ArticlePDF Available

ULUSLARARASI İLİŞKİLER’DE KİMLİK ANALİZİ VE ROL TEORİSİ

Article

ULUSLARARASI İLİŞKİLER’DE KİMLİK ANALİZİ VE ROL TEORİSİ

Abstract

Uluslararası ilişkiler disiplini oluşturduğu varsayımlar ve teoriler üzerinden devletlerin arasındaki sosyal, siyasal, ekonomik vs. ilişkilerini inceleyen, tarihsel ve sistemsel sonuçlarını analiz eden bir bilimdir. Kimlik, uluslararası ilişkiler disiplininin birey, devlet ve sistem ölçeğinde kavramsallaştırılması için gereken verilerin bütünüdür. Birey, toplumda varoluşsal bir tanımlama kazanır ve karakterini bu tanımlamalar üzerinden inşa eder. Devlet, hem bireyler üzerinden inşa edilerek anlam kazanan hem de sistemsel verilerin karşılığı olan dürtülerle kendini tanımlayan bir mekanizmadır. Sistem ise bütüncül yapıdaki devletlerin ve devlet dışı örgütlerin birbirleriyle ilişkisi ile oluşan değişken düzenin veya düzenlerin karşılığıdır. Bireyler ve devletler, tanımlamalarında "ben" ve "öteki" kavramlarının karşılığını oluştururlar ve bu anlamlandırmalara göre bir kimlik örgüsü belirlerler. Konstrüktivist yaklaşım, 1990'lardan sonra uluslararası ilişkileri maddi verilere tabii yapısından çok daha sosyal verilerin etkisinin olduğu sosyal bir bilim olarak nitelendirerek iç ve dış politikayı kimliksel bir inşa sürecine sokar. Rol teorisi ise yönetim mekanizmasında bulunan liderlerin kimliklerinin devletin iç ve dış politikasına doğrudan etkisini inceleyen bir teoridir.
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
199
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
Uludağ Journal of Economy and Society /
B.U.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi
Cilt / Volume 38, Sayı / Issue 1, 2019 ss./pp. 199-239
ULUSLARARASI İLİŞKİLER’DE KİMLİK ANALİZİ
VE ROL TEORİSİ1
Mehmet Ali AK2
ÖZ
Uluslararası ilişkiler disiplini oluşturduğu varsayımlar ve teoriler üzerinden
devletlerin arasındaki sosyal, siyasal, ekonomik vs. ilişkilerini inceleyen,
tarihsel ve sistemsel sonuçlarını analiz eden bir bilimdir. Kimlik, uluslarara
ilişkiler disiplininin birey, devlet ve sistem ölçeğinde kavramsallaştırılması
için gereken verilerin bütünüdür. Birey, toplumda varoluşsal bir tanımlama
kazanır ve karakterini bu tanımlamalar üzerinden inşa eder. Devlet, hem
bireyler üzerinden inşa edilerek anlam kazanan hem de sistemsel verilerin
karşılığı olan dürtülerle kendini tanımlayan bir mekanizmadır. Sistem ise
bütüncül yapıdaki devletlerin ve devlet dışı örgütlerin birbirleriyle ilişkisi ile
oluşan değişken düzenin veya düzenlerin karşılığıdır. Bireyler ve devletler,
tanımlamalarında “ben” ve “öteki” kavramlarının karşılığını oluştururlar ve
bu anlamlandırmalara göre bir kimlik örgüsü belirlerler. Konstrüktivist
yaklaşım, 1990’lardan sonra uluslararası ilişkileri maddi verilere tabii
yapısından çok daha sosyal verilerin etkisinin olduğu sosyal bir bilim olarak
nitelendirerek ve dış politikayı kimliksel bir inşa sürecine sokar. Rol teorisi
ise yönetim mekanizmasında bulunan liderlerin kimliklerinin devletin iç ve
dış politikasına doğrudan etkisini inceleyen bir teoridir.
Anahtar Kelimeler: Kimlik, Birey, Devlet, Konstrüktivizm, Rol Teorisi.
Jel Kodları: F50, F54, F59
1 Bu çalışma Bursa Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında tarafımdan yazılan “Kimlik
bağlamında Rusya’nın Balkanlar Politikası: Vladimir Putin Dönemi”
başlıklı yüksek lisans tez çalışmasından üretilmiştir.
2 Arş. Gör. Uludağ Üniversitesi, İİBF, Uluslararası İlişkiler Bölümü,
mehmetaliak@uludag.edu.tr
Mehmet Ali AK
200
İİBF Dergi
38/1
Haziran
June
2019
IDENTITY ANALYSIS IN INTERNATIONAL
RELATIONS AND ROLE THEORY
ABSTRACT
International relations discipline is a science that is constituted by social,
political, economic etc. relations among states on the basis of assumptions
and theories and examines the historical and systematical results. Identity is
the integrate of the data required for the conceptualization of the
international relations discipline on the individual, state and system scale.
The individual gains an existential definition in society and constructs his
character through these definitions. The state is a mechanism that defines
itself both through the construction of individuals and by means of impulses
which are corresponding of systematic data. The system is the equivalent of
the variable order which is formed by the relationship between the holistic
states and non-state organizations. Individuals and States form the
equivalent of the concepts of “self” and “other” in their definition, and
according to these interpretations they define a pattern of their own identity.
Constructivism approach puts domestic and foreign policy in an identity
building process by saying that after 1990s, international relations have more
social data than material structure. Role theory is a theory that examines the
direct effect of the identity of the leaders in the administration mechanism on
the domestic and foreign policies of the state.
Key Words: Identity, Individual, State, Constructivism, Role Theory.
Jel Codes: F50, F54, F59
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
201
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
GİRİŞ
Uluslararası ilişkiler disiplini, devletlerin dünya sisteminde
amaçlarını gerçekleştirmek in çıkarları doğrultusunda hareket
etmelerini önceleyen, davranışlarını belirleme noktasında bir yöntem
belirleyen bir bilimdir. Bu anlamda gerek ekonomik modellemeler
gerekse güvenlik kaygısı devletleri uluslararası alanda salt güçlerini
arttırma ve egemenliklerini koruma düşüncesine itmiştir. Özellikle,
ikinci dünya savaşından sonra Uluslararası ilişkiler disiplini daha
sistematik ve bilimsel bir yapıya bürünmüş, devletleri sahip olduğu
somut veriler ile stratejilerini uygulamaya yoluna sokmuştur.
Pozitivist bir yapıda evrensel tek doğrunun belirlendiği ve bilgilerin
çoğulcu olmadığı bir yapıda devletler kurumsal ve bütünsel olarak
uluslararası sistemde taraf oluşturmuştur. Bu durum, özellikle
uluslararası hukuk, insan hakları, küreselleşme, anti-sömürgecilik gibi
etkenlerin devreye girmesi ile değişikliğe uğramıştır. 1980’li yıllardan
sonra devlet bütünsel bir organ olarak temsil yeteneğini yitirmiş,
ayrıca devletin toplumsal yapılarının ve bireylerinin özelliklerinin de
devlet siyasetini belirlediği gerçeği yansıtılmaya başlanmıştır. Yani,
devlet sadece kurumsal yapısı ile değil onu oluşturan toplumsal,
geleneksel, kültürel vs. gibi unsurları ile analiz edilmeye
başlanmıştır. Bu noktada, iç unsurların devleti oluşturan unsurlar
olduğu gerçeği bireyin doğrudan uluslararası sistemi etkileyecek
kadar güçlü bir yönünün olabileceği fark edilmiştir. Birey ve toplum
kendi nitelik alanlarına göre bir karakter oluşturmaktadır. Bu
özellikler bireyin ve toplumun özünü belirleyerek kimliklerini
oluşturmaktadır. Kimlikler, devletin unsurlarının ana teması
belirleyerek uluslararası sistemde devletin nasıl bir karaktere sahip
olacağını belirler. Bu gelişmeler ile birlikte, uluslararası ilişkiler sosyal
bir değişime uğramıştır. Kimlik faktörü, devletlere uluslararası
sistemde hem kendi “ben” ve “öteki” sini belirlemesi hem de hangi
normlar ve olgular etrafında bir strateji belirlemesi noktasında bir
duruş kazandırmıştır.
Bu makalenin amacı, uluslararası ilişkiler disiplinindeki sosyal
değişimin uygulanabilirliğini tespit etmek, kimlik faktörünün
devletlerin davranışlarındaki etkisini analiz etmek ve birey/lider
kimliğinin devletin dış politika yapım aşamalarındaki etkinliğini
incelemek olacaktır. Bu noktada, kimlik faktörünü temel varsayımları
içerisine koyan ve hipotezlerini açıklamada sıklıkla kullanan
konstrüktivizm teorisini devletin kimlik aşamalarının uluslararası
Mehmet Ali AK
202
İİBF Dergi
38/1
Haziran
June
2019
sistemdeki karşılığının araştırılması aşamasında kullanılacaktır. Diğer
taraftan, Rol teorisi ile liderlerin birey olarak kimliklerinin devlet
siyasetine nasıl etki ettikleri? hangi unsurları ve ntemleri
kullandıkları? ve uluslararası sisteme doğrudan etkileri var mı?
sorularının yanıtları aranacaktır. Böylece, kimlik unsuru hem sistem
hem birey açısından incelenerek uluslararası ilişkilere yansımaları
araştırılacaktır. Kimlik kavramının toplumsal karşılığı ve
modern/post-modern algılamaları kavramın içeriğinin ve devletin
içerisindeki yerinin daha iyi anlaşılması için incelenecek, sonrasında
uluslararası ilişkiler içerisindeki boyutu ele alınacaktır.
1. KİMLİK KAVRAMI
Kimlik kavramı, bir insanın kişiliğini ya da bir grubun niteliğini
belirleyen onları diğerlerinden ayıran karakteristik bir özelliktir
(Kırman, 2011: 129). Kimlik aslında “ben” kelimesi olarak
adlandırılarak “öteki” tarafından tanımlanan öznenin tezahürüdür.
Derrida’nın belirttiği gibi “tüm kimlikler ancak kendi farklılıkları ile
var olabilir” ve her kimlik bir anlamda ötekidir ve kendinin ötekisinin
karşıtıdır (Derrida, 2004: 26). Felsefi anlamda kimlik ise, bir “şeyi” o
“şey” yapan unsurdur (Calhoun,1994: 13). Kimlik, sosyal bir
fenomendir ve bu bağlamda “farklılıkla” biçimlendirilir ve koşullanır,
daha sonrasında inşa sürecine girerek şekil kazanarak bir özne halini
alır (Yurdusev, 1997: 102). Kimlik kavramının oluşumunda “farklılık”
ve “ötekililik” nosyonları ayrı ayrı ele alınmalıdır. Farklılık iki özne
arasındaki ayrım noktası iken, “ötekililik” öznenin bir başka
üzerinden tanımlanması ile ortaya çıkan üstün/alçak- iyi/kötü-
güzel/ çirkin öznedir, yani, varlığını başka bir olgunun varlığı
üzerinden kazanır.
Platon’un mağara benzetmesi ile kimlik değerlendirilmesi yapılabilir.
Platon mağarayı gerçeğin görünen ve görünmeyen yönlerinin
sorgulanması olarak kurar. Platon’a göre insan mağaranın içinde
oturmakta ve mağaranın dışından geçenlerin gölgeleri üzerinden
kişileri tahayyül etmektedir. Mağara’nın içindeki “ben “kimliği olarak
karşımıza çıkar, mağaranın duvarındaki gölgeler ise “öteki” yi temsil
eder. “Ben” mağaranın dışına çıktığında biçimsel bir “Öteki” halini
alacaktır, çünkü tanımladığı tahayyül gerçekliğe dönüştüğünde
“Öteki” ye benzemesi kaçınılmaz olacaktır (Eyüboğlu, 2018).
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
203
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
Kimlik kavramını Bozkurt Güvenç; “kişilerin, grupların, toplum veya
toplulukların ben Kimim? Kimsiniz? ve Kimlerdensiniz? sorularına
verdikleri yanıt veya yanıtlar olarak tanımlamaktadır. Yücel
Bozdağlıoğlu’na göre kimlik kavramı; bir aktörün sahip olduğu ve
malum ötekiler ile girdiği ilişki sürecinde oluşturduğu benlik imajları
ve ayırt edicilik algısıdır. Atilla Eralp ise kimlik kavramını: “bir tasvir
ve varlığın aidiyet tanımının nüvesi” olarak ele almaktadır. Felsefe
anlamında kimlik kavramını Aytunç Altındal şöyle ele almıştır:
“Kimlik, “Ayniyet” olarak kullanılır. Bu bağlamda aslında özdeşlik
anlamına gelmektedir. Zira bir birimi diğerlerinden ayıran tüm
karakteristiklerin tün halidir. Freud’a göre kimlik “bireyin yabancı
kişileri ya da nesneleri özümsemesiyle ya da içine atmasıyla başlayan
bir özdeşleşme süreci sonunda oluşan yapıdır” (Aşkın, 2007: 215).
Anthony Smith’e göre temelde kimliğin kategorileştirilmesi
anlamında iki boyutundan söz edilmektedir; bireysel ve kolektif
kimlik (Güleç, 1992: 1). Bireysel kimlik, kendine yaşadığı ortamda yer
edinmek için oluşturduğu öznel yargıların tümüdür. Kolektif kimlik
ise, belirli bir insan grubunun kendine has niteliklere sahip olduğu ve
bir tekillik taşıdığı yönündeki bilinci ve aidiyet duygusudur (Bilgin,
1999: 62). Genel itibarıyla, kolektif kimlik bireylerin ortak bilincini
temsil eder, yani birey kimlikleri toplumsal kimliği inşa ederken yeni
üretilen kimlikler toplumsal kimlikten etkilenir. Toplumun içindeki
grupların kolektif kimlikleri, değişen dış dünya koşulları ve diğer
aktörlerle ilişkileri aracılığıyla sürekli yeniden inşa edilmektedir.
Kolektif kimliğin üyeleri kendilerini “biz” olarak ifade ederken, bu
grubun üyesi olmayanları “onlar” olarak tanımlayarak, zaman içinde
kültürel farklılıklar üzerinden ‘öteki’nin inşasını oluştururlar (Pamuk,
2014: 44). Bu anlamda, kimlik, “benlik” duygusu veren bir mekanizma
ve bu benliğin dış dünya ile ilişkisini anlamlandıran bir
mekanizmadır. Kimliğin oluşumu aynı zamanda hem “kapsayıcı”
hem de “dışlayıcı” bir süreçtir. Kolektif bir benlik olan “biz”
düşüncesi, bize benzeyen, bize ait olanların bir araya getirilmesini
gerektirirken bize benzemeyenlerin, bize ait olmayanların bir yandan
var olmasını öte yandan da dışlanmasını öngörür (Dağı, 2002: 46).
