklâl Marşı”, Erişim Tarihi: 03.03.2021, Erişim Adresi:
https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0stikl%C3%A2l_Mar%C5%9F%C4%B1.
Vikipedi, “Mehmet Akif Ersoy”, Erişim Tarihi: 03.02.2021, Erişim Adresi:
https://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_%C3%82kif_Ersoy.
9
itirazlara karşın, bilhassa Mustafa Kemal Atatürk, Akif’in dizelerini çok beğenmiş ve şiirin
TBMM’de Hamdullah Suphi tarafından coşkuyla okunmasının ardından, diğer vekillerle birlikte
dakikalarca ayakta alkışlamıştır. Milletvekillerinin büyük çoğunluğu da Akif’in dizelerinden
etkilenmiştir. Böylelikle, 12 Mart 1921 itibariyle, İstiklâl Marşı, Türk milletinin milli marşı
haline gelir. Bu şekilde tarihe geçen Mehmet Akif, bu eserinin Türk milletinin bir eseri olduğunu
belirterek, İstiklâl Marşı’nı hiçbir kitabına dahil etmemiş ve bu marş karşılığında herhangi bir
ödül veya ücret almayı da bunun bir vatan görevi olduğunu söyleyerek kabul etmemiştir.
Ancak geçen yıllar içerisinde, Mehmet Akif’in halk tarafından benimsenen eserine yönelik
eleştiriler yine artar. Hatta 1925 yılında, İstiklâl Marşı’nın ftesinin değiştirilmesi amacıyla
yeni bir yarışma bile düzenlenir ve bu yarışmaya Türk edebiyatının en önemli isimleri katılırlar.
Ancak, sonuçta, halk tarafından çok benimsenen Mehmet Akif Ersoy’un şiiri ile yola devam
edilmesine karar verilir. Bu duruma çok sevinen Mehmet Akif ise, ilerleyen yıllarda, Allah bu
millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın diye bilinen ünlü zünü söylemiştir. Güzel milli
marşımızın tamamı şu şekildedir:
İSTİKLAL MARŞI
7
(Kahraman Ordumuza)
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…
Hakkıdır, hakk’a tapan, milletimin istiklal!
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
‘Medeniyet!’ dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurdumu alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
7
İstiklâl Marşı’nı şiir olarak dinlemek için, bakınız; https://www.youtube.com/watch?v=vGHq__-R4r8.
10
Doğacaktır sana va’dettigi günler hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri ‘toprak!’ diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk’a tapan, milletimin istiklal!
Mehmet Akif Ersoy’un şiirinin kabulünün ardından, İstiklâl Marşı’nın bestelenmesi aşamasına
geçilir. Bunun için, yine gazetelere ilan verilerek en uygun bestenin seçilmesi amaçlanır. Ancak
hem savaş koşullarının zorluğu, hem TBMM’de beste değerlendirebilecek ölçüde müzik bilgisi
olan vekillerin olmaması, hem de yetenekli bestekârların çoğunun İstanbul’da olması sebebiyle,
İstiklâl Marşı’na beste yazılması işi hemen sonuçlandırılamaz. Cumhuriyet’in ilanı sonrası, 1924
yılında yeniden bir beste yarışması düzenlenir ve 55 civarında eserin katıldığı bu yarışmada Ali
Rafat Çağatay’ın bestesi seçilir.
8
Ancak Türk Sanat Musikisi tarzında icra edilen eser çok kabul
görmediği için, 1930 yılında bir değişiklik yapılması kararı alınır ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni
Orkestrasının ilk Şefi olan Osman Zeki Üngör'ün 1922’deki yarışma için -Türk Ordusu Yunan
Ordusu karşısında zafere koşarken- (9 Eylül sonrası) yaptığı, ama o dönemde düzenlenen
yarışmayı ancak 5. sırada bitiren beste kabul edilerek, İstiklâl Marşı’nın melodisine nihai olarak
karar verilir. Toplamda 9 dörtlük ve bir beşlikten oluşan marşın armonilemesini Edgar Manas,
8
Bu ilk besteyi buradan dinleyebilirsiniz; https://www.youtube.com/watch?v=1IN16h3qB1I.
11
bando düzenlemesini ise İhsan Servet Künçer yapmıştır.