Kimliğin “öteki” olarak dışlama algısından hareketle Edward Said’in
Oryantalizm (1978) eseri örnek olarak gösterilebilir. Said bu eserinde
Doğu tasvirini Batı tarafından söylemleştirilen bir otantiklik üzerine
kurmuştur. Doğu’nun gelişime kapanıklığı, dilsel ve dinsel
ayrışmalarını Batı tarafından modern nyanın “öteki” si olarak
Mehmet Ali AK
204
İİBF Dergi
38/1
Haziran
June
2019
oluşturulduğunu işlemiştir. Doğu ve Batı arasındaki sosyal ve
kültürel farkın kalın çizgilerle altının çizildiği oryantalist analiz
Doğu’yu anlatmak yerine Batı’yı Doğu üzerinden tanımlamak ve
kurmaktır (Said, 1978). Oryantalist perspektif bir yandan Doğu’yu
kültürel olarak aşağılarken diğer yandan bu toplumlara yönelik
ekonomik/siyasal sömürgeleştirme politikalarını da meşrulaştırmıştır
(Dağı, 2002: 47).
Toplumsal kimliklerin oluşması, toplulukların sahip olduğu “objektif”
öğeleri (ortak dil, sembol, kültür, gelenek vb.) kendi bilinçlerinde
“sübjektif” öğeler olarak kabul etmelerinin neticesinde
gerçekleşmiştir. Bu manada toplumsal kimlikler hem objektif hem de
sübjektif bir oluşumun ürünüdür (Yurdusev, 1997: 26-27). Bir grup
aidiyeti temelinde inşa edilen kolektif kimlikler, bir topluluğun içinde
yaşayan insanların beraber ve aynı düşüncede hareket etmelerini
sağlar, aynı zamanda sosyal ilişkilerin artmasını sağlayarak toplumu
dinamikleştirir. Bu anlamda toplumun içinde yaşayan insanları bir
arada tutan sosyal bağ ve çimento özelliği taşır (Karaduman, 2010:
28862899). Ulusal kimlik daha çok toplumsal öğelerin uluşturduğu
kimlik tasavvurunun bir boyutu olmakla birlikte Uluslararası ilişkiler
alanında dış politikayı belirleme noktasında konstrüktivizm teorisi ile
kurumsallaşmıştır (Bilgin, 2007:13).
1.1. Ulusal Kimlik
İnsanlık tarihiyle özdeşleşmiş bir kavram olarak kimlik, 18. yüzyıl
Fransız Devrimi ile birlikte kültürel, sosyolojik ve siyasi anlamda
geleneksel devlet anlayışının milliyetçilik akımıyla birlikte özünü
değiştirerek ulusal kimlik kavramını ortaya çıkarmıştır. Bu manada
ulus-devletleşme sürecinin aracı olan “ulusal kimlik” oluşumu
modernizmin getirdiği dünya algısıyla etkisini devletler üzerinde
genişletmiştir (Güvenç, 2008: 27). Modernleşme sürecinde devletin
kimliği ile devleti oluşturan vatandaşların varsayımsal kimliği
örtüşmüştür. Ulus- devletlerde oluşturulan ortak bir bilinç/kültür ile
her uyruğun devletin kendini tanımlama biçimine benzetilmeye
çalışılması geleneksel devlet anlayışında bulunmamaktadır. Modern
öncesi devlet anlayışında meşruiyet uyrukların paylaştığı “ortak
kimlik” ten daha çok geleneksel-örfi bir zemine oturtulmaktadır
(Süavi, 1999: 23).
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
205
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
Ulusal kimlik belli bir siyasal topluluğa gereksinim duymaktadır.
Siyasi bir toplulukta yurttaşlar için belli ortak kurumların, hak ve
görevlere dair tek bir yasanın olması gerekmektedir. Yine topluluk
mensuplarının kendilerini özdeşleyecekleri, aidiyet hissi uyandıran
bir toplumsal mekân, kesin sınırlarla belirlenmiş toprak parçası ve
hukuksal bir bağlayıcı dayanak bulması gerekmektedir (Smith, 1997:
24).
Kimliği belirleyen etmenler olarak ötekilerden farklı olma olgusu ve
süreklilik mefhumu ulusal/milli kimliğin temel unsurlarını
oluşturmaktadır. Süreklilik, milletin tarihsel klerini koruyarak
sürdürebilmesi, birlik bilincini her nesil üzerinden tesis etmesi ve
geleceğe uzanan bir varlık olarak yaşatması olarak tarif edilir.
Farklılık ise ortak kültür dinamikleri, somut bir toprağa bağlı olma ve
bir topluluk inşa etme iddiasından kaynaklanır. Her iki unsurda o
toplumun üyeleri ile “yabancılar” ve “ötekiler” arasında bir ayrım
noktası sağlar (Guibernau, 1997: 127).
Smith (1991) “Ulusal kimliğin asıl işlevi, insanları şahsen
unutulmaktan kurtarmak ve kolektif imanı ihya etmek için
tarihi ve kaderi olan güçlü bir topluluk duygusu oluşturmaktır.
Millet sadece ebediyet vaadinin dayandırılacağı uzak bir
geçmişle övünmekle kalmaz, restorasyon ve itibar vaadine
anlam verebilmek için kahramanlarla dolu altın bir çağı da
serimleyebilmek durumundadır. Bu etno-tarih ne denli dolu ve
zengin olursa o denli ikna edici olur ve bastığı akor, milletin
fertlerinin yüreğine bir o kadar derinden oturur...
Milliyetçilerin uzun bir zamandan beri anlamış oldukları gibi,
içerdiği hakikat ne olursa olsun, önemli olan topluluğun etno-
tarihlerinin antikligine dair hissiyatlarıdır” (247-248).
Ulusal kimlik, bireyin ulusla ve devletle ilişkisini tanımlayan, “soyut”
bireyi belirli bir ulusa ve devlete eklemleyen, dolayısıyla da
oluşumunda salt bireyin değil, ulus ve devlet gibi kolektif varlıkların
da rol oynadıkları ve rol oynamak isteyecekleri bir olgu olarak da ele
almaktadır. Çünkü ulusal kimlik, birey ile ulusu bütünleyen ortak bir
algılayış ve duruş yaratma potansiyeli taşır (Dağı, 2002: 15).
Hobsbawn’ın “ulus yukarıdan aşağıya doğru inşa edilir, ancak
aşağıdan yukarıya bakılmadan da anlaşılmaz” sözünden hareketle bir
uluslaşma retoriği ile ulusal kimlik ve devlet ilişkisini ortaya
koymuştur. Bu bağlamda kimlik hem ulus hem de devlet olmanın
Mehmet Ali AK
206
İİBF Dergi
38/1
Haziran
June
2019
çeşitli inşa edilmiş biçimlerini tanımlar hale gelmektedir. Bu noktada
birçok çalışmada birbirlerinin yerine kullanılsa ve iki kavram arasında
ayrım yapmak ne kadar zor olsa da ulusal kimlikle devlet kimliğinin
aynı olmadığı belirtilmelidir (Berger, 1996). Devlet kimliği, devletin
belirli bir uluslararası bağlamda biricikliği ve farklılığı konusunda
sahip olduğu ya da daha basit bir şekilde ifade etmek gerekirse
devletin ne olduğu ve neyi temsil ettiği ile ilgili bir
kavramsallaştırmadır. Ulusal kimlik ise; bir ulusa üye olmakla ilgili
toplumsal bir kavramsallaştırmadır. Buna karşın, ulusal kimlik ve
devlet kimliği anlam bakımından hem büyük oranda çakışmakta hem
de bir bakıma birbirini karşılıklı olarak inşa etmektedir (Ashizawa,
2009: 575).
Dinamik ve zaman içinde değişime maruz kalabilen bir özellik
gösteren kimlik bireysel düzeyde bile zaten önemli ölçüde din, ulus,
aile, sosyal sınıf, meslek, eğitim vs. gibi sosyal belirleticilerden
oluşmaktadır (Sözen, 1999: 112). Kimliğin sosyal yaşama uyum
sağlama yeteneği veren olguları ve kimliğin merkezini temsil eden
psikolojik unsurları bulunmaktadır. Kimlik, psikolojik olduğu kadar
sosyal öğelerde taşır, çünkü bireyler kimliklerini grup içinde
diğerleriyle paylaşır ve aynileştirirler. Birden fazla gruba mensup olan
bireylerin kimlikleri de çoğuldur. Ancak, gruplar bireyin ötesinde bir
kimlik taşır ve genellikle bu kimlik, başka büyük veya küçük kimlik
gruplarıyla etkileşim içinde şekillenir ve değişirler. Bu sosyal öğeler
dinamiktir ve dönemin şartlarına göre etkisini kaybedebilir veya
etkisini kaybetmiş bir sosyal öğe tekrar etkisini kazanabilir, nitekim
değişen sosyal öğeler devletin dış politika algılamasının nasıl
şekilleneceğini de belirler (G. Chafetz, M. Spirtas, B. Frankel, 2007: 7-
22).
1.2. Etnik Kimlik
Etnik kimlik kavramı ilk olarak 20. yüzyılda antropoloji ve sosyoloji
literatüründe gerçekleşmiştir. Etnik kimlik, aynı sosyal grubun
içindeki insanların ortak dil, din ve gelenek gibi değerler vasıtasıyla
birleşmesidir. Etnik kimlik nosyonu ilk olarak etnik yapı (etnisite) ya
da ırk kimliği olarak Fransız milliyetçisi ve bilim adamı Georges
Vacher de la Pouge tarafından 1896 yılında kullanılmıştır. Pouge’ya
göre; etnik yapı/kimliği bir toplumun “doğal ve sahte” kültürel,
psikolojik ve sosyal karakterlerinin bütünüdür. Irk kavramından
fiziksel karakteri içermediği için ayrılmaktadır. David Reisman etnik
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
207
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
kimlik için 20. yüzyılın en yeni ve göze çarpan kavramı olarak
nitelemiştir (Barth, 1969). Etnik kimlik, sosyal ve davranışsal
bilimlerde 1960’lı ve 1970’li yıllarda içerik anlamı değiştirilerek
kullanılmıştır. Daniel Bell’e göre, “etnik kimlik, dezavantajlı grupların
mevcut iktidar yapılarının onları reddettikleri bir dizi hak ve ayrıcalık
talep etmelerinin bir aracıdır” (Bell, 1975: 174). Ayrıca Bell,
Amerika’da bulunan etnik azınlık gruplarının lobi oluşturarak devlet
yönetiminden kendilerine hak ve ayrıcalık talep etmesini bu duruma
bir örnek olarak vermiştir.
Etnik kimlik modern bir olgu olan ulus-devletin oluşumunda ve
federal yapılardaki devletlerin bir üst kimlik oluşturmasında önemli
bir yere sahiptir. Farklı kimliklerin bir arada olabilmesinde ve grup içi
dayanışmaların arttırılmasında kullanılan sosyolojik bir gerçekliktir.
Bu manada etnik kimlik ortak dil, müşterek kadim inançlar ve ortak
yaşam ritüelleri etrafında kendisini organize etmiş insan grubu için
anlamlı bir siyasi, kültürel ve toplumsal bir evren sunabilmektedir.
Fakat etnik kimliğin grup içi dayanışmayı arttırıcı işlevi pozitif bir
durum olarak ele alınacağı gibi, negatif bazı işlevleri de olduğu
söylenebilir. Örneğin, kan veya atipik özellikler nedeniyle toplumsal,
siyasal ve kültürel anlamda kaosa ve ayrıştırma haline sebebiyet
verebilmektedir. Etnik kimliğe aşırı vurgu, bağımlılık, benimseme ve
üstün görme bakış açıları diğer kimliği yok edici bir işlevi de
beraberinde getirebilmektedir (Andrews, 1992: 10).
Tüm bu özellikleriyle birlikte etnik kimlik bireylerin aidiyet duyguları
ile kabul ettikleri, nesiller arası sürekliliği sağlayan, ortak noktaları
aynı dili, gelenekleri canlı tutan, topluluk oluşumunda temel olan
ritüelleri eksen alan toplumsal organizasyon olarak tanımlanabilir
(Göka, 2006: 233). Bunun yansıra etnik kimlik biyolojik anlamda
aktarılan bir durum değildir. Eğer biyolojik olarak, yani genetik
yollarla aktarılan bir durum olsaydı etnik kimliğin antropolojik
anlamdaki “ırk” kavramından bir farkı kalmazdı. Bu yüzden verili
olarak verilen bilgiler etnik kimliğin özelliklerini tanımlarken “ırk”
kavramından da ayrılmaktadır. Konuşulan dil, din/inanç sistemi,
yeme ve içme davranışı, kültürel ayrıcalıklar, giyim/kuşam
alışkanlıkları, değer yapısı, sosyal değişkenler vb. objektif verili
bilgileri gösterirken, diğer taraftan aidiyet hissi, “öteki” anlayışı ve
tarih bilinci sübjektif yargıları oluşturmaktadır.
Mehmet Ali AK
208
İİBF Dergi
38/1
Haziran
June
2019
Max Weber de ırk ile etnik kavramlarını; kan ilişkileri ırk için gerekli
fakat etnik kimlik için gerekli değil diyerek birbirinden ayırmaktadır.
Weber etnik kimliği, sübjektif inançların benzer fiziksel tip ve
gelenekler üzerinden ortak kökte birleştiği bir grup formasyonu
olarak tanımlanmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta kan
bağı objektif olarak bilinç dışı bir şekilde gerçekleşir ve düşünceler
inançlar kan bağı aynı olsa bile farklı olabilir. Fakat etnik kimliğin
oluşumu kan bağını öncelemez daha çok ortak düşünce ve bilinç
kültürünü önemser, eğer kan bağı ilişkisi bu kültürün oluşumunda
etkiliyse kan bağının da etnik kimlik oluşumunda bir etken olduğu
söylenebilir ama bir şart değildir (Weber, 2009: 56)
Etnisite ile doğrudan bağlantılı olarak analiz edilecek olan etnik
kimlik kavramı, bir inşa süreci olarak ortaya çıkmaktadır. Bu inşa
sürecinde etnik kimliğin oluşumunu etkileyen bazı etmenler
bulunmaktadır. Phinney, bu etmenleri 4 grupta toplamıştır; Olma
(Being), Hissetme (Feeling), Yapma (Doing) ve Bilme (Knowing)
(Phinney, 1990: 503).
Olma (Being) boyutu öz tanımlama ya da kendi varlığını ortaya
koyma olarak adlandırılabilecek olan bir etnik etikettir. Kişilerin
kullandıkları etnik etiket olgusu bir boyut ya da varyasyondan ziyade
kategorize edilmiş bir bağlamı ifade etmektedir. Bir anlamda etnik
etiket kişinin ya da toplumun kendisi hakkında ne hissettiğinden ya
da ne bildiğinden çok; sahip olduğu etnisitenin ne olduğunu tanımlar
(Verkuyten, 2005). Hissetme (Feeling) boyutunda ise kişinin veya
toplumun etnik kimliğe olan duygularını ifade eder. Aidiyet ve
bağlılık hissiyatı etnik kimliğin varyasyonlarının en temel yapıtaşını
oluşturur (Verkuyten, 2005). Yapma (Doing) boyutu etnik katılım ile
ilgilidir. Phinney (1990)‘e göre, bu boyut en fazla kullanılan etnik
kimlik göstergesidir. Bireyin sosyal yaşama katılımı grup içi ltürel
pratikleri; din, siyasi ve gelenek gibi etnik örgütlenme faaliyetlerinde
yer almak olarak gösterilebilir. Fishman (1980)’ın savunduğu Bilme
(Knowing) boyutuna göre insanların ait oldukları etnik grubun
kültürü ve tarihi hakkında ne kadar ve hangi ölçüde bilgili oldukları
önemlidir. Etnik kimlik bu anlamda, kişinin kökenini ve sosyal
konumunu açıklaması noktasında bir yol gösterici dayanağıdır. Grup
içi tarih ve kültür bilgisi kişiye farklı deneyimler keşfetmesine ve
üretmesine sebebiyet vermekte aynı zamanda kendini diğerlerine
göre konumlandırmasına imkân sağlamaktadır.
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
209
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
1.3. Modern Kimlik
Tarihsel süreç içerisinde, geleneksel toplumlardan post modern
toplumlara kadar her türlü alanda değişim ve nüşüm yaşanmıştır.
Bu manada değişim edebiyattan sanata, sanattan doğa bilimlerine,
oradan sosyal bilimlere kadar toplumun en ince dokusuna kadar
işlenmiştir. Bu dönüşümün tam ortasında yer alan kimlik kavramı
toplumun dinamiklerinin incelenmesi noktasında önemli bir
değişkenlik geçirmiştir. Toplumlar değişip karmaşıklaştıkça kimliğin
dönüşümü çeşitlenmiş ve farklı tanımlamaları ortaya çıkmıştır
(Kellner, 2001: 195). Tarihte, toplumların bütün dinamiklerini
değiştiren ve dönüştüren önemli iki olay meydana gelmiştir; Fransız
Devrimi ve Sanayi Devrimi. Bu iki olay sosyal yaşantıları devrimsel
nitelikte etkileyerek dünyada bulunan zenlerin tüm algılarını
etkilemiştir ve kimlik kavramı da bu olaylardan etkilenerek bir
evirilme sürecine girmiştir.
Fransız devrimi oluşum sürecinde bir sosyal birleşme ve bütünleşme
hissiyatı ile gruplaşmanın sonucunda somut bir öteki belirlenerek ona
karşı bir başkaldırı görülmüştür. Geleneksel kimlik anlayışında
toplumun dinamikleri o dönemin şartlarına göre basmakalıp tarzda
bir öğreti, töre ve yaşam tarzı tarafından oluşturulur ve buna göre
düzenlenir aynı zaman da hukuksal çerçeveye alınır, insanlar bu töre
ve öğretilere sorgulamadan uyar ve yerine getirir. Bundan dolayı,
sosyal bilinç dolayısıyla bir gruplaşma mümkün değildi. Fransız
Devrimi ile insanlar birlik olabileceklerinin farkına vararak toplum
içerisinde birtakım roller edinmiş, toplumsal iş bölümü ve bunların
birbirleri ile iletişimini kurarak sosyal bir güç oluşturmaya
çalışmışlardır (Dunn, 1998: 52-53).
Sanayi devrimi ile de teknolojik atılımını yapmış şehir hayatının
bireyselleşme olgusuyla birlikte toplumun üretim-tüketim ilişkisi
değiştirmiş böylece modernite kavramının teknik kısmı
oluşturulmuştur (Giddens, 2010). Gelenek ile bağlarını koparmak için
basmakalıp düşüncelerden sıyrılarak sorgulayıcı ve hukuksal, sosyal
ve ekonomik hak iddia edici bir düzlemin üzerinde modern toplum
düşüncesi kimlik algısını değiştirmiştir. Dougles Kellner, modern
kimliğe ait özellikleri şu şekilde ifade etmektedir:
Mehmet Ali AK
210
İİBF Dergi
38/1
Haziran
June
2019
Modernitede kimlik oldukça bireysel ve yeniliklere açık hale
gelmiştir, fakat aynı zamanda toplumsal algılayışını da kaybetmemiş
yine bir öteki oluşturmaya çalışmıştır. Bununla beraber, modernitenin
kimlik biçimleri özünde sabit ve tözsel niteliktedir, fakat toplum
koşullarına göre modern unsurlarla oluşturulan yeni kimliklerin
sınırları sürekli genişlemektedir.
Moda ve yaşam koşulları değiştikçe insanın kimliğini seçebilme
paritesi de genişler; hatta insan özgürleşme olgusuyla birlikte kendisi
bir kimlik imal edebilir ve topluma sunabilir hale gelmiştir.
Modernitede toplumsal olarak tanımlanmış mevcut roller ve normlar
sürekli etkileşim halindedir. İnsanlar bu rollerin içinden bir seçim
yapmak, sahiplenmek ve yeniden üretmek zorundadır.
Modernitede kimlik sorunu ise; biz kendi benimizi nasıl kuracağımız,
kavrayacağımız, yorumlayacağımız, kendi kendimize ve başkalarına
nasıl sunacağımızla alakalıdır (Kellner, 2001: 187-89).
Dolayısıyla modernitede kimlik, geleneksel toplumlardaki
durağanlığın aksine, bir hareketliliği, çoklu yapıyı ve sürekli inşa
halinde olmayı ifade eder (Hall, 1998b:70). Modern toplumda insanın
gelenekle olan bağlarının zayıflamasının bir sonucu olarak kimlik
daha fazla devingen ve çok yapılı bir hal almaştır, bunun sonucunda
geleneksel yapıda tanımlanan, kan bağı ile oluşan, tekdüze ve katı
olan kimlik algısı etkisini kaybetmiştir. Modern toplumda birey, grup
bağlarının zayıflamasıyla kolektif değerlerini yitirirken, kendisine
verili olarak entegre edilen tüm bu değerleri bir ulus şemsiyesi altında
içselleştirmiştir (Bilgin, 1995: 59).
Modern dönem ulus gibi bütünlükçü bir yapıya sahip olduğundan
kolektif kimlikleri kapsayarak farklılıkları göz ardı etmiştir. Modern
dönemin amacı homojen bir toplum yaratmaktır, dolayısıyla kimlikler
de bu amaca hizmet edecek şekilde kurgulanmıştır. Modernite ile
geçmişe yönelik simgeler, semboller ve inançların yerine
rasyonalizme dayalı evrensel bir insan modeli getirerek grup
kimliğine ait ritüelleri yok saymıştır. Modern toplumlarda kimliğin
inşası şu şekilde oluşur; önce geleneksel olan öğretiler “yeni ve
modern” nin topluma işlemesi ile çözülür, sonra yerel olanların
üstüne bir üst-yapı oluşturularak kimlikler ideolojik çerçevede
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
211
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
homojenize edilerek yeniden üretilir. Amaç ise modernitenin sunmuş
olduğu tek yapılı ve evrensel değer kalıpları ile inşa edilmiş genel bir
kimlik modeli ortaya koyarak bütün yerel dinamiklere yaymaktır,
böylece toplumda birliği oluşturacak yerel unsurlar kaybolacak
akabinde ise tekleşen insan güçsüzleşecek ve kontrol edilmesi daha
kolay hale gelecektir. Toplumlar bu manada kimliksel örgütlenmelere
göre bölünmektedir ve inşa edilmektedir.
Collony’e göre bir kimlik toplumsal olarak inşa edilen kabul edilmiş
bir dizi farklılıklar yoluyla olanaklı hale gelmektedir. Ona göre “bu
farklılıklar kimliğin varlığı için hayati önem taşır. Kimlikler bu
farklılıklardan dolayı varlığa kavuşur yani kendini “öteki” olarak
oluşturarak bir varlık kazanır” (Conolly, 1995: 92). Dolayısı ile “Öteki”
Kellner’in da belirttiği gibi modernitenin kurucu öğesidir (Kellner,
2001: 196). Bir topluluktaki bireyler bir takım inanç, değer, zihniyet ve
kültür ile karakterini oluştururlar, bu normların şında bir davranış
sergileyen birey ya da gruplar “öteki” olarak değerlendirilir.
Kimliğini ötekinin bakışında oluşturan birey, bu bakışın altında
ötekinin yapmış olduğu tüm davranışları dışlayarak kendi
özgünlüğünü ortaya çıkarmaya çalışmaktadır. Modern dönem ile
gelen bu ötekileştirme formasyonu sonucunda belli roller, statüler ve
meslek grupları oluşturulur (Sağır, 2009: 2). Bütün bu rolleri ve
statüleri oluşturan ve yasal zemine oturtan yapı ise modern devlet
yapısıdır. 20. yüzyılda, modernite ile birlikte birden çok “öteki” yi bir
arada bulunduran ve haklarını koruyan imparatorluk yapıları, büyük
“öteki” ye karşı kendi grup değerlerinden ödün veren milli kültür,
milli kimlik veya milli devlet olgularıyla biçimlenen bir ulus-devlet
yapısına yerini bırakmıştır (Zizek, 2004).
Modernite, bu manada kimliğin bir çimento görevi oluşturmasına ve
insanları geleceğe ve mutluluğa yönelik kolektif bir amaç
doğrultusunda toplayabilmesine sebep olmuştur. Modern devletin
özellikleri daha çok ulusallık bağlamında oluşturulmuştur. Vatan
birliğinin yanında, dil, din, kültür ve gelenek birliği ulus- devletin
dayanmış olduğu temel kavramlardır. Bunların dışında ise modern
ulus-devletin en önemli özelliği merkezlilik olgusudur. Tek merkezli
yani merkezi bir örgütlenmenin varlığı bütünleşmenin ve denetimin
sağlanması için en önemli etmendir. Diğer bir özelliği ise anayasal bir
dayanağının olmasıdır. Anayasa ile yürürlükte olan siyasetin ve
düzenin sınırları çizilmiş ve hukuki altyapısı ile ortak bağlayıcı bir
yasa etrafında toplanmıştır. Birbirine kültürel anlamda benzeyen
Mehmet Ali AK
212
İİBF Dergi
38/1
Haziran
June
2019
bireylerden oluşan ulus-devletler modernitenin getirdiği açılımın
siyasal boyutunu temsil eden kültürel olarak türdeş kitle devletlerini
temsil etmektedir. Devlet-birey ilişkisi vatandaşlık bağıyla örülmüş ve
sadakatin varlığı ulus üstü bir yapıya taşınmıştır (Keyman, Sarıbay,
1998: 13).
21. yüzyılda tüm dünya ekonomik, siyasal ve sosyal olarak büyük bir
dönüşüme sahne olmuştur. Söz konusu dönüşüm küreselleşme ile
tanımlanmaktadır. Bu kavram devlet ağırlıklı uluslar arası ilişkilerden
siyasal aktörlerin çoğullaştığı global ilişkilere geçişi; sermayenin artık
ulus tabanında değil küresel tabanda yayılması, ekonomik
mekanizmaların değişmesi sonucunda karşılıklı bağımlılığın artması
ile birlikte devletlerin küresel ekonomik sistemi ve yapıları analiz
ederek hareket etmeleri, iletişim ve bilişim teknolojileriyle dünyanın
bir “global köy” e dönüşmesi ile toplumsal ilişkilerin ve kimliklerinde
küreselleşmesi yani bütün dünyaya entegre olması ile değişimi
açıklamaktadır (Keyman, 2000: 17).
1.4. Post- Modern Kimlik
Post-modernizm aydınlanma düşüncesinin tartışılması, irdelenmesi
ve soruşturması ve hatta bu düşüncelerin reddedilmesini içeren bir
modernite eleştirisi olarak görülebilir. Rönesans ile kültürel dönüşüm,
reform ile dinin toplumsal anlamda yozlaşma olarak algılanması
durumu ve laiklik algısının topluma yerleşmesi, sanayi devriminin
bilimsel gelişmeleri ile üretim-tüketim araçlarının değişmesi ve
toplumsal yaşamın evirilmesinin ideolojik sonuçları, bütün bunlar
modern dünya inşasına yön veren gelişmelerdi. Diğer taraftan
bakıldığında, modernite ile insanlar belirli düşünce ve eylem
biçimlerine mahkûm edilmişlerdir (Sim, 2006: 9). Bu manada bazı
düşünürler bu baskıdan dolayı post-modern kavramı ile doğa
bilimlerinin somutlaştırıldığı araçsal ve indirgeyici akıl, kimlik,
nesnellik ve evrensel ilerleme fikrinden kuşku duymuşlarıdır
(Eagleton, 2011: 9).
Post-modernizm kavramını açıklayan birbirinden farklı birçok
yaklaşım bulunmaktadır. Kimi düşünürler, “post” ekinin yeni bir
aşamaya geçişi temsil ettiği yani modernite paradigmasının kayarak
yeni bir paradigma olan post-modernite kavramına geçmesi ve önceki
paradigmanın işlevini yitirmesi durumu ile açıklanmaktadır (Arı,
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
213
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
2018: 62). Ba teorisyenler ise modernliğin diğer bir yüzünü
oluşturduğunu söylemektedir. Örneğin, Habermas’a göre “Modernlik
tamamlanmamış bir projedir.” demiştir. Habermas, postmodernizmi
açıklayan unsurlar hâlihazırda modernizm içinde zaten vardır,
dolayısıyla post-modernizmi, modernizmde olduğu gibi, bir dönemi
kapatıp yeni bir dönemi başlatan bir süreç olarak düşünmek doğru
değildir, post-modernizm ancak bir modernizm eleştirisi, modernliğin
sorgulanması olarak düşünülebilir (Aslan & Yılmaz, 2001: 98-99).
Post-modernizmin ne zaman ortaya çıktığı ile ilgili net bir şey
söylenmese de başlangıç noktası olarak 2. Dünya savaşı sonrası
dönem alınabilir çünkü o dönemde aydınlanma çağı felsefesinin
çizdiği modern paradigma sarılmış ve modern bilimde teori ve
toplumsal gerçeklik arasında ki uyumsuzlukların çoğalması post-
modernizmin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır (Aslan & Yılmaz,
2001: 100). 1950’li yılların son zamanlarından itibaren kapitalist
kültürün tüm alanlarında ortaya çıkan yönelimleri kapsayan bir üst
başlık olarak kullanılmasında François Lyotard’ın 1979 yılında yazdığı
“Post-modern durum” isimli kitabı etkili olmuştur. A. Giddens’a göre
post-modernizm modernliğin önüne geçmiş değildir ve dolayısıyla
post-modernizm kavramı da endüstri sonrası toplumla da edebiyat ve
sanatta ki subjektifleşme akımlarına işaret etmektedir (Möngü, 2013:
29).
Post-modern dönemde hareketlilik, yer değiştirme, en gözde değer
haline gelmiştir. Bunun yanında, büyük kalıp anlatıları reddeder,
yerel olana dönüş söz konusudur ve teori yerini kurguya bırakmıştır.