9
Bu şekilde, İstiklâl Marşımız nihai
halini almış ve ortaya güzel bir eser çıkması sağlanmıştır.
3. İstiklal Marşı’nın Yazıldığı Dönemde Türk Toplumunun Yaşantısına Dair Türk
Edebiyatından Anekdotlar
Kurtuluş Savaşı öncesinde ve hatta Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonraki ilk yıllarda,
Anadolu halkının sosyoekonomik koşulları felaket durumdaydı. Bu durumun temel sebepleri;
Osmanlı Devleti’nin güçlü olduğu dönemlerde İmparatorluk içerisinde ticareti canlandırmak için
verilen kapitülasyonların ve sonrasında alınan yüksek faiz oranlı dış borçların yol açtığı zorluklar
nedeniyle, Osmanlı ekonomisinin tamamen yabancıların eline geçmesi ve Düyun-u Umumiye
düzeninin kurulmasıydı. Osmanlı Devleti, Fransa, Almanya ve İngiltere gibi ülkelere astronomik
ölçüde borçlanmış
10
ve bu borçları ödeyemediği için de ekonomi yönetimini ve hatta siyasi
idaresini yabancı devletlere kaptırmıştı.
İstiklâl Marşımızın yazıldığı dönemde ise, bu zorlukların yanı sıra, savaşın getirdiği fazladan
harcamalar nedeniyle, halkın önemli bir bölümünün karnını doyuracak somun bulmakta bile
zorlandığı olağanüstü zor koşullardan geçilmekteydi. Üstelik, Osmanlı döneminde sanayileşme
başarılamadığı için, ülkede sınai üretim de neredeyse sıfır noktasındaydı. Nitekim İstiklâl
Marşı’nın yazılmasının birkaç ay sonrasında, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk, savaş
giderlerini karşılamak için Tekâlif-i Milliye emirlerini vermiş (7 Ağustos 1921’de
yayınlanmıştır) ve Kuvayi Milliye Ordusu’nun savaşa hazırlanması için, devlet, halktan yüklü
miktarda borç almıştı. Bu borçlar kapsamında tüm silah ve cephanelerin orduya teslim edilmesi,
her ailenin bir asker giydirmesi, halkın yiyecek ve giyeceklerinin yüzde 40’ına el konması, her
türlü makineli aracın yüzde 40’ına el konması, binek hayvan ve taşıtların yüzde 20’sine el
konması, sahibi bilinmeyen ve sahipsiz tüm mallara el koyulması, bütün demirci, dökümcü,
nalbant, terzi ve marangoz gibi iş sahiplerinin ordu için çalışması ve halkın elindeki araçlarla bir
defaya mahsus 100 kilometrelik mesafeye ücretsiz askeri ulaşım sağlaması gibi ağır maddeler
vardı. Elbette, bağımsız bir devlette yaşamak için, bu ağır koşullar kabul ediliyor ve halk
9
Buradan dinlenebilir; https://www.youtube.com/watch?v=0d0dFhfjeu8.
10
Prof. Dr. Şevket Pamuk’un çalışmasına göre; 1914 yılında Osmanlı borçlarının yüzde 53’ü Fransa’ya, yüzde 21’i
Almanya’ya, yüzde 14’ü İngiltere’ye, yüzde 8,4’ü Belçika’ya ve yüzde 3,6’sı Hollanda’ya idi. Bakınız; Şevket
Pamuk (1994), Osmanlı Ekonomisinde Bağımlılık ve Büyüme, 1820-1913, 2. Baskı, İstanbul: Türkiye Ekonomik ve
Toplumsal Tarih Vakfı Yurt Yayınları, s. 84. Aktaran: Emre Kongar (2008), 21. Yüzyılda Türkiye: 2000’li Yıllarda
Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, 42. Basım, İstanbul: Remzi Kitabevi, s. 342.
12
tarafından da benimseniyordu. Ayrıca bu borçların önemli bir bölümü, ilerleyen yıllarda, devlet
tarafından borç veren kişilere geri ödenmiştir.