Gerçekler karmaşıktır, bütünlük belirtmez ve uyumlu değildir yani;
tek bir gerçek yoktur ve gerçekler çoğulluklarla örülür. Bilgi
kaynaklarında ve dildeki anlamlarda çoğulculuğun ve parçalanmanın
kabulü esastır. Farklılığın ve çeşitliliğin vurgulanıp benimsenmesi;
doğruluk ve gerçeklik anlayışlarının tartışılmasına olanak sağlamıştır.
Tarih, özne ve yazar devre dışı bırakılır. Mutlak değerler ve tek bir
doğru yoktur, nesnellik yoktur. Yaşam ve sanat, seçkin ve popüler
olan arasında ayrım yoktur. Her nesne bir sanat eseri sayılır, her insan
ise sanatçıdır (Çağlar, 2008: 369-386). Bu açıdan, kimlik kavramı da
post-modern öğretide farklı bir algılayış ile kendini bulmuştur.
Örneğin geleneksel dönemde kimlik ait olunan aile, kan ve soy gibi
gruplarla özdeşleşmişken, modernizm ile birlikte birey üstü bir milli
benlik çerçevesinde tanımlanmış ulusun bir parçası haline gelmiştir.
Post-modern toplumda ise kimlik çoklu, yorumsamacı ve hareketli bir
Mehmet Ali AK
214
İİBF Dergi
38/1
Haziran
June
2019
yapıya dönüşmüştür. Bu bağlamda kimlik, sosyo-psikolojik anlamda
bireyin kendisinin ne ve nerede olduğunu açıklaması ve
tanımlamasıdır (Guibernau 1997: 126-127). İnsanların bazılarıyla
uyum içinde ortak yönlere, bazılarından ise farklılaşan niteliklerine
işaret eden bir aitlik sorunsalı olan kimlik, bireyin kişisel konumunu
belirginleştirir ve bireyselliğine sabit bir zemin kazandırır (Weeks
1998: 85). Post-modern dönemin en önemli özelliği ise yerel
kimliklerin ulusal kimliklerin önüne geçmiş olmasıdır. Modern
dönemle gruba yabancılaşan özne, post-modern dönemle giderek
parçalanmış ve birçok kültürden etkilenerek çoğulcu bir yapıya
bürünmüştür. Aklı metalaştıran modernite düşüncesi, arzu ve
istekleri yaşam amacının ortasına koyan hedonist bir bakış açısıyla
post-modernist kimliğe dönüşmüştür (Yazıcı, 2013: 7).
Küreselleşmenin post-modernist kimliğin oluşumuna ciddi etkisi
bulunmaktadır. Yaygınlaşan internet, televizyon, telekomünikasyon
gibi iletişim noktasında sınırsızlığın ve ulaşılabilirliğin giderek
toplumların içine enjekte edilmesi bilgi aktarımını kolaylaştırmış,
dünyanın farklı kültürleri birbirleriyle etkileşim haline geçm
çoğulculuğun dünya geneline yayılmasına neden olmuştur (Bıçkı,
2001: 12).
Modern kimliğin oluşumunda kullanılan sanayileşme, kentleşme,
modern özne, evrensel ahlak anlayışı, faydacılık gibi yapılara karşı
çıkarak, dünya nesnelerden değil bizim ona yüklediğimiz anlamlar
post- modern kimliği oluşturur. Bu kimlik tasavvurunda zaman ve
mekân birbirinden ayrılmış insanların zaman kavramına ve mekân
aidiyetine dair düşünceleri önemini kaybetmiştir.
Toplumdan dışlanmış, yabancılaştırılmış modern dönemin mahsulü
marjinal grupların haklarını, kültürünü ve kimliklerini savunan post-
modernist öğreti toplumsal hareketleri destekleyerek sivil toplum
oluşumuna katkıda bulunmuştur. Birey, sadece devletin şemsiyesi
altında araçsallaşmadan özgür bir iradeyle düşüncesini dile getirerek
eleştiri kültürünü topluma nakşettirmiştir, bulunduğu ortamda
sadece birey olarak var olur, bu yüzden özgürlük, farklılık ve hoşgörü
post-modern bireyin temel varyasyonlarından olmuştur (Karaduman,
2010: 2289). Çoklu kodlanmış kimlikler; kimliğin yapaylığını, kimliğin
verili bir şey olmadığını aslında bir seçim ve davranış meselesi
olduğuna odaklanmıştır. Post-modern kimlikler adeta bir tiyatro
oyunu gibi sahnede tasarlanır ve bireyin nasıl “ben”i ve “öteki” yi
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
215
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
kurgulaması ile alakalı bir yöntem oluşturur (Kellner 2001: 205). Bu
tür bir kimlik anlayışına göre insan her zaman kendi hayatını
değiştirebilir, kendi kimliğin yeniden kurabilir ve yorumlayabilir.
İnsan kendi seçimleri doğrultusunda kendini değiştirmede ve kendini
üretmede özgürdür (Kellner 2001: 208). Boudrillad, post-modern
kimlik için “ötekiliği” ve “farklılıkları” ılımlı bir biçimde yönetilen
ötekinin kendi ötekiliği içinde kabulünü iddia eden toplum
ütopyasının öznesidir demiştir (Baudrillard, 2002: 132).
Post-modern teorisyenlere göre insan sürekli bir oluşum içerisindedir
her edinim insanın öznelliğini kurar ve yapılandırır. Çevre etkisi ve
kendi yorumu karışarak bir “ben” oluşumunu ortaya çıkarır. Bu
oluşum algılarını, duygularını, değerlerini tanımlayarak özgür bir
irade biçimini oluşturur. Modern toplumda bu oluşan karaktere “kişi”
denilirken, post-modern anlayışta ise bu karaktere “özne” sözcüğü
kullanılmaktadır (Doltaş, 2003). Dolayısıyla, post-modern teoriler
çağdışı ve aklı meta olarak kullanan hümanist algının sabit ve
değişmeme durumuna karşı gelerek kimliğin geleneksel kavramlarını
kökten değiştirmeye çalışmışlardır (Korostelina, 2007: 15). Levi-
strauss’a göre özne homojen ve kendi kendini denetleyebilir olmaktan
uzaktır, özne varlığının bile farkında olmadığı bir yapı tarafından
oluşturulur. Aslında özne o yapının bir nesnesi konumuna gelebilir,
böylelikle özne hem kendisinin öznesi hem de kendisinin nesnesi
haline gelebilir (Carpentier, 2005:199200). Foucault’a göre, kimliğin
hammaddesi söylemler içinde oluşmaktadır, daha sonra özne aklının
yorumsamacı yansımalarıyla söylemleri süzgecinden geçirip
içselleştirdikten sonra süreç içerisinde bir kimlik duygusu olarak
benimser. Bireyin çok katmanlı kimlikleri içselleştirdiğini ortaya atan
Foucault, sınıf, etnik köken, ırk, cinsellik gibi farklı kimliklerin
birbiriyle etkileşimi olduğunu ileri sürer, bu kimlikler ise dil
aracılığıyla oluşturulan bir söylem çatısı altında kendini
konumlandırır.
Sonuç olarak, modernitenin tek ve kesin bilgi anlayışı bireyi toplumda
bir ulus adı altında kimlikleştirir. Bu kimlik korumacı ve değer odaklı
edinimlerle toplumun içinde arayışta olan bireyi şekillendirir. Milli
kimlik ve etnik kimlik algıile birey ulusa ait değerler ile örülür ve
ulus-dışını “öteki” haline getirerek saldırgan ve tutucu özellikler
gösterir. Post-modernitede ise özne dünyanın kolaycı öğrenim
döneminde diğer kimlikleri tanır ve özümsemek istediklerini
içselleştirerek “kendi” kimliğini oluşturur. “Öteki” ye karşı her zaman
Mehmet Ali AK
216
İİBF Dergi
38/1
Haziran
June
2019
saygılıdır, çünkü değişken bir yapısı olduğundan o “öteki” süreç
içerisinde kendi “ben” inde var olabilir. Bu yüzden, post modern
kimlik algısı hem evrensel ahlak ve bilgi değerlerine hem de ulusun
sınırları içerişinde ki iktidarın oluşturduğu basmakalıp ve üstten inme
şekilde bir hegemonik söyleme karşı yerellik ve bireysellik içinde
kendini tanımlar.
2. KONTRÜKTİVİZM VE KİMLİK
Uluslararası ilişkiler disiplini birinci dünya savaşını takip eden
yıllarda dünyada savaşı engellemek ve barışı tesis etmek için ortaya
çıkmış ve gelişmiştir. Bu anlamda teorik altyapısını birtakım sorularla
şekillendirmiştir; Dünyada savaşlar nasıl önlenebilir? Devletlerin
birbirleri arasındaki ilişkileri nasıl inşa edilir? Uluslararası siyasette
düzen nasıl sağlanabilir? Bu sorularla barışın ve düzenin sağlanma
için bir sorgulama ortamı oluşturulmuştur. Uluslararası ilişkiler
çalışmaları ise bu sorgulamaların ışığında belli faktörleri ve
yöntemleri kullanarak uluslararabarış ve düzenin oluşumu in bir
cevap aramaya çalışmıştır.
Uluslararası ilişkiler disiplini yirminci yüzyılın başından günümüze
kadar tarihi etmenleri, sosyolojik analizleri ve uluslararası siyaseti
incelerken (Karacasulu 2013: 109) bu alandaki teorik yaklaşımların
çokluğu nedeniyle nicel ve nitel anlamda “zengin” bir görünüme
sahip olmuştur (Kaya, 2008: 1), bu yüzden farklı yaklaşımların
arasındaki bu tartışmalar sistematik bir şekilde analiz edilmesi için
gruplandırılarak sunulmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda uluslararası
ilişkiler disiplininin oluşumunda ve gelişiminde dört büyük tartışma
alanı gündeme gelmiştir. İlk büyük tartışma idealizm ve realizm
arasında olmuştur. İkinci büyük tartışma 1950’lı ve 1960’lı yıllarda
gelenekselciler ile davranışsalcılar arasındaki metodolojik farklılıklar
ile ilgili olmuştur. 1970’lerdeki üçüncü büyük yeni liberalizm (neo-
liberalism) yeni realizm (neo-realizm) yaklaşımlar arasında meydana
gelmiştir. Son tartışma olarak gösterilen pozitivizm ve post-
pozitivizm tartışmaları ise 1980 yılından günümüze kadar daha çok
sübjektif ve objektif ontoloji ayrımından kaynağını almaktadır, yani
pozitivist teoriler; realizm, liberalizm, neo-realizm ve neo-liberalizm
olarak objektif bir ontoloji temelinde değerlendirilmektedir.
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
217
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
Diğer taraftan ise post-pozitivist olarak nitelenen öznel bakış
açılarının da dahil edildiği bjektif ontoloji çerçevesinde bu teoriler
tanımlanmıştır. Epistemolojik açıdan ise pozitivist teoriler bilgiyi
bilimsel olarak açıklarken post-pozitivist teoriler bilgiyi
anlamlandırarak/yorumlayarak açıklamaktadır. Alternatif
paradigmalara olan ilginin en temel özelliği genel olarak ontolojik,
epistemolojik ve metodolojik soruları bünyesinde barındırmasıdır ve
sınıflandırmayı bu sorular üzerinden yapmasıdır (Cox, 1987).
Hoffman (1977) Uluslararası ilişkiler çalışmalarını bir “Amerikan
sosyal bilimi olarak nitelemiştir”. Daha sonrasında, Waever’e göre
(1998) Uluslararası ilişkiler disiplininin teorik gelişmesinde Amerikan
hegemonyası dikkati çekmektedir. Fakat; Amerika uluslararası
ilişkiler teorilerinde epistemolojik olarak daha çok rasyonel bakış
açısına ağırlık vermiştir (Smith, 2002: 68). Evrensel ortak akıl ve kabul
düşüncesinin kırıldığı dönemde eleştirel teoriler başta Avrupa’da
olmak üzere bütün dünyada ortak rasyonel kabule karşı eleştiri ve
yorumsamacı kültür benimsenmiştir. Bu minvalde son dönemde
rasyonel bakış açısı ve onun etkisindeki ampirik çalışmalar yerini
alternatif, reflektivist, yorumsamacı, düşünümsel, sübjektif ve
bunların üst çatısı oluşturan post-pozitivist paradigmalara
bırakmıştır.
Uluslararası ilişkilerde farklı düşünmeyi ve öznel yorumlara
yönlendiren hâkim-meta teorilerin karşısında olan bu oluşum;
konstrüktivizm, eleştirel teori, post- modernizm ya da post
yapısalcılık, feminist yaklaşımlar, yeni güvenlikleştirme yaklaşımları
gibi varsayımları içerisinde barındırır. Bu bağlamda hâkim katı
paradigmayı dış politika karar verme mekanizmasında kimlik ve
kültür gibi sosyal unsurlarında hesaba katılmasını hatta son dönemde
daha fazla etkisinin olduğunu iddia eden konstrüktivizm, yeni bir
anlayış ortaya koyarak kendini hem rasyonel hem de düşünümsel bir
bakış açısına sahip olması nedeniyle uluslararası ilişkiler teorilerinde
bir köprü olarak tanımlamayı tercih etmiştir (Arı, 2018: 501).
Konstrüktivizm, uluslararası ilişkiler teorilerinin en yeni ana akım
teorilerinden biridir. Ana-esas teorilerinden biridir denmesinin
arkasında yatan neden orta yol bir teori olmasından gelmektedir.
Konstrüktivizm yaklaşımının epistemolojik olarak rasyonalizmin
etkisinde dünya siyasetini kapsayan her şeyi konu edinmiş
uluslararası yapıya odaklanmıştır. Diğer taraftan, medyanın da
etkisinin artmasıyla ontolojik olarak reflektivist bir özellik
Mehmet Ali AK
218
İİBF Dergi
38/1
Haziran
June
2019
göstermiştir, yani varlık oluşumunun kaynağı kültür ve kimlik gibi
sosyal olgular olmasına rağmen uluslararası politikanın somut
sonuçlarını da göz ardı etmeyerek orta yol analiz yöntemi
benimsemiştir (Steans, Pettiford, Diez, El-Anıs, 2010: 196).
Konstrüktivizmin öneminin artmasının en büyük nedeni Soğuk savaş
sonrası gelişmelerin ve küresel düzenin değişmesiyle neoliberal ve
neorealist anlamdaki rasyonalist teoriler tarafından öngörülememesi
ve açıklanamamasıdır. Uluslararası sosyal yapıların artması, insan
haklarının devletler temelinde ön plana çıkması, bölgesel ve küresel
devlet içi mekanizmaların değişmesi, kültürün ve kimliğin devletin
bir dış politika aracı olarak kullanılmaya başlanması, anarşinin tekrar
gündeme gelmesi ve var olan teorilerin anarşiyi engelleyememesi
durumu sosyal yapıları öne çıkarmış ve konstrüktivizm anlayışını
gündeme getirmiştir.
Konstrüktivizm “post” hareketin pozitivizme meydan okuması
noktasında sosyal ilişkileri anlamlı kılmaya çalışan fakat post
yapısalcılığın ve post-modernizmin radikal bireyci, var olanı yıkan
yaklaşımları ve aşırılıklarını reddetmektedir (Kubalkova, 1998: 20).
Konstrükvizm’in en belirgin özelliği, aktörlerin kimlik ve çıkarlarının
toplumsal olarak inşa edildiğini ve bunlarında çıkarları ve dış
politikayı belirlediğini varsaymasıdır (Arı, 2018: 501).
Konstrüktivistler dünya politikasının yeniden şekillenmesinde önemli
rol oynayan temel normatif ve kurumsal değişiklikleri anlama
noktasında yol göstericidir. Kontrüktivist yaklaşım dünya
politikasında etkili ve belirleyici olan maddi olmayan faktörlere ve
bunların bu değişimdeki rolüne vurgu yapmasıyla alanı
zenginleşmiştir (Arı, 2018:503). Yapıyı sosyal açıdan tanımlayan
konstrüktivistler, uluslararası politikanın temel de ortak anlam, fikir
ve normlar tarafından şekillendirdiğini savunmaktadır. Bu özneler
arası faktörler devletlerin kimliklerini etkileyerek, kendi çıkarlarını
tanımlamalarına yardımcı olur. Çıkarlar tanımlandıktan sonra da
devletler bu çıkarlarını gerçekleştirecek politikalar oluşturur ve
davranışlarını ona düzenler (Brysk, 2002: 268).
Konstrüktivizm’e göre, normlar/kurallar olarak tanımlanabilecek
olan ve devletlerin çevresel yapısını ifade eden kültürel ve kurumsal
unsurlar, devletlerin çıkarlarını, politikalarını ve kimliğini
etkilemektedir. Devletlerin kimliği aynı zamanda devletler arası
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
219
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
normatif yapıları, rejimleri ve güvenlik topluluklarını etkilemektedir.
Devletlerin politikaları ve uluslararası kültürel ve kurumsal yapıları
birbirini karşılıklı olarak üretmekte ve etkilemektedir (Wendt, 1995).
Konstrüktivist yaklaşım uluslararası politikanın temelde devlet
davranışları sonucu belirlendiğini, devletlerin rasyonel aktörler olarak
görülebileceğini, devletlerin sistemdeki temel amacının hayatta
kalmak olduğunu, devletlerin birbirlerinin niyetlerinden tam olarak
emin olamayacaklarını ve sistemin anarşik olduğunu savunmaktadır
(Schonberg, 2009: 8). Konstrüviktivistler, uluslararası sistemin hem
maddi hem de kültürel öğeler içerdiğini belirterek, kültürel yapıların
maddi yapılara nazaran önceliğe sahip olduğunu çünkü aktörlerin ve
nesnelerin onlar için taşıdığı anlama göre hareket ettiğini ve bu
anlamların da sosyal olarak inşa edildiğini savunmaktadır (Wendt,
1999: 50).
Bu manada dost olarak ifade edilen yani kültürü, etniği, geleneği, dini
ve dili benzeşen devletler kimliksel formlarını maddi kapasite
edinimlerinden önde tutarak birbirini destekleyici ya da birbiri
çıkarını koruyucu kazan-kazan niteliğinde politika izlerler. Fakat
devletler sadece ulusal ve uluslararası politikalarda maddi çıkarları
gözetmeyip kültürel formlara göre dış politika kararları almazlar aynı
zamanda güvenlik ve ekonomi unsurunu her zaman ön planda
tutarlar. Bu yüzden güvenlikleri ve ekonomilerinin negatif olarak
etkilendiği bir siyaset tarzından kaçınacakları için kimlik faktörü arka
planda kalabilir fakat bu durum genellikle kısa süreli olur, çünkü
kimlik siyaseti ile devletler birbirlerine güvenebilecekleri bir alan
oluştururlar, bu alan diğer devletlere karşı bir kalkan görevi
görmektedir. Düşman devletin maddi kapasiteleri az bile olsa
kendisinin ciddi olarak tehdit altında olduğunu varsayar ve ona göre
dış politikasını şekillendirir, aynı zamanda düşman devlete karşı
çıkarlarını gözeterek ona karşı bir sıfır toplamlı oyun stratejisi izler.
Güvenlik anlamında en üst nitelikte mekanizmalarını kurarak kendini
korumaya alır. Bu durumda, düşman devletlerin çıkarları
doğrultusunda kısa süreli anlaşmalar ve ortak yapılarda bulunur,
fakat her iki devlette uluslararası sistemdeki kimliksel
konumlandırmalarındaki farklılıklardan dolayı uzun süreli iki karşıt
devlet olarak sistemde etkinliğini sürdürür.
Dolayısıyla, özneler arası kimlik tanımlamaları, uluslararası
politikanın anlaşılmasında öncelikli bir yere sahip olmaktadır
(Schonberg, 2009: 9). Bu tanımlamalar, uluslararası toplumsal ve
Mehmet Ali AK
220
İİBF Dergi
38/1
Haziran
June
2019
kültürel çevrenin sadece politikalarını ve davranışlarını belirleyen
faktörler olmakla kalmayıp, devletlerin niteliklerini ve sistemdeki
konumlarını da belirlediğini varsaymaktadır. Normlar, kurumlar ve
diğer içsel ve uluslararası kültürel özellikler devletlerin güvenlik
çıkarlarını etkilemektedir (Katzenstein, 2002: 33-78).
Uluslararası aktörlerin tamamen kendi başına bağımsız hareket
edebilen otonom birimler olmayıp tercihlerini diğerleriyle etkileşim
sürecinde geliştirdiklerini ve her birinin kendine özgü tarihsel,
kültürel ve siyasal bir kontekst içinde hareket ettiklerini vurguladılar.
Yani uluslararası ilişkilerin tamamen kendi başına hareket eden
birbirinden bağımsız birimlere sahip olmadığını bireylerin ve
devletlerin eylemlerinin bir yansımasından daha ziyade toplumsal
inşa süreci olduğunu savunurlar (Arı,2018: 505). Sosyal bir aktör
olarak devletler, kurallar, kurumlar ve normlar ile kimlik oluşturmaya
ve onu ifade etmeye ihtiyaç duyan yapılardır. Bu anlamda ulusal
kimlikler ile ulusal çıkarlar arasında güçlü bir bağ vardır. Ulusal
kimliğin kendisi de sabit değildir ve hem uluslararası hem ülke
içindeki dinamiklerle şekillenmekte ve değişmektedir. Ulusal
kimlikteki tüm değişimler ulusal çıkarlara da etki etmekte süreç
içerisinde çıkarların uyumunu değişen kimliksel varyasyonlara göre
tasarlamaktadır (Wendt, 1994: 77-94). Bundan dolayı devletlerin
uluslararası sistemdeki davranışlarını analiz etmek için sadece ulusal
çıkarlarına bakmak eksik kalacaktır, aynı zamanda ulusal kimliğinin
nasıl şekillendiğine ve değişimine de bakmak gerekmektedir (Shain,
Barth, 2004: 458.). Wendt’e göre uluslararası ilişkiler ve anarşik sistem
verili ve sabit bir yapı değildir, aksine sosyal bir kurgudur.
Uluslararası aktörler, sistemde kendilerine kimlikler ve roller
edinirler. Bu kimlikler devletlerin amaçlarını, kararlarını, eylemlerini
ve çıkarlarını etkilemektedir (Wendt,1994: 38496).
Kimlikler, aktörlerin taşıdıkları niteliklerle ve toplumsal çevreleriyle
etkileşimi sonucunda elde ettikleri sosyal olgularla beraber oluşan
sentezin sonucudur. Kimlikler inşası içeride ve dışarıda var olan
söylemsel pratiklerin bir arada geliştiği süreci oluşturur. Bu söylemsel
pratikler ile olaylara, kişilere, politikalara ve devletlere anlamlar
yüklenmektedir (Doty, 1996: 127). Aynı zamanda konstrüktivizme
göre, İktidar kavramı kimlikleri, çıkarları ve devlet pratiklerini kuran
ortak anlamları belirleyen otorite anlamına geldiğinden ulusal kimliği
şekillendiren toplumsal güçler bu kimlik üzerinde de otorite
edinmektedir (Adler, 1997: 336). Wendt, sosyal yapıyı oluşturan ve
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
221
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
sistemdeki çoğu aktörün paylaştığı fikirleri, ortaklaşa sahip olunan
bilgi olarak tanımlamaktadır. Bilgi bir aktörün doğru olarak algıladığı
inançlardan oluşmaktadır, konstrüktivistler bu inançların sosyal
olarak inşa edildiğini savunmaktadırlar. Bir aktör diğerleri ile
etkileşime geçtiği anda özel olarak sahip olduğu bilgi, farklı bölgelere
yayılarak sosyal yapının oluşumuna sebep olmaktadır.
Konstrüktivizmde yapı, kapasitelerin dağılımı (maddi yapı) olarak
değil bilginin/inançların dağılımı (sosyal yapı) olarak
tanımlanmaktadır (Bozdağlıoğlu, 2013: 131).
Konstrüktivizm, ontolojik ve epistemolojik yaklaşımlara göre belli
başlı kategorilere ayrılmaktadır. Reus- Smit’e göre epistemolojik
yaklaşımlar iki grup olarak tanımlanabilir: Yorumlayıcı ve pozitivist
konstrüktivistler (Reus- Smith, 2008: 495-596). Hopf, konstrüktivistleri
klasik ve eleştirel olarak ikiye ayırır: Klasik konstrüktivistler
kimliklere, kurallara ve normlara vurgu yaparken eleştirel
konstrüktivistler daha çok söylem ve güç üzerinde durmaktadır
(Hopf, 1998: 171-200).
Ruggie ise konstrüktivist yaklaşımları üçe ayırır. Bunlardan ilki,
pragmatizmle benzerliği bulunan neo-klasik konstrüktivizmdir. Neo-
klasik konstrüktivizm süjeler-arası anlamları açıklama ve konuşma
faaliyetlerini analiz etme çabasındadır. Kratochwill, Onuf, Adler ve
Katzenstein gibi konstrüktivist yazarlar bu kategoride yer alır
(Ruggie, 1998: 106). Klasik konstrüktivistler sosyal ontolojiye bağlı
kalsa da pozitivist epistemolojiye dayanır. İkinci grup ise post-
modernist/eleştirel kontrüktivistlerdir. Entelektüel kökleri Nietzsche,
Foucault, Derrida gibi isimlere dayanan bu akımın günümüz
temsilcileri Ahley, Campbell ve Walker’dır. Eleştirel konstrüktivizm,
söylemsel ve dilsel yöntemleri vurgulayarak, sosyal aktörlerin dili
nasıl kullandıklarını analiz etmişlerdir. Üçüncü kategori ise bu iki
akımın arasında yer almaktadır. Alaxander Wendt’in temsilcisi
olduğu bu akımın adı sistemsel konstrüktivizmdir. Bu yaklaşımın en
ayırt edici yanı, bilimsel realizmin felsefi doktrinine yakın oluşudur.
Wendt’de devletin kimliğinin, çıkarlarıve eylemlerini belirlediğini
varsayar. Fakat devletin toplumsal ve kolektif kimliği arasında ayrım
yapmaktadır. İlki statüsüne, rolüne ve uluslarara toplumun ona
atfettiği kişiliğine işaret emektedir. İkincisi ise devleti tanımlayan
insani, maddi, ideolojik ve kültürel faktörlere yani içsel kimliğe işaret
etmektedir.
Mehmet Ali AK
222
İİBF Dergi
38/1
Haziran
June
2019
Devletin kolektif kimliği yapısal çerçevenin, sistemsel süreçlerin ve
stratejik pratiklerin devletin kimliğini nasıl oluşturarak diğerlerinden
farklılaştırdığına odaklanmaktadır. Devletlerin toplumsal kimlikleri
de uluslararası toplumun normatif yapıları tarafından
belirlenmektedir ve söz konusu bu yapılar da devletlerin eylemlerinin
sonuçları olarak görülmektedir (Arı, 2018: 520).
Zehfuss’a göre konstrüktivizmin kavramsal ve teorik gelişiminde
etkili olan üç teorisyenden söz edebiliriz. Bunlardan ilki “World Of
Our Making”, (1989) eseriyle sosyal teorinin ilk adımlarını atan
Nicholas Onuf’tur. Uluslararası hukuk ile uluslararası ilişkileri aynı
alanda buluşturan Onuf, sosyal kuralların ve normların toplumu inşa
edici ve düzenleyici rolünden bahsetmektedir. Bu kurallar ve normlar
bizim “neyi yapıp”, “neyi yapmamamız” gerektiğini bize öğreterek
toplumsal düzenin sağlanmasında bir yol göstericidir. Rasyonalist
teoriler “olanı” ortaya koyarken sosyal etkiyi devre dışı bırakır fakat
Konstrüktivizm “olması gerekeni” ortaya koyduğu için belli bir sosyal
kural bütünlüğüne ihtiyaç duymaktadır (Zehfuss, 204: 18-20).
Onuf’a göre uluslararası ilişkiler siyasi bir karaktere sahiptir ve bu
karakter sosyal bir teori ile oluşturulabilir. Bu sosyal ve siyasi karakter
bizi insan yapan ve nasıl bir içerikle “biz” olduğumuzu belirleyen
aynı zamanda öteki’ yi de belirleyen ve inşa eden bir yapıdır. Edim ve
söylemlerimiz ise bizim yaptığımız bu yapının/dünyanın
hammaddeleridir. Onuf’a göre, Amil/ Aktör sadece ekonomi, askeri
güç, uluslararası yapı gibi materyalist kavramlardan oluşturulmaz,
burada aynı zamanda ontolojik bir indirgemecilik söz konusudur.
Amil/ Aktör kimlikler, inançlar gibi sosyal unsurlarında hesaba
katılarak oluşturulacağı bir yapıdır. Bir başka deyişle, Aktörler hem
materyal hem de normatif elementleri içerisinde barındırır.
Onuf kuralların, kimliklerin ve normların kavramsallaşmasının söz
edimine dayandığını varsayar. Onuf’a göre söz edimi, birini/birilerini
harekete geçirecek konuşmaların bütünüdür”. Bu nedenle dil/söylem
sadece tanımlayıcı değil aynı zamanda uygulayıcı bir özelliğe sahiptir.
Aktörler karşısında ki kişinin söyleme karşı verdiği cevabın niteliğine
göre oluşturulur. Eğer aktörler söyleme karşı bir kabul ediş
oluşturursa ve bunu sürekli devam ettirirse, bu durum artık kural ve
normları oluşturur (Zehfuss, 2004: 20-22). Onuf aslında bir logoyu
tarif etmektedir; söylemler aktörleri oluşturur, aktörlerin söylemleri
kabul edişi ve uygulayışı normları ve kurallaoluşturur, normlar ve
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
223
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
kurallar toplumun kimliğini oluşturur, sonunda kimlikler dış politika
karar merkezlerini oluşturur. Böylece devletlerin toplumsal inşa
süreci mülatif bir şekilde gerçekleşerek devletlerin dış politikasını
etkiler ve devletler ise yapının anarşi durumunun olup olmayışına
karar verir, yani devletler uluslararası yapının hem düzenleyici hem
de kurucu unsurlarıdır.