Peki bu olağanüstü koşulların var olduğu ve Türk milletinin adeta sırat köprüsünden geçtiği bu
dönem, Türk edebiyatında nasıl işlenmiştir? Bu bölümde, Türk edebiyatından bazı Kurtul
Savaşı manzaralarını aktararak, Türk milletinin bu en zor sınavından nasıl yüzünün akıyla
çıktığını sizlere anlatacağım.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban romanı, İstiklâl Marşı’nın yazıldığı Milli Mücadele
döneminde ulusal bilinç ve aidiyeti henüz oluşmamış olan Anadolu halkının Türk” kimliğine ne
derece yabancı olduğunu gösteren önemli bir bölüm içermektedir. Ünlü yazarın 1921’de Vahşet
Eylemlerini Araştırma Komisyonu’yla birlikte Anadolu’ya yaptığı bir teftiş gezisinin ürünü olan
1932 tarihli roman, Fransız realizmi ve natüralizminin etkisi altında yazılmış bir eser olarak
kabul edilir.
11
Roman, Ahmet Celâl adlı sağ kolunu kaybetmiş iyi eğitimli ve milliyetçi bir Türk
subayının Yunan işgali sırasında inzivaya çekilmesi, ama bu süreçte Milli Mücadele için halkı
örgütlemeye çalışmasını konu almaktadır. ylüler, kendilerinden farklı olan Celal’e Yaban
lakabını takarken, romanda, bir bölümde
12
şöyle bir diyalog geçer:
- (Bekir Çavuş): Biliyorum beyim, sen de onlardansın emme.
- (Ahmet Celâl): Onlar kim?
- (Bekir Çavuş): Aha, Kemal Paşa’dan yana olanlar...
- (Ahmet Celâl): İnsan Türk olur da, Kemal Paşa’dan yana olmaz mı?
- (Bekir Çavuş): Biz Türk değiliz ki, beyim.
- (Ahmet Celâl): Ya nesiniz?
- (Bekir Çavuş): Biz İslamız, elhamdülillah.. O senin dediklerin Haymana’da yaşar.
Ayrıca, romanda Anadolu halkının perişan hali de birçok defa vurgulanır. Örneğin, bir pasaj
şöyledir: Anadolu köylüsünün zahire ambarları bomboş, fakat Türk entelektüeli yedi devlete
harp açmıştır. İstanbul’da Ali Kemal buna delilik diyor. Ben, bu hali ulvi ve heyecan verici bir
11
Detaylar için Bakınız; Sevim Acar (2014), “Yakup Kadri’nin Yaban Romanında Aydın-Halk Kopukluğu”,
Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Cilt 1, Sayı: 2, Sonbahar 2014, ss. 189-195; Ozan Örmeci (2010), “P-
Kitap: Yaban”, Politika Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 24, ss. 152-154, Erişim Tarihi: 06.03.2021, Erişim Adresi:
https://www.academia.edu/1601521/_%C3%96rmeci_Ozan_2010_P_Kitap_Yaban_Politika_Dergisi_y%C4%B1l_3
_say%C4%B1_24_sayfa_152_154.
12
Yakup Kadri Karaosmanoğlu (2000), Yaban, İstanbul: İletişim Yayınları, ss. 152-153.
13
manzara gibi seyrediyorum.”
13
Bir diğer sahnede ise, halka bakamayan Osmanlı Devleti’ne ve
özellikle de halkı bilinçlendiremeyen Türk aydınına romanın asıl karakteri Ahmet Celâl sitem
eder: “Bunun nedeni, Türk aydını, gene sensin! Bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi için ne
yaptın? Yıllarca, yüzyıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne
attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinmek hakkını kendinde buluyorsun. Anadolu halkının
bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatamadın. Bir vücudu vardı,
besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu, hayvani duyguların,
cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir
yabani ot gibi bitti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu
ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Tabii ayaklarına batacak. İşte, her yanın yarılmış bir halde
kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap
veren bu şey, senin kendi eserindir, senin kendi eserindir.
14
Büyük şairimiz Nazım Hikmet Ran da, 1939-1941 döneminde 3 farklı hapishanede (1939
İstanbul Tevkifhanesi, 1940 Çankırı Hapisanesi, 1941 Bursa Hapisanesi) yazdığı Kuvayi Milliye
Destanı adlı epik eserinde -ki bu eser ancak 1965 tarihinde Türkiye’de yayınlatılabilmiştir-,
Anadolu halkının Milli Mücadele dönemindeki çaresizliğini ve kahramanlığını birçok yerde
şairane bir dille aktarır.
- Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet, en azılı düvellerle dövüşüyordu, fakat, dövüşüyordu,
köle olmamak için iki kat, iki kat soyulmamak için.
15
- Dörtnala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benzeyen bu toprak, bu
cehennem, bu cennet bizim.
16
Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya adlı hatıratı da Kurtuluş Savaşı dönemi ile Atatürk dönemini
anlamak açısından çok önemli bir edebi eserdir. Yazarın ilk kez 1952 yılında Dünya
Gazetesi’nde yayımlattığı eser, 1968’de ise, Atatürk dönemini yaşayıp görmeyenler için daha da
geliştirilerek kitap olarak basılmıştır. Bu eserle, Atay, bir döneme tanıklık etmekte ve çok önemli
13
A.g.e., s. 79.
14
A.g.e., ss. 110-111.
15
Nazım Hikmet (2002), Kuvayi Milliye, İstanbul: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, s. 15.
16
A.g.e., s. 90.
14
bir anı kitabı ortaya koymaktadır. Kitaptan Milli Mücadele döneminde halkın yaşadığı zorluklara
dair bazı önemli pasajlar şöyledir:
- Halk, bıkkın ve bitkin halde idi. Yurdu Erzurum’a dönen Cevat Dursunoğlu’nun geçtiği
köyler bomboş, ot yok, ocak yok. Geçen dört yılın kışında insan eti yemeye alışan kurt
sürüleri akın etmekte. Birçok günler yavan ekmek bile bulamaz. Kaldığı her köy ışıksız ve
ateşsiz. 80.000 nüfuslu eski Erzurum yıkık, harap, kalanlar üç dört bin kılıç artığı. Köylü
göçmenler. Doğu savaş bölgeleri hep böyle.
17
- Birinci Dünya Savaşı’na 22 milyon nüfus ve 1 milyon 700 bin kilometrekare toprakla
girmiştik. Toprağımızın hemen hemen 1 milyon kilometrekaresini ve 12 milyon nüfus
kaybetmiştik. Türklüğü seferlerde, sonra açlıktan ve kıtlıktan tüketirce harcamıştık. Dört
cephede devlerle dövüşen ordulardan, mesela, Yıldırım orduları grubunda son savaşlarda
75 bin esir de verdikten sonra 2.500 kadar piyade kalmıştı. Kuvayi Milliye’nin ilk
devirlerinde seferberlik yapmak imkânı yoktu. Eldeki kuvvetleri kullanmak da, hele
Padişah ve Halife halk yığınlarına Anadolu’ya ‘asi’ tanıttıktan sonra tehlikeli idi. Halk
ayaklanma bölgelerinde göreve giden kuvvetleri tekbirler getirerek karşılıyor, kolayca
kandırıp dağıtıyordu.
18
- Ah bu vatan, bu vatan, ne güç şartlar içinde, dosta karşı ve düşmana karşı, ne uzun, ne
çetin sabır ve çile işkencesinden sonra kurtarılmıştır. O zamanları görmemiş olanlar,
vicdanın unutulmasını emrettiği bu hikâyeleri, Mustafa Kemal ile onun medeniyetçi fikir
arkadaşlarını iyi tanımamız için yazıyorum.
19
Ünlü yazarlarımızdan Tarık Buğra’nın Küçük Ağa adlı ve 1963 tarihli ünlü romanı, 1980’lerde
televizyon dizisi olarak da çekilmiş Türk edebiyatının önemli eserlerinden birisidir. Romanda,
Milli Mücadele döneminde Türk halkının yaşadığı zorluklar, Konya’nın Akşehir kasabasında -ki
Tarık Buğra’nın memleketidir- yaşanan olaylar temelinde anlatılmaktadır. Bu yönüyle Yakup
Kadri’nin Yaban romanına benzeyen eserde, Milli Mücadele döneminin zorluklarına dair birçok
önemli satır bulunmaktadır.
- Şimdi düşman endişesine, vatanı, istiklâli ve yaşama hakkını kaybetme endişesine bir de
tedirginlik eklenmişti. Uzun tırnakları uzun saçlarından pis, derisi de saçları da yağlı bir
17
Falih Rıfkı Atay (2004), Çankaya - Atatürk’ün doğumundan ölümüne kadar -, İstanbul: Pozitif Yayınları, s. 261.
18
A.g.e., ss. 262-263.
19
A.g.e., s. 289.
15
adam olan Damat Ferit Paşa, kaynağı meçhul bir hırsla Kuvayi Milliye’ye karşı çalışıyor,
milleti millete karşı seferberliğe kışkırtıyordu. Para veriyor, makam ve ünvan veriyor;
haydutları, eşkiya çetelerini tahrik ediyor, kurtuluş hareketlerini felce uğratmak,
memleketin kaderini işgal kuvvetlerinin hesaplarına teslim etmek için yapabileceği her şeyi
yapıyordu.
20
- Bu arada çırılçıplak bir isim, Mustafa Kemal, doğuyordu. Kuvayi Milliyeciler bütün
güçleri ile bu çıplak isimden bir efsane kişiliği yaratmaya çalışıyorlardı. Onların bu işi
başarmaları da güç olmayacağa benziyordu. Bir yandan Mustafa Kemal’in ruh ve kafa
yapısı ile çıkarıp attığı terfilerini süsleyen başarıları, öte yandan da halkın bir kahramana
ihtiyacı ve Kuvayi Milliye ön ekibinin her çeşit üstünlüğü sonucu sağlama alacak gibi
görünüyordu.
21
Tanınmış romancımız Kemal Tahir’in 1965 tarihli ünlü romanı Yorgun Savaşçı da, Milli
Mücadele dönemini konu alan önemli bir Türk edebiyatı eseridir. Osmanlı Devleti’nin
mütarekeyi imzalamasından sonra, 1920 ortalarından Milli Mücadele’nin güçlendiği döneme
kadar geçen olayları bir Osmanlı yüzbaşısı ve İttihat ve Terakki üyesi olan Yüzbaşı Cemil’in
hikâyesi üzerinden anlatan eser, 1980’lerin başında Halit Refiğ tarafından sinemaya uyarlanmış;
ancak 12 Eylül rejimi tarafından yasaklanarak, kayıtları yakılmıştır. Roman, 1993 yılında HBB
kanalı için Tunca Yönder’in yönetiminde ikinci defa dizileştirilmiş ve bu kez yayınlanabilmiştir.
Romandan konumuza dair bazı önemli pasajlar ise şöyledir:
- Cemil birdenbire atıyla bir dev ölüsü çiğniyormuş duygusuna kapılarak ürperdi. İki
gündür çoğu tırısla yol kesen hayvan, sanki yürümüyor, başını iki yana yorgun yorgun
sallayarak bu dev ölüsünün üstünde dolap çeviriyordu. Ölen dev, Osmanlı
İmparatorluğu’ydu. Çıplak gövdesi, tepeden tırnağa yara içindeydi. Kolları bacakları iki
yana açık, arka üstü yere serilmişti. Samsun’daki Pontus çetelerinden, Kafkasya’da
Antranik’in Ermeni ordusuna, Musul’daki İngilizlerden, Adana’daki Fransızlara,
Antalya’daki İtalyanlardan, Manisa’daki Yunan’a kadar her yanını bir canavar
didikliyordu. Anzavur gibilerse kangren olmuş yarasının kurtları... Hâlâ tek parça görünen
gövde, içinin içinden dağılmaya başlamıştı. Herkesin, kendi kasabasına, kasabasında
mahallesine, mahallesindeki evine, evinde yastığına çekilmesi bu çürüyüp dağılmanın
20
Tarık Buğra (2000), Küçük Ağa, İstanbul: Ötüken Yayınları, s. 166.
21
A.g.e., s. 232.
16
sonucuydu. Yüzde yüz gerçek olan bu ölümü görmezden gelmeye çabalayarak kendilerini
aldatanlar, yani uzatmalı onbaşının milli gavuru dediği herifleri bu bahtsız ölünün
soğumuş gövdesinden mini mini bir sıcaklık, belli belirsiz bir seğirme umuyorlardı.
22
- Önceleri kızdım. Sonra düşündüm. ‘Müslüman oldukları halde, halifeye silah çekiyorlar’
diye kızıyorduk bunlara... Oysa, Avrupa’da boğuşanlar da toptan İsa’nın ümmetiydiler.