Konstrüktivizmin bir diğer teorisyeni ise Friedrich Kratochwil’dir.
Klasik konstrüktivizm’in öncüsü olarak sayılan Kratochwil, pozitivist
bakış açısının önceden verilmiş koşullar üzerinden analiz ve
hedeflerin tanımlanmasına karşı insan davranışını yönlendiren ve
inşa eden dil ve normlar üzerinde durmaktadır. Onun analizi dil
felsefesine, söylem edimine ve pratik felsefeye dayanmakla birlikte
hukuksal normları da içerir. Normların bütün insan davranışlarını
etkilediği fikri Wittgenstein‘ın oyunları metaforunu kullanarak
oluşturulmuştur; kuralları ve normları analiz için başlangıç noktası
olarak bu oyunları görür ve inşacı yaklaşımanüştürür. Kurallar ve
normlar politik eylemin bir ürünüdür, onlar kararları ve davranışları
şekillendirerek insanlara iletişim kuracakları bir ortam sağlar.
Kurallar başarılı iletişime dayanan söylem edimleridir. Kratochwil’e
göre, düzenleyici ve kurucu olmak üzere iki çeşit kural vardır;
düzenleyici kurallar doğa bilimlerindeki gibi sosyal alanında kendi
kurallarının olduğu kurallardır, ikincisi ise sosyal edimlerin kurucu
olarak anlaşılması gerektiğini belirtmekte ve davranışların içeriden
bakarak anlaşılacağını söylemektedir (Zehfuss, 2004: 18).
Konstrüktivizmin teorik altyapısını oluşturan üçüncü teorisyen ise
Alexander Wendt’tir. Wendt, uluslararası siyasetin yürütülme
biçiminin verili olamadığını ve aktörler tarafında oluşturulan bir yapı
olduğunu savunur. Bu yaklaşım, çıkarlardan daha ziyade kimlik
faktörü etrafında dönmektedir. “Benlik” ve “Çevre” kavramları
etkileşimlerin şeklini belirler, aynı zamanda etkileşimler de “Benlik”
ile “Çevre” nin oluşumunda ana unsurdur. Böylece sosyal gerçeklik
oluşturulur. Bunun sonucunda ise mevcut uluslararası sistem tekrar
şekillendirilebilir (Zehfuss, 2004: 12). Wendt, neo-realizm gibi devleti
temel özne olarak kabul ederek uluslararası ilişkilerde yapısalcı bir
teori oluşturmaya çalışmıştır. Fakat, Wendt, neorealizmin materyalist
ve rasyonalist tutumlarından farklı olarak, materyal yapının
toplumsal yapıdan ayrı incelenemeyeceğini söylemiştir. Aktörler
sosyal olarak yapılandırıldığı için yapısalcı bir teori olarak
görülmüştür. Wendt’in yapısalcı teorisi Anthony Giddens’ın yapı
Mehmet Ali AK
224
İİBF Dergi
38/1
Haziran
June
2019
üzerine inşa yaklaşımına dayanmaktadır (Zehfuss, 2004: 13).
Yapısallaşma teorisine göre, aktör-yapı ilişkisine bakıldığında, aktif
bir inşa süreci içinde toplumsal yapı bireyin eylemlerini
etkilemektedir, aynı zamanda toplumsal yapı bireyler tarafından
oluşturulmaktadır (Karacasulu, 2013: 114).
Wendt’e göre devletin kimliği, çıkarlarını ve bu bağlamda eylemlerini
etkiler. Fakat devletin içsel kimliği ile sosyal kimliğini birbirinden
ayırmıştır. Uluslararası sistemdeki devletlerarası sosyal etkileşime
odaklanarak, devletin kimliğinin siyasi, kültür gibi sistemsel olmayan
içsel faktörlerden etkilenebileceğini göz ardı etmiştir. O yüzden
Wendt’in bu yaklaşımına “sistemsel kontrüktivizm” denmektedir. Öte
yandan, “bütünselci konstrüktivizm” ise içsel faktörler ile uluslararası
yapıyı bütünleştirmeye çalışır. Uluslararası değişimi analiz etmek için
her iki faktörü de incelemek gerekmektedir (Karacasulu, 2013: 116).
Wendt, Neo-realizm’in tek bir anarşi mantığının devlet
davranışlarının kaynağı konusunda yeterli bilgi vermediğini
savunmaktadır. Aksine uluslarara sistemde genel kabul görmüş
normlar ve farklı kültürler vardır, bunlar anarşi altında inşa edilmiş
değerlerdir. Fakat bu demek değildir ki, Wendt için materyal unsurlar
ve çıkarlar önemli değildir. Fakat tercih olarak sosyal faktörlerin
sistemi daha fazla etkilediğini ve düzenlediğini savunur. O yüzden
sadece tek anarşi mantığının dışında sosyal faktörleri de içeren üç
tane anarşi kültüründen bahsetmektedir: Hobbezyen, Lockiyen ve
Kantiyen. Bu üç kültür, devletlerin kendilerini ve diğerlerini
tanımlamada kullandıkları üç tür rolü belirtmektedir. Hobezyen
anarşi anlayışı, bütün devletlere düşman bir bakış açısıyla
oluşturulmuş mutlak güç edimine dayanır. Lockiyen anarşi
kültüründe, devletler birbirlerine karşılıklı kabul edilen kurallar
çerçevesinde bir rakip olarak bakarak uluslararası sistemi
biçimlendirmeye çalışır. Son olarak, Kantiyen anarşi kültürü, kabul
edilmiş normlardan oluşan herkesin birbirine dost olarak baktığı
sistem topluluğudur. Bütün bu üç sosyal yapının üç tane elementi
vardır; materyal kaynaklar, bilgi ve düşünce paylaşımı ve insan
pratikleri (Viotti, Kauppi, 2012: 294-295).
Konstrüktivistlere göre kimlik, devletlerin çıkarlarının temelini
oluşturmaktadır, bu anlayış konstrüktivist bakış açısının en önemli
özelliğidir. Bu manada devlet kimliği devletin oluşturduğu normlar,
kurallar ve söylem edimleriyle oluşturulur. Fakat burada sorulması
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
225
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
gereken soru devletler bu kimliği hangi süreçlerden geçerek
ediniyorlar? Sistemsel konstrüktivistler bu noktada devletlerin sahip
oldukları örgüt kimliği ve sosyal kimlikler arasında bir ayrım
yapmaktadırlar. Örgütsel kimlik iç politikada kazanılan ve sistemsel
teori içerisinde yeri olmayan bir kimlik durumudur. Sosyal kimlik ise
bir aktörü sosyal bir obje olarak toplumun diğer aktörleri karşısında
kendisine atfettiği anlamlar bütünü olarak tanımlamaktadır. Aktörler
devlet örgütlenmesinin içinde bir kişisel kimliğe sahipken, toplumda
sosyal ilişkiler sonucu oluşan kimlik ile çeşitli varyasyonlara sahiptir
(Wendt, 1994: 385). Sistemsel konstrüktivizmin en önemli sorunu
sistemsel etkileşimi oluştururken faktörleri görmezden gelmesidir.
İç faktörlerin içerisinde bulunan öznel yargılar, fikirler, kültürler ve
davranışlar devlet için bir anlam ifade ederken devlet adına hareket
eden bireyler içinde bazı anlamlara karşılık gelmektedir. Devlet
yöneticileri gerek demokratik yollarla gerekse monarşi ile devletin
başına toplumsal kimlik örgüsünün sonucunda gelebilmişlerdir.
Onlar devletiyle ve uluslararası yapıyla alakalı fikirlere sahiptirler ve
bu fikirler iç siyasi ve kültürel ortamlarda üretilmiş anlamların bir
ürünüdür. Dolayısıyla, aktörler daha etkileşime geçmeden önce kendi
kimliklerini söylem, norm ve kurallarla inşa ederler. Daha sonra,
devletlerin birbirleriyle ilk temas ettikleri anda büyük ölçüde bu
kimlikler ve anlamlar daha çok devlet yöneticilerinin sahip olduğu
kimliklerdir. Bu yüzden konstrüktivizmin örgütsel kimlik olarak
gördüğü ve analizin dışında tutuğu faktörler daha detaylı
incelenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, rol teorisi ve devlet
adamlarının sahip oldukları ulusal ve kültürel rol algıları kavramsal
ve analitik şekilde değerlendirilmelidir.
3. ROL TEORİSİ ve KİMLİK
Kimlik analizi konstrüktivist yaklaşımın merkezinde bulunmasına
rağmen, Alexander Wendt tarafından geliştirilen sistemsel
konstrüktivizm, kimliğin en önemli boyutunu, yani kimlik
oluşumunda etkili olan iç faktörleri analizin dışında tutmaktadır.
Fakat Thomas Banchoff’un da belirttiği gibi, konstrüktivizmin ikna
edici olması için hem devlet kimliğinin nasıl inşa edildiği hem de
toplumsal/ ulusal kimliğin devletin dış politikasına yansımaları
nasıldır bunun yanıtlarının olması gerekir (Bozadağlıoğlu, 2013: 137).
Rol teorisi 1920’li ve 1930’lu yıllar da ortaya çıkan ve temel konusu
insanların davranış kalıplarıincelemek olan bir teoridir. Toplumda
Mehmet Ali AK
226
İİBF Dergi
38/1
Haziran
June
2019
oluşturulan rol algısı sosyal psikoloji, sosyoloji ve antropoloji
bilimlerinde önemli bir yer tutmuştur. Rol teorisi dış politika
analizinde ilk olarak Holsti tarafından 1970’li yıllarda ortaya çıkmıştır.
Teorisyenlerin o dönemde devletlerin daha çok davranışsalcı
örneklemlerini incelerken soğuk savaşın iki kutuplu yapısında
sistemsel devlet şekilleri kategorize edilmiştir. Bu zamandan sonra rol
teorisyenleri giderek etkisini artırarak bu sistemsel/tüzel devlet
şekillerinin içerisindeki sosyal rollerinde karar alma
mekanizmalarında etkili olduğunu ortaya koymuşlardır. Örneğin
liderler, arabulucular, elitler/bürokratlar, muhalefetler gibi devlet
mekanizmalarında sosyal olarak bir role ve davranışa sahip birimlerin
inceleme alanı oluşmuştur (Harnich, 2011: 7). Dale Copeland’e göre
“devletin içsel sosyalleşme süreci devlet kimliğini ve çıkarlarını,
sistemsel etkileşimden bağımsız olarak değiştirebilir” (Banchoff, 1999:
268). Ulusal kimlik olarak adlandırabileceğimiz bu kimlik algısı
ortaklaşa verilen toplumsal kararların bütünü olarak tanımlanabilir ve
bu toplumsal normlar devleti yöneten yöneticilere yansıtılarak
demokratik çoğunluk ve temsiliyet alaşımı ortaya çıkarır. Dış politika
karar vericileri de dış politikayı oluştururken devlet kimliğinin hem
hem de dış boyutunu dikkate almak zorundadır.
Ulusal kimlikler, siyasi sosyalleşmenin bir sonucu olarak
kurumsallaşır ve bu kurumsallaşma süreci sonucunda bilişsel çatı
içerisinde içselleştirilerek siyasi kültürün ve dış politikanın bir parça
haline gelir. Rol teorisinin konusu ise ulusal kimlikler ile uluslararası
sistem arasında ihtiyaç duyulan bağın kurulmasıdır. Çünkü, roller
“benlik” ile “değişim” faktörlerini içeresinde barındıran belli
kimliklerle topluma dahil olan ve edindiği norm ve kuralları hem
kendi içinde içselleştirip hem eklemeler yaparak değiştirebilen veya
koruyabilen bir toplumsal edinimdir.
Ulusal kimlik, bir devletin ulusal çıkarlarını, davranışlarını,
stratejilerini ve dolayısıyla da dış politika kararlarını şekillendiren
bilişsel bir çatı oluşturmaktadır. İktidar söylemlerine bakıldığında
sübjektif “biz” vurgusu o toplumun geleneklerine, kültürüne,
kimliğine bir vurgu ve güç kaynağıdır. Bu manada söylemlerin
dışavurumları dış politika yapım aşamasında karar alıcıların geçmişi,
günümüzdeki karşılığı ve gelecek tasavvurları o dış politikaların nasıl
olacağı noktasında etkili olmaktadır (Aggestem, 2004: 83).
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
227
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
Bireyler nasıl toplumda belli rollere sahip ve bir kimlik anlayışı
içerisindeyse, devletlerde aynı şekilde rollere sahiptir ve kimliğini bu
roller üzerinden tanımlamaktadır. Devletin rolleri ya faktörlerde ki
sosyal olgulardan meydana gelir ya dış çevreden gelen etkiler sonucu
oluşur ya da her ikinin karışımın oluşturduğu bir sentez şeklinde
devletin karar alma mekanizmasını belirleyebilir. Alexander Wendt,
“Social theory of International Relations” kitabında konstrüktivizmin
içinde rol kavramına değinmektedir. Fakat, Wendt analizinde rol
kavramını, aktör ve değerler gibi birim düzeyinde değil, yapısal bir
olgu olarak sistem düzeyinde incelemiştir. Holsti’nin rol
yaklaşımında, devletlerin sadece uluslararası sistemin yapısından
kaynaklanan rol ve genellikle sahip olunan maddi kapasitelere uygun
olarak tanımlanan (bölgesel güç, süper güç) roller dışında özellikle o
devletin statüsünün iktidar rolüne göre (anti-emperyalist, inançlı,
tarafsız, sosyalist) ideolojik, kültürel, geleneksel olarak kategorize
edildiği görülmektedir (Bozdağlıoğlu, 2013: 142).
Örneğin, 7 Kasım 1917 yılında Bolşevik devrimi ile Çarlık Rusya’sı
yıkılmış ve yerine o toplum için çok farklı bir yönetim şekli olan
komünizm rejimi kurulmuştur. Sovyetler Birliği o dönemde
faktörlerin değişmesinden dolayı hem birim düzeyinde hem de sistem
düzeyinde çok farklı bir kimliğe sahip olarak dış politika anlayışını
değiştirerek uluslararası sistemde anti-emperyalist bir role
bürünmüştür. Sovyetler Birliği’nin bu role bürünmesi ile birlikte eski
otokratik sistemi kmak, emperyalist anlayıştan uzaklaşmak, işçi ve
köylüleri temsil eden iktidarı kurmak, sosyalist ideoloji ile toprakları
kolektif mülkiyete devredip eşit dağılım sağlanmak istenmiştir. Bu
değişime bakıldığında sistemsel anlamda devletlerin Sovyetler
birliğine bakış açıları bu ideolojik değişimle tamamen değişmiş ve ona
göre dış politika anlayışı geliştirilmiştir. Bu minvalde değişen roller
“benlik” kimliğini değiştirerek “öteki”nin tavrını veya davranışını da
değiştirmektedir. Diğer taraftan, Sovyetler birliği bu değişimle,
komünist hareketin bütün dünyaya yayılmasını istemiş kendi
dinamiklerini örgütlemiş ve dış politikasında “devrim ihracı”
politikasıyla merkezden çevreye doğru bir hareketle birçok devletin iç
politikalarını ve karar alma mekanizmalarını etkileyerek rol
unsurlarını değiştirmiştir.