Hiçbiri, ötekini, din kardeşine silah çektiği için suçlamıyordu ayrıca... Burda ayıplanacak
bir yön varsa, insanları, kızgın çöl güneşinin altında anadan doğma soymak, bir de, düşe
kalka çekilen yenilmiş insanlara, uzaktan ateş etmek... Esirlikte öğrendim ki, o günlerden
çapulcuların sayısı on beş binden artıkmış...
23
Ünlü yazar Turgut Özakman’ın -ki kendisi “Kurtuluş” (1989) ve Cumhuriyet (1998)
filmlerinin senaryolarını da yazmıştır- 2005 yılında yayımladığı Şu Çılgın Türkler adlı roman,
yıllar sonra Kuvayi Milliye ruhunu canlandıran çok önemli bir eserdir. Romandan konumuza
dair bazı önemli bölümler ise şöyledir:
- Asıl sorun asker ve silah sayımızın çok düşük olması. Buna karşılık Yunanlılar seferberlik
ilan etti. Ankara seferberlik ilan edemiyordu. Çünkü seferberliğin gerektirdiği ne para
vardı, ne malzeme, ne de silah.
24
- Avrupalı siyasetçilerin bencil ve acımasız oldukları doğru. Her soruna kendi çıkarları
açısından ve kendi ölçüleriyle bakıyorlar. Gerçeği araştırmak zahmetine de girmiyorlar.
Ama Avrupa uygarlığını bu siyasetçiler değil, Avrupa’nın sanatı, bilimi, düşünce hayatı ve
tekniği temsil eder. Avrupa siyasetçileriyle Avrupa uygarlığını birbirine karıştırmamalıyız.
Papaza kızıp oruç bozulmaz. Türklerin yüzü Orta Asya’dan beri batıya dönüktür..
25
- Paşam, ne olur yen şu rezilleri! Yunanlıları yenmek, İngilizleri yenmek demekti.
26
- Bu zafer yalnız İngilizleri değil, Padişah’ı ve İstanbul hükümetini de çok sarsmıştı. Bu
zaferin Türkiye de yepyeni bir dönem açacağı belliydi.
27
- Cumhuriyetin devraldığı miras: 13 milyon nüfus, ilkel bir tarım, sıfıra yakın sanayi,
madenlerin büyük çoğunluğu, limanlar ve var olan demiryolları yabancı şirketlerin
yönetiminde, 153 ortaokul ve lise, sadece bir üniversite var. Halkın yalnız % 7’si okur-
22
Kemal Tahir (2005), Yorgun Savaşçı, İstanbul: İthaki Yayınları, s. 429.
23
A.g.e., ss. 523-524.
24
Turgut Özakman (2005), Şu Çılgın Türkler, 5. Basım, Ankara: Bilgi Yayınevi, s. 102.
25
A.g.e., ss. 157-158.
26
A.g.e., s. 454.
27
A.g.e., s. 651.
17
yazar, bu oran kadınlarda % 1 bile değil. Ortaokullarda 543, liselerde sadece 230 kız
öğrenci okuyor. Ekonomik bakımdan yarı-sömürge. Kişi başına gelir 4 lira, kişi başına
ortalama kamu harcaması 50 krş. Alt yapı her alanda yetersiz. Bilim hayatı ve düşüncesi
yok sayılacak düzeyde. Anadolu araştırmayan, nakilci ve yetersiz medreselerin elinde. Her
yanda tarikatler, tekkeler, dergahlar. Yasalar çağın gerisinde. Kadınların ilke olarak
toplumsal hayatları ve hiçbir hakları yok. Ülke neredeyse bütünüyle ve pek çok alanda
Ortaçağı yaşıyor.
28
Sonuç
Bu sunumda, vatan şairi Mehmet Akif Ersoy’un ilham verici hayat hikâyesini ve İstiklâl
Marşımızın yazılmasının öyküsünü inceledikten sonra, Türk edebiyatından farklı türlerde bazı
önemli yapıtlardan, Milli Mücadele dönemi ve Kurtuluş Savaşı’nın ne denli zorlu koşullarda
başarıya ulaşmış önemli bir zafer olduğunu gösteren bazı bölümleri size aktardım. Bu sunumdan,
şu gibi derslerin çıkarılmasını faydalı görüyorum:
Türkiye Cumhuriyeti, hem tarihsel veriler, hem de Türk edebiyatından seçkin bazı
yapıtların da ispatladığı üzere, çok zorlu şartlarda ve büyük bir milli azim ve direnç ruhu
sayesinde kurulmuş bir devlettir. Bu nedenle, şu an yaşadığımız siyasi, diplomatik,
ekonomik ve toplumsal sıkıntıları değerlendirirken, atalarımızın yaşadığı olağanüstü
dönemlere kıyasla çok daha iyi koşullarda olduğumuz unutulmamalıdır. Ancak elbette,
bu durum, Türk halkının yaşam koşullarını geliştirmemize yönelik çabaların
engellenmesi anlamına gelmemelidir.
Bugün de Türk milleti Covid-19 veya koronavirüs illetine karşı bir Milli Mücadele
vermektedir. Bugünün Kuvayi Milliye Ordusu ise Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı,
doktorlarımız, sağlık çalışanlarımız ve akademisyenlerimizdir...
Mustafa Kemal Atatürk ve Kuvayi Milliyeciler, Türk tarihinin en büyük
kahramanlarındandır. Onların zor koşullarda başardıkları, olağanüstü zaferler ve ileri
hamlelerdir.
Türkiye Cumhuriyeti, mutlaka farklı düşünce ve önerilere daha açık ve hoşgörülü olan
demokratik bir devlete dönüştürülmelidir. İstiklâl Marşı şairimize bile devlet tarafından
vefatı ardından layık görülen tavır, Türkiye’de devletin ne denli hoyrat ve haksız hareket
28
A.g.e., s. 682.
18
edebildiğinin somut bir ispatıdır. Bu nedenle, ülkemizde her zaman daha fazla demokrasi,
özgürlük ve hoşgörüyü talep etmek en doğal hakkımız ve en doğru siyasal tavırdır.
Küreselleşme ve ulusüstü ve uluslararası kurum ve kuruluşların yaygınlaşması ve
gelişmesi nedeniyle, günümüzde artık 20. yüzyılın ilk yarısındaki türde milliyetçilikler
yoktur veya çok az ülkede geçerlidir. Buna karşın, stratejik bazı konularda halen daha
bağımsız ve egemen bir devlete sahip olmak gereklidir. Son olarak aşı savaşlarının
yaşanmaya başladığı Covid-19 (koronavirüs) pandemisinde görüldüğü üzere, devletler,
vatandaşlarının yaşamları ve hakları söz konusu olunca, diğer devletleri ve milletleri
kolaylıkla unutabilmektedir. Elbette, Covid-19’un sınır aşan bir virüs olduğu da
düşünülürse, içe kapanmacılık veya duvarlara dayalı bir ulusal düzen, günümüzde artık
mümkün değildir ve bunun başarı şansı da yoktur. Ancak, demin de söylediğim gibi, bazı
temel alan ve konularda, günümüzde bile, devletimizin bağımsız, egemen ve güçlü
olması halkımız adına da faydalıdır.
Milli Mücadele döneminin de ispatladığı üzere, Türk milletinin en önemli ortak paydası
yüce İslam dinidir. İslam dini, özellikle kriz zamanlarında farklı etnisitelerin bir araya
gelmesiyle oluşan Türk milletini birleştiren en önemli tutkaldır. Bu nedenle, İslam
dininin aşırı bazı örnek ve uygulamalarından yola çıkarak ve dini kendi menfaatlerine alet
eden kötü niyetli gruplara kızarak, dinimizden soğumamalı ve asla vazgeçmemeliyiz.
Günümüzde de, toplumsal sorunlarımızın çözümünde İslam dininin güzel değerleri ve
başarılı uygulamalarını örnek almak ve denemek, bize her zaman yardımcı olacaktır. Bu
ise, kuşkusuz, laikliğe sırt çevirmek anlamına gelmemelidir.
Türkiye, sahipsiz, güçsüz veya çökmekte olan bir devlet değildir. Son yıllarda bazı
konularda yaşanan duraklama ve gerilemeler, Türkiye’nin kurulduğu günden bu yana
siyasi güç, ekonomik büyüklük, teknolojik kapasite, nüfus, işgücü, eğitim-kültür seviyesi
gibi tüm önemli alanlarda ileriye gitmeyi başardığı gerçeğini değiştiremez.