Holsti bir devletin dış politikasının büyük ölçüde ulusal rol
algılarından etkilendiğini ve bu algıların dış politika seçimlerinde
genel eğilimi yansıttığını belirtmektedir (Hoslti, 1970: 246).
Mehmet Ali AK
228
İİBF Dergi
38/1
Haziran
June
2019
Dolayısıyla, devletlerin dış politika seçimleri değişen rol algılarıyla
değişebilir ve statüleri bu anlayışla şekillenebilir. Holsti karar
vericilerin nasıl rollere sahip oldukları, toplumdaki rol karşılığı,
devlet yönetimine etkisi ve uluslararası alanda nasıl bir konum
belirlediği durumları incelenerek elde edilen verilerle birlikte devletin
dış politika anlayışlarının değişimi ile ilgili analizlerinde
tümevarımsal bir metodoloji benimsemiştir (Aggestam, 2004: 13).
Rol algıları, bir ulusun kültürel niteliklerinin bir ürünüdür ve karar
vericiler de içinden çıktıkları kültürün kimliğiyle özdeşleşip
kararlarını bu varsayımlar üzerine kurar ve uygularlar. Fakat,
toplumun tümü karar vericilerin kültürleriyle özdeş bir kimliğe sahip
olmayabilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, demokrasi ve
otokrasi kavramlarının toplumsal karşılığıdır. Demokrasi ile yönetilen
ülkeler de siyasal rejimler halkların onay ve kabulü ile sonuçlanır.
Demokratik ülkelerde karar vericilerin seçilmesi çoğunluğun iradesi
yoluyla olduğu için azınlığın kabulü söz konusudur. Yöneticiler
seçildikleri kültüre göre devletin iç ve dış politikalarını yönlendirseler
bile azınlıkta kalan muhalefet yetkisine sahiptir fakat devlet
politikalarına saygı duymak zorundadır.
Monarşi kültüründe ise, devlet yöneticileri kan yoluyla geçtiği ve
otokrasi ile yönetildiği için devlet yöneticileri kültürü toplumun
kültürünü ve kimliğini belirler, çünkü yöneticiler siyasi iradesini
toplumdan değil kandan almıştır. Böylece topluma karşı duyarlı ve
sorumluluk hisseden bir özellik göstermez. Toplumun kimliğini ve
kültürü benimseyerek dış politikasını yönlendirmez. O yüzden
Monarşi ile yönetilen devletlerde sistemsel (dışsal) müdahaleler ve
etkiler kimliği belirlemede daha çok etkilidir. Devletin karar alıcıları
siyasi iradelerini topluma dayandırdıkça sel kimlik ve ltür
faktörleri devletin karar mekanizmalarında daha fazla etkili olacaktır.
Dolayısıyla, dış politika karar alma sürecinde yer alan ve farklı
kültürel geçmişe ve kimlik ya da rol algısına sahip bireylerin bir
durum karşısında farklı davranışlar sergileyeceklerdir (Bozdağlıoğlu,
2003: 25). Bu durumda devletin içerisindeki rol algıları, dış politika
davranışlarındaki farklılıkları açıklamada kullanılabilecek önemli bir
araç olmaktadır.
Dış politika analizinde kullanılan rol algısı metaforunun karar alma
süreçlerinde tek belirleyici olarak algılanmamalıdır. Dış politika
davranışlarının yürütülmesi sadece karar vericilerin rol algıları ile
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
229
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
sınırlı değildir. Devletler, uluslararası sistemden kaynaklanan rollere
de sahip olabilirler. Holsti, bu durumu rol reçeteleri kavramı ile
açıklamaktadır. Bu reçeteler, ulusal rollerin yapısal kaynağını
oluşturmaktadır. Rol reçeteleri, sistemdeki diğer aktörlerin, bir aktöre
yükledikleri rol olarak tanımlanabilir (Aggestam, 2004: 81-98).
Uluslararası sistemde edindiği role göre devlet davranışları şekillenir
ve edindiği role göre devletlerle bir ilişki kurarlar. Dış politika
analizlerinde sıklıkla kullanılmaya başlayan rol reçeteleri, genellikle
uluslararası kurumsal yapıların, üye ülkelerden bekledikleri roller ve
bu rollere uygun davranışlar üzerine yoğunlaşmışlardır (Aggestam,
2004: 81-98). Devletler kurumsal yapıların içerisine dahil olarak
edindiği roller içselleştirilerek devletin iç politika uygulamalarıyla
topluma aktarılır. Zamanla, kurumların devletlere atfettikleri roller ve
bu rollere uygun davranış kalıpları devletlerin dış politika
davranışlarının bir parçası olurlar (Bozdağlığlu, 2013: 147). Bir devlet,
“öteki” devletlerle etkileşimi sonucu da yeni roller oluşturabilir ve dış
politikasını bu roller üzerinden kurgulayabilir. Yani, uluslararası
sistemdeki sosyalleşme algısı sadece uluslararası kurumlarla sınır
değildir. Devletler arası birliği neticesinde kurulan ilişkiler
devletlerin arasındaki bilgi akışının dayanak noktasıdır.
Aktörler aynı anda birden fazla role sahiptirler, uygun ortama göre
rol davranışları belirlenerek uygulanır, hangi rolün öne çıkacağı
etkileşimin ortamına göre değişecektir, bu rollerin kaynağı dış
politikada olan rol algıları olabileceği gibi, o aktörün sistem de
sosyalleşmesi sonucu da edindiği rol reçeteleri olabilir. Bu minvalde iç
politikadan gelen rol algılarıyla sistemsel rol reçeteleri birbirleriyle
çatışabilir. Barnett bu durumu şu şekilde açıklamaktadır. “devletin
sistemdeki varlığı nadiren tehlike altındadır ancak hükümetlerin iç
politikada ki varlıkları sürekli tehdit altındadır. Bu yüzden ülke içinde
oluşturulan rol algılarının, rol reçetelerine nazaran önceliğe sahip
olacağını söyleyebiliriz” (Barnett, 1993: 277).
SONUÇ
Uluslararası ilişkilerde kimlik kavramı toplumların ulus olma bilinci
ile ortaya çıkan ve uluslararası alanda devletlerin kendilerini
tanımlamasıyla oluşan kimliksel ilişkiler bütünüdür. Kimlik,
toplumların öz değerlerini veya sonradan kazanılan bakış açıların
birlikte oluşturduğu tanımlama aracıdır. Bu tanımlayıcı yaklaşım,
tarih, gelenek, kültür, din ve etnik kavramlarından beslenir. Böylece,
Mehmet Ali AK
230
İİBF Dergi
38/1
Haziran
June
2019
kimliksel tercihler uluslararası sistem için devletlerin davranışlarını
belirleyen önemli faktörler olarak uluslararası ilişkiler disiplininde
yerini almıştır. Nitekim ulusal ve etnik kimlik kavramları bir ulusu
tek bir çatı etrafında toplayan birleştirici unsurlardır. Devlet ise
toplumdan aldığı kimlik unsurlarını devlet sistemine yerleştirerek
uluslararası sistemde bir yer edinme çabasına girer. Uluslararası
toplum ise devletlerin kimlik değerlerine ve tanımlamalarına göre
davranır ve ilişki düzeyi belirler. Bu yüzden, uluslararası sistemi
devletler inşa eder, devletleri ise birey ve grup kimlikleri inşa eder.
Geleneksel kimlik, yani toplumun modern öncesi dönemin şartlarına
göre düzenlenmiş basmakalıp tarzda bir öğreti, töre ve yaşam tarzı
anlayışından toplumda birliğin ve iş bölümünün olduğu iletişimsel
bir modern kimlik algısına geçilmiştir. Daha sonra küreselleşme ile
aslında Uluslararası ilişkiler disiplininde de ana akım ve eleştirel akım
olarak ikiye ayrılmasını sağlayan post-modern anlayış
gerçekleşmiştir. Bu post-modern anlayış uluslarara ilişkilerdeki
kimlik algılarını da tamamen değiştirmiştir. Post-modern düşünürler
post-modern kimlik kavramı ile doğa bilimlerinin somutlaştırıldığı
araçsal ve indirgeyici akıl, nesnellik ve evrensel ilerleme fikrinden
kuşku duymuşlardır ve gerçekler karmaşıktır, bütünlük belirtmez ve
uyumlu değildir yani tek bir gerçek yoktur ve gerçekler çoğulluklarla
örülür. Bilgi kaynaklarında ve dildeki anlamlarda çoğulculuğun ve
parçalanmanın kabulü esastır. Farklılığın ve çeşitliliğin vurgulanıp
benimsenmesi; doğruluk ve gerçeklik anlayışlarının tartışılmasına
olanak sağlamıştır. Tarih, özne ve yazar devre dışı bırakılır. Mutlak
değerler ve tek bir doğru yoktur, nesnellik yoktur. Böylece, post-
modern kimlikle daha bireye indirgenmiş bir toplum tezahürü
kurulmuştur.
1980’li yıllardan sonra rasyonel bakış açısı ve onun etkisindeki
ampirik çalışmalar yerini alternatif, reflektivist, yorumsamacı,
düşünümsel, sübjektif ve bunların üst çatısını oluşturan post-
pozitivist paradigmalara bırakmıştır. Bu değişim sonrasında evrensel
modern değerler eleştirilmeye başlanmıştır. Uluslararası ilişkilerin
rasyonel ve salt devlet merkezli yapısı sorgulanmaya başlayarak
topluma yönelik açılımlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Toplumun
içerisindeki kurumlar ve kimlikler devletin dış politika
mekanizmasını etkilemiştir. Sistem ise devletlerin kimlikleri ile
oluşturdukları değerler tarafından üretilen anarşik yapı varsayımıyla
oluşan bir devinimdir. Bu temel varsayımlar konstrüktizm teorisi adı
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
231
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
altında kavramsallaştırılmıştır. Konstrüktivizm, devleti toplumun
içerisindeki insanların kimliksel örgütlenmelerinden oluşan inşa
sürecinin sonucu olarak tanımlamış ve sonrasında kurumsal devlet
yapılarının sistemi belirlediği varsayımını savunmuştur.
Konstrüktivizm, devleti yine de temel parametre olarak almaktadır.
Toplumun ayrıntılı analizini yapmadan devletin bütünselliğinden
beslenerek birey unsurunun ayrıntılı analizini göz ardı eder. Bu
minvalde, kimliğin dış politikaya etkisinin sadece sistem düzeyinde
değil doğrudan birey düzeyinde de incelenmelidir. Konstrüktivizmin
bu boşluğunu devlet liderlerinin kimliğinin doğrudan dış politikaya
etkisini savunan rol teorisi doldurmaya çalışmıştır.
Rol teorisi, devletin yönetim birimlerinde bulunan bireyin ya da
bireylerin kimliksel analizini yapmıştır ve yönetim anlayışının bu
kimliklere göre tasarlandığı kanısına varmıştır. Bu kimliksel inşa
süreci devleti de etkileyerek toplumun değişmesine ve dönüşmesine
yol açar. Bu durum eğer sadece yerelde meydana gelirse toplumları,
uluslararası alanda gerçekleşirse sistemleri değiştirir. Bazı toplumlar
geleneksel olarak lidere itaatkâr davranabilir ve otokratik yönetimleri
kabul edebilir. Bu toplumlarda, liderin kimliği daha etkili ve
dönüştürücüdür. Çünkü toplum liderin söylemlerine ve politika
davranışlarına karşı rıza göstermeyi amaç olarak benimsemiştir. Lider
ise toplum tarafından seçilme kaygısı yaşamadığı için kararları daha
sert ve aceleci alabilir. ylece, toplum her koşulda liderin kimliğine
bürünmeye başlar. Diğer taraftan, liderin kararlarının demokratik
yöntemlerle sorgulandığı bir ortamda, liderin kimliği daha az
etkilidir. Lider, devletin işleyişinden ve sistemin değişiminden
etkilenerek kimliksel davranışlarından ödün vermek zorunda kalır.
Burada, devletin sistemi liderin kimliğinden ön plandadır, fakat yine
de birbirlerini etkileyen süreçler mevcuttur.
Uluslararası ilişkilerde kimlik analizleri devletlerin sistemsel
ötekilerini belirleme noktasında bir ölçüt belirler. Bu anlamda reel
politika sadece rasyonel ve güç ilişkileri değil sosyal olgularında dahil
olduğu bir gerçekliktir. Sosyal süreçler sürekli bir inşa aşamasını
geride bırakarak birikimli bir şekilde ilerler, böylece her bir birey bu
inşa sürecinin bir parçası her bir sistem ise bu inşa sürecinin bir
sonucu olabilmektedir.
Mehmet Ali AK
232
İİBF Dergi
38/1
Haziran
June
2019
KAYNAKÇA
Adler, Emnuel (1997). «Seizing the Middle Ground: Constructivism and
World Politics.» European Journal of International Relations, 319-363.
Aggestam, Lisbeth (2004). «Role-identity and the Europeanisation of foreign
policy: a political-cultural approach.» Rethinking European Foreign Policy, 81-98.
Alemdar, Raymond Aron çvr. Korkmaz (2017). Sosyolojik Düşüncenin Evreleri.
İstanbul: Kırımızı Yayınları.
Ali Yaşar Sarıbay, Fuat Keyman (1998). Küreselleşme sivil toplum ve islam.
İstanbul: Vadi Yayınları.
ALISON BRYSK, CRAIG PARSONS AND WAYNE SANDHOLTZ (2002).
«After Empire: National Identity and PostColonial Families of Nations.»
European Journal of International Relations, 267-305.
Anderson, Benedict (2006). Imagined Communities. New York: Verso
Publication.
Anlı, Ömer Faruk (2012). «Postmodern Dünyada Tarih Yazmak.» Bilim ve
Ütopya, 23-32.
Anthony Giddens, Philip W. Sutton (2010) . Sociology: Introductory Readings.
Cambridge: Polity Press.
Arı, Tayyar(ed.), Nilüfer Karacasulu (2013). Uluslararası İlişkilerde Postmodern
Analizler/ Uluslararası ilişkilerde inşacılık yaklaşımları. Bursa: Mkm yayınları.
Arı, Tayyar (2018). Uluslararası İlişkiler Teorileri. Bursa: Aktüel Kitapevi.
Ashizawa, Kuniko (2008). «When Identity Matters: State Identity, Regional
Institution-Building, and Japanese Foreign Policy.» International Studies
Review, 571-598.
Aşkın, Muhittin (2007). «Kimlik ve Giydirilmiş Kimlikler.» Atatürk Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü,: 215-217.
Banchoff, Thomas (1999). «German Identity and European Integration.»
European Journal of International Relations, 259-289.
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
233
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
Barnet, MICHAEL (1993). «Institutions, Roles, and Disorder: The Case of the
Arab States System.» International Studies Quarter, 271-296 .