100. yıldönümüne yaklaşan Türkiye’nin geleceği parlaktır. Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet
yaşayacak olan devletlerden birisi olacak ve sürekli gelişmeye devam edecektir.
Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
19
KAYNAKÇA
Acar, Sevim (2014), “Yakup Kadri’nin Yaban Romanında Aydın-Halk Kopukluğu”,
Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Cilt 1, Sayı: 2, Sonbahar 2014, ss. 189-195.
Atay, Falih Rıfkı (2004), Çankaya - Atatürk’ün doğumundan ölümüne kadar -, İstanbul:
Pozitif Yayınları.
Buğra, Tarık (2000), Küçük Ağa, İstanbul: Ötüken Yayınları.
Dünya Bülteni (2019), “Mehmet Akif Ersoy'a cenaze töreni bile çok görülmüştü”,
27.12.2019, Erişim Tarihi: 08.03.2021, Erişim Adresi:
https://www.dunyabulteni.net/olaylar/mehmet-akif-ersoy-a-cenaze-toreni-bile-cok-
gorulmustu-h240568.html.
Hikmet, Nazım (2002), Kuvayi Milliye, İstanbul: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık.
İstiklal Marşı Yazılıyor: Mehmet Akif Ersoy’un Hayatı ve Şiirleri (2020), 18. Baskı,
İstanbul: Erdem Yayınları.
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri (2000), Yaban, İstanbul: İletişim Yayınları.
Kocabaş, Kasım (2018), Belgelerle İstiklal Marşı Tarihi, Konya: Başlangıç Yayınları.
Kongar, Emre (2008), 21. Yüzyılda Türkiye: 2000’li Yıllarda Türkiye’nin Toplumsal
Yapısı, 42. Basım, İstanbul: Remzi Kitabevi.
Mehmet Akif Ersoy: Hayatı, Edebi Şahsiyeti, Eserleri (2015), 6. Baskı, Ankara: Elips
Kitap.
Örmeci, Ozan (2010), “P-Kitap: Yaban”, Politika Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 24, ss. 152-154,
Erişim Tarihi: 06.03.2021, Erişim Adresi:
https://www.academia.edu/1601521/_%C3%96rmeci_Ozan_2010_P_Kitap_Yaban_Politi
ka_Dergisi_y%C4%B1l_3_say%C4%B1_24_sayfa_152_154.
Özakman, Turgut (2005), Şu Çılgın Türkler, 5. Basım, Ankara: Bilgi Yayınevi.
Pamuk, Şevket (1994), Osmanlı Ekonomisinde Bağımlılık ve Büyüme, 1820-1913, 2.
Baskı, İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
20
Seyrek, Ahmet (2020), Gençler için Safahat, 3. Basım, İstanbul: Maviçatı Yayınları.
Sözcü (2020), “Tekâlif-i Milliye nedir? Tekâlif-i Milliye emirleri nelerdir?”, 7 Nisan
2020, Erişim Tarihi: 06.03.2021, Erişim Adresi:
https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/tekalif-i-milliye-nedir-tekalif-i-milliye-emirleri-
nelerdir-5731150/.
Tahir, Kemal (2005), Yorgun Savaşçı, İstanbul: İthaki Yayınları.
Vikipedi, “İstiklâl Marşı”, Erişim Tarihi: 03.03.2021, Erişim Adresi:
https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0stikl%C3%A2l_Mar%C5%9F%C4%B1.
Vikipedi, “Mehmet Akif Ersoy”, Erişim Tarihi: 03.02.2021, Erişim Adresi:
https://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_%C3%82kif_Ersoy.
Yalçın, Soner (2014), “Akif’in Kur’an meali yakılmadı”, Sözcü, 29.06.2014, Erişim
Tarihi: 08.03.2021, Erişim Adresi: https://www.sozcu.com.tr/2014/yazarlar/soner-
yalcin/akifin-kuran-meali-yakilmadi-544314/.
ResearchGate has not been able to resolve any citations for this publication.
ResearchGate has not been able to resolve any references for this publication.