Barth, Fredrik (1998). Ethnic Groups and Boundries. İllinois: Waveland Press.
Bauman, Zygmunt (1997). Postmodernity and Its Discontents. New York: New
York University Press.
Bell, Daniel.( 1975). The Cultural Contradictions of Capitalism. New York: Basic
Books.
Berger, Peter U (1996). Norms, Identity and National Security in German and
Japan. New York: Columbia University Press.
Bıçkı, Doğan (2009). «Modernizm ve Postmodernizm.» Endüstri İlişkileri ve
İnsan Kaynakları Dergisi.
Bilgin, Nuri (2007). Kimlik İnşası. İzmir: Aşina Kitap.
Bilgin, Nur (1999). Kollektif Kimlik. İstanbul: Sistem Yayıncılık.
Birkan, Slavoj Zizek çvr. Tuncay (2015). İdeolojinin Yüce Nesnesi. İstanbul:
Metis Yayınları.
Bozdağlıoğlu, Yücel (2013). «Konstrüktivizm ve Rol teorisi.» Uluslararası
İlişkilerde Potmodern Analizler içinde, yazan Tayyar Arı, 127-150. Bursa: MKM
Yayınları.
Bozdağlıoğlu (2003). Turkish foreign policy and turkish identity. New York:
Routledge Press.
Caloun, Craig (1994). Social Theory and the Politics of Identity. Oxford:
Blackwell.
Connolly, William E (1995). The ethos of pluralization. Minnesota: University of
Minnesota Press.
Connor, Walker (2004). «The Timeless of Nations.» Nations and Nationalism,
35-47.
Cox, Robert W (1987). Production, Power and World Order. New York:
Columbia University Press.
Mehmet Ali AK
234
İİBF Dergi
38/1
Haziran
June
2019
Çağlar, Nedret (2008). «POSTMODERN ANLAYIŞTA SİYASET VE KİMLİK.»
Süleyman Demirel Üniversitesi İİBF dergisi,369-386.
Dağı, Zeynep (2002). Rusya'nın Dönüşümü. İstanbul: Boyut Yayıncılık.
Derrida, Jasques (2004). Teoriden sonra hayat. İstanbul: Agora.
Doltaş, Dilek (2003). Postmodernizm ve Eleştirisi. İstanbul: İnkılap Yayınevi.
Domaniç, Montserrat Guibernau çvr. Neşe Nur (1997). Milliyetçilikler.
İstanbul: Sarmal Yayınevi.
Doty, R (1996). Sovereignty and the Nation: Constructing and boundries of national
identity. Cambridge: Cambridge University Press.
Dougles Kellner, Steven Best (2001). The Post Modern Adventure. London:
Guilford Press.
Dunn, Robert G (1998). Identity Crises: A Social Critique of Postmodernity.
Minnesota: University of Minnesota Press.
Durkheim, Emile çvr. A. Berktay (2006). Sosyoloji Dersleri. İstanbul: İletişim
Yayınları.
Edward Said, Çvr. Berna Ülner ( 2017). Şarkiyatcılık/Orientalism. İstanbul:
Metis Yayınları.
Erkan, Stuart Sim çvr. Mukadder (2006). Postmodern Düşücenin Eleştirel
Sözlüğü. Ankara: Ebabil Yayınları.
G. Chafetz, M.Spirtas, B. Frankel (2007). «Introduction: Tracing the influence
of identity on foreign policy.» Security Studies, 7-22.
Göka, Erol (2006). Türk Grup Davranışı. İstanbul: Aşina Kitaplar.
Güleç, Cengiz (1992). Türkiye'de Kültürel Kimlik Krizi. Ankara: Verso Yayınları.
Güvenç, Bozkurt (2008). Türk Kimliği- Kültür Tarihinin Kaynakları. İstanbul:
Boyut Yayıncılık.
Holsti, K. J. ( 1970) «National Role Conceptions in the Study of Foreign
Policy.» International Studies, 233-309.
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
235
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
Hopf, Ted (1998). «The premise of contructivism in international relations
theory.» International security, 171-200.
Jill Steans, Lloyd Pettiford, Thomas Diez, Imad El-Anis (2010). An Introduction
to International Relations Theory: Perspectives and Themes. New York: Routledge
Press.
Karaduman, Sibel (2010). «MODERNİZMDEN POSTMODERNİZME
KİMLİĞİN YAPISAL DÖNÜŞÜMÜ.» Journal of Yaşar University, 2886-2899.
Katzenstein, Peter J (2002). «Alternative Perspectives on National Security.»
The Culture of National Security, 33-78.
Kaya, Sezgin (2008). «Uluslararası ilişkilerde konstrüktivist yaklaşımlar.»
Ankara Üniversitesi SBF dergisi, 84-111.
Keskin, Jean Bourillard Çev. Ferda (2002). Tüketim toplumu. İstanbul: Ayrın
Yayınları.
Keyman, Fuat (2000). Globalleşme Söylemleri ve Kimlik Talepleri: Türban
Sorunu’nu Anlamak. İstanbul: Alfa Yayınları.
Kırman, Mehmet Ali (2011). Din sosyolojisi terimler sözlüğü. İstanbul: Rağbet
Yayınları.
Korostelina, Karina V. Social Identity and Conflict; Structures, Dynamics, and
Implications. Basingstoke, UK: Palgrave Macmillan, 2007.
Kowert, Paul A. (1999) «National Security: İnside and Out.» Security Studies, 1-
34.
Küçük, Terry Eagleton Çev. Mehmet (2015). Postmodernizmin Yanılsamaları.
İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Lengerli, Siray (2006). NATIONAL IDENTITY AND THE OTHER: THE
OTHERISATION OF “THE GREEK IN TURKISH NATIONALIST
DISCOURSE. Ankara: Atılım Üniversitesi Yayınları.
Möngü, Bahtinur (2013). «POSTMODERNIZM VE POSTMODERN KIMLIK
ANLAYIŞI.» Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi.
Mehmet Ali AK
236
İİBF Dergi
38/1
Haziran
June
2019
Nauerby, Tom (1996). No Nation is an İsland: Language, Culture and Identity in
the Farea Islands. Berkeley, California: Aorus University Press, North Atlantic
Publications.
Pamuk, Akif (2014). Kimlik ve Tarih. İstabul: Yeni İnsan Yayınevi.
Phinney, Jean. S. (1990). «Ethnic Identity in Adolescents and Adults: Review
of Research .» Psychological Bulletin, 499-514.
Platon, Çvr. Selahattin Eyüboğlu (2018). Devlet. İstanbul: Türkiye İş Bankası
Yayınları.
ReusSmit, Christian (2008). «Imagining Society: Constructivism and the
English School.» The British Journal of Politics and International Relations, 487-
509.
Ruggie, J.G. (1998). Constructing the World Polity: Essays on International
Institutionalization. London: Routledge,.
Schonberg, Karl K. (2009). Constructing 21st Century U:S Foreign Policy. New
York: Palgrave Macmillan,.
Sebastian Harnisch, Cornelia Frank, Hanns W Maull (2011). Role Theory in
International Relations. London: Rotledge.
Seyfettin Aslan, Abdullah Yılmaz (2001). «Modernizme Bir Başkaldırı Projesi
Olarak.» Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi.
Smith, Anthony (1997). Milli Kimlik. İstanbul: İletişim Yayınları.
Smith, Steve (2002). «The United States and the Discipline of International
Relations: "Hegemonic Country, Hegemonic Discipline".» International Studies
Review, 67-85.
Sözen, Edibe (1999). Kimlik Kavramının Yeniden Tanımlanması. İstanbul: Birey
Yayıncılık.
Suavi, Aydın (1999). Kimlik Sorunu, Ulusallık, Türk kimliği. Ankara: Öteki
Yayınları.
Tok, Nafız (2003). Kültür, Kimlik ve Siyaset . İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
237
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
Turner, Jonathan H. (2002). Face to Face. California: Stanford University Press.
Vendulka Kubalka, Nicholas Onuf, Paul Kowert (1998). Constructing
Constructivism/ International Relations in a Constructed World. New York: M. E
Sharpe.
Verkuyten, Maykel (2005). «Ethnic Group Identification and Group
Evaluation Among Minority and Majority Groups.» Journal of Personality and
Social Psychology, 88-121.
Weber, Max (2009). From Max Weber, Essays in Sociology. Routledge: New
York.
Wendt, Alexander (1994). «Anarchy is what states make of it.» International
Organizations, 77-94.
Wendt, Alexander (1994). «Collective Identity Formation and International
State.» American Political Science Review, 385.
Wendt, Alexander (1994). «Collective Identity Formation and International
State.» American Political Sciece Review, 384-396.
Wendt, Alexander (1995). «Consructing International Politics .» International
Security, 71-81.
Wendt, Alexander (1999). Social theory of international politics. Melbourne:
Cambridge University Press .
Yazıcı, Mehmet (2013). «Toplum Değişim ve Sosyal Değerler.» Turkish Studies,
1489-1501.
Yurdusev, Nuri (1997). ‘18. ve 19. Yüzyıllarda Avrupa’da Türk Kimliği. İstanbul:
Bağlam Yayıncılık.
Zehfuss, Maja (2004). Constructivism in International Relations: The Politics of
Reality. London: Cambridge University Press.
Zencirkıran, Mehmet (2016). Sosyoloji. Bursa: Dora Yayıncılık.
Mehmet Ali AK
238
İİBF Dergi
38/1
Haziran
June
2019
SUMMARY
The concept of identity is a characteristic feature that distinguishes the
personality of a person or the quality of a group from the others. Identity is
actually an appearing of the subject defined by the “other” and self”. The
formation of social identities is the result of the fact that the individual
elements of the communities in which have got the common language,
symbol, culture, tradition, etc. accept subjective qualifications in their own
consciousness. In this sense, social identities are regarded as products of both
objective and subjective formation.
Identity as a concept associated with the history of humanity has emerged by
changing the essence of the traditional state concept in the national, cultural,
sociological and political sense along with the nationalist movement. In this
sense, the formation of national identity which is the tool of the nation-state
process, has widened its influence on the states with its perception of world
brought by modernism. The first tendencies toward the concept of ethnic
identity were in the 20th century in the literature of anthropology and
sociology. The term ethnic identity as a term is the unification of people
within the same social group through values such as common language,
religion and tradition. In this sense, the two types of identities that overlap
and differ from each other are important classifications for social identities.
As societies changed and complexed with transformation of identity was
varied and emerged different definitions. When the French Revolution
happened, people realized that there could be a number of roles in the society
by recognizing that there might be unity. They tried to establish a social
power by establishing the social work division and their communication with
each other. When we look at modern society, as a result of the weakening of
human ties with tradition, identity has become more dynamic and more
structured. Since the modern era has a holistic structure such as the nation, it
ignores the differences by including collective identities.
While the aim of the modern period was to create a homogeneous society in
the postmodern period mobility displacement became the most popular.
Besides, it rejects great mold the narratives, there is a return to the local one
and the theory has been replaced by fiction. The facts are complex
uncompromising and incompatible that is, there is no single truth and facts
are pluralized.
In the international relations literature, the identity has been developed its
importance with the rise of international social structures, the emergence of
human rights on the basis of states, the change of regional and global
Uluslararası İlişkiler’de Kimlik Analizi ve Rol Teorisi
239
İİBF Dergi
3
8/1
Haziran
June
201
9
mechanisms within the state, thus social constructivism rise as a theory which
is the use of culture and identity as a foreign policy instrument of the state.
Although identity analysis is at the center of the constructivist approach, it
has excluded the most important dimension of identity, the internal factors,
from the analysis. This gap was filled by role theorists, the role theorists
gradually increased their influence and demonstrated that they were effective
in the decision-making mechanisms of their social roles within these
systematic / legal state forms. For example, there has been a study area of
units that have a social role and behavior in state mechanisms such as leaders,
mediators, elites / bureaucrats and dissidents. Thus, the perception of
identity has been used as an effective foreign and domestic policy tool from
the lowest to the highest form of society.
ResearchGate has not been able to resolve any citations for this publication.
Book
Full-text available
Uluslararası ilişkiler alanında yaşanan hızlı değişim bu alandaki teorik tartışmaları da sürekli kılmaktadır. Uluslararası ilişkilerde, toplum bilimlerinin diğer alanlarında olduğu gibi tek bir teori ile tüm dış politika ve uluslararası ilişkileri analiz etme mümkün değildir. Bu durum uluslararası ilişkilerin kendine özgü nedenleri kadar toplum bilimlerin genel niteliğinden de kaynaklanmaktadır. Temelinde insan olgusuna dayanan toplum bilimi, incelediği alanın ve ögenin değişkenliğine ayak uydurmak zorunda kalmaktadır. Bu nedenle siyasal bilimlerde ve uluslararası ilişkilerde teorik tartışmaların geçmişini devlet olgusunun ortaya çıkışına kadar geri götürmek mümkündür. Bu durum insanın ve onu etkileyen olguların sürekli değişmesinden ve bu alana uygulanabilecek genel teorilerin geliştirilmesinin doğa bilimleri kadar kolay olmamasından kaynaklanmaktadır. Doğa bilimlerindeki düzenlilikler, bu alana uygulanabilecek genel teori ve yasaların ortaya konmasına olanak sağlarken, aynı durum toplum bilimleri, siyasal bilimler ve uluslararası ilişkiler için söz konusu olamamaktadır.
Book
This long-awaited new edition has been fully updated and revised by the original authors as well as two new members of the author team. Based on many years of active research and teaching it takes the discipline's most difficult aspects and makes them accessible and interesting. Each chapter builds up an understanding of the different ways of looking at the world. The clarity of presentation allows students to rapidly develop a theoretical framework and to apply this knowledge widely as a way of understanding both more advanced theoretical texts and events in world politics. Suitable for first and second year undergraduates studying international relations and international relations theory.
Book
Looking at a variety of countries, this book explores the influence of cultural dimensions on the interrelations between personal and social identity, and the impact of identity salience on attitudes, stereotypes, and the structures of consciousness.
Article
By using the core insights of the constructivist approach in International Relations, this book analyzes the foreign policy behavior of Turkey. It argues that throughout its modern history, Turkey's foreign policy has been affected by its Western identity created in the years following the War of Independence.
Article
Introduction: Discontents -- Modern and Postmodern. 1. The Dream of Purity. 2. Making and Unmaking of Strangers. 3. The Strangers of the Consumer Era: from the Welfare State to Prison. 4. Morality Begins at Home: or the Rocky Road to Justice. 5. Parvenu and Pariah -- the Heroes and Victims of Modernity. 6. Tourists and Vagabonds -- the Heroes and Victims of Postmodernity. 7. Postmodern Art, or the Impossibility of the Avant--garde. 8. On the Meaning of Art and the Art of Meaning. 9. Culture as Consumer Co--operative. 10. On the Postmodern Deployment of Sex: Foucaulta s History of Sexuality Revisited. 11. Immortality, Postmodern Version. 12. Postmodern Religion?. 13. On Communitarianism and Human Freedom, or How to Square the Circle. Afterword: The Last word -- and it Belongs to Freedom. Notes. Index.