ArticlePDF Available

Din-Bilim İlişkisi ve Çatışmanın Araçsallığı

Authors:

Abstract

Düşünce tarihinin en çetrefilli problemlerinden biri, din-bilim ilişkisidir. Bu ilişkinin özellikle klasik sekülarizmin inşasında önemli bir tartışma konusu olduğu ve bu tartışmaların yine sekülarizm lehine sonuçlandığı vakıadır. Özellikle beşerin tarihsel dönüm noktalarını, insanın entelektüel gelişimine endeksli büyü, din ve bilimden oluşan bir evrimsel silsile üzerinden değerlendiren etnolojik, antropolojik ve analojik bağlamlı evrimci teoriler, bu tartışmaya ciddi bir arka plan oluşturmuştur. Her iki kavramın ontolojik, epistemolojik ve metodolojik farklılıkları, din ve bilim ilişkisinin mutlak uyuşmazlığı için ana argümanlar olarak kabul edilmiştir. Çatışma tezinin sonuçları da bu perspektifin ürünüdür. Bu sonuçları en verimli şekilde kullananlar ise kuşkusuz, iktidar ve onun kurumları olmuştur. Bir başka ifadeyle çatışmanın iktidar için anlamı, kitleleri daha kolay yönetebilme ereğiyle uyumlu siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel stratejilerle çekişmeyen ve çelişmeyen olaylar ve taraflar yaratmak için önemli bir aygıt olmasıyla doğrudan ilişkilidir. Bu makalenin amacı da bu iki olgunun hem ontolojik hem de epistemolojik içerikleri ve kaynakları dikkate alınarak, çatışma tezinin araçsallık, eklemlenme ve nihayetinde aldatmacaya dönüşme süreci, iktidar faktörü de göz ardı edilmeden, din ve bilim kavramlarının özgünlüğünden hareketle değerlendirmektir.
bilimname XXXVII, 2019/1, 1057-1084
Geliş Tarihi: 26.02.2019, Kabul Tarihi: 27.04.201 9, Yayın Tarihi: 30.04.2019
doi: http://dx.doi.org/10.28949/bilimname.532720
DİN-BİLİM İLİŞKİSİ VE ÇATIŞMANIN
ARAÇSALLIĞI
Cüneyt COŞKUNa
Öz
Düşünce tarihinin en çetrefilli problemlerinden biri, din-bilim ilişkisidir. Bu
ilişkinin özellikle klasik sekülarizmin inşasında önemli bir tartışma konusu
olduğu ve bu tartışmaların yine sekülarizm lehine sonuçlandığı vakıadır.
Özellikle beşerin tarihsel dönüm noktalarını, insanın entelektüel gelişimine
endeksli büyü, din ve bilimden oluşan bir evrimsel silsile üzerinden
değerlendiren etnolojik, antropolojik ve analojik bağlamlı evrimci teoriler, bu
tartışmaya ciddi bir arka plan oluşturmuştur. Her iki kavramın ontolojik,
epistemolojik ve metodolojik farklılıkları, din ve bilim ilişkisinin mutlak
uyuşmazlığı için ana argümanlar olarak kabul edilmiştir. Çatışma tezinin
sonuçları da bu perspektifin ürünüdür. Bu sonuçları en verimli şekilde
kullananlar ise kuşkusuz, iktidar ve onun kurumları olmuştur. Bir başka ifadeyle
çatışmanın iktidar için anlamı, kitleleri daha kolay yönetebilme ereğiyle uyumlu
siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel stratejilerle çekişmeyen ve çelişmeyen
olaylar ve taraflar yaratmak için önemli bir aygıt olmasıyla doğrudan ilişkilidir.
Bu makalenin amacı da bu iki olgunun hem ontolojik hem de epistemolojik
içerikleri ve kaynakları dikkate alınarak, çatışma tezinin araçsallık, eklemlenme
ve nihayetinde aldatmacaya dönüşme süreci, iktidar faktörü de göz ardı
edilmeden, din ve bilim kavramlarının özgünlüğünden hareketle
değerlendirmektir.
Anahtar kelimeler: Din Felsefesi, Din, Bilim, Çatışma, Araçsallık.
THE RELATION BETWEEN RELIGION AND SCIENCE AND
INSTRUMENTALITY OF CONFLICT
Culture is a historical accumulation of substance and meaning. This
accumulation has a characteristic in the historical process with its continuity,
factuality, dynamics and subject to change. Although it is possible to talk about
a Dr. Öğr. Üyesi, Kastamonu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi,
cuneytcoskun80@hotmail.com.tr
Cüneyt COŞKUN
|1058|
bilimname
XXXVII, 2019/1
CC BY-NC-ND 4.0
community-specificity in culture, different experiences, experiences and
achievements, it is inclusive with its being a human product, its determinism and
its common phenomenon of humanity. It is a cognitive and mental integrity that
encompasses every unit of human and human beings, from the purest folk tale to
the most complicated mathematical theorem, mythology, magic, religious belief,
political perception to artistic creativity. Religion and science, the two main
dynamics of social structure, are the most important milestones of this unity.
These two elements, which are sub-parts of culture, have been the main problem
of every study subject of social sciences. In particular, the relationship between
these two elements was pushed into a complicated discussion by the cultural
mentality that built the modern era. Both conceptual and factual contents of both
elements have been deliberately dragged into the quagmire of conflict and
conflict
[The Extended Abstract is at the end of the article.]
Giriş
İnsan, hayata dair sürekli bir anlam arayışı içerisindedir. Evreni ve
doğayı önce anlama, sonra anlamlandırma ve nihayetinde ona egemen olma
çabası da bu araştırmanın gelişimine dairdir. Bu süreç, yaşam döngüsünün
merkezine yerleşmiştir. Döngü içerisinde uğraş, ayrışma, çatışma ve/veya
uzlaşı halleri ise insanoğlunun hamiliği altındakileri koruma ve kaybetmeme
içgüdüsünün yarattığı farklı reaksiyonlardır. Bu reaksiyonları gündeme
taşıyan ve olağanlaştıran ise siyasi, sosyal, tarihi ve kültürel stratejilerdir. Bu
stratejilerin en etkin şekilde kullandığı kavram ikilisi ise din ve bilimdir.
Çünkü her ikisinin de hedef kitlesi insandır. Özellikle dinler, insanların
dünyevî ve ruhsal yaşamlarına ilişkin kurallar koyma iddiasıyla, bu
stratejiler için uyumluluk komutları oluşturabilme kapasitesiyle meşruiyet
söylemlerinin en etkin zemini ve temel dinamiğidir.
Din ve bilim ikilisi, evreni ve doğal dünyayı anlamaya,
anlamlandırmaya ve ona hükmetmeye adanmış insanlık tarihinin düşünce
sınırları içerisinde belki de en köklü kavramlardır. İkili arasındaki ilişkinin,
hakikat tasavvurları tarafından mı; yoksa geçerli hakikat tasavvurlarının, bu
ilişki tarafından mı belirlendiği ve biçimlendiği ise düşünce tarihinin ne
çözümlenebilmiş ne de unutulmuş bir sorunsalı olarak her dönemde
canlılığını korumuştur. Bu dinamizmin seyri, her iki kavramın tanımlarıyla
ve bu tanımlara bağlı olarak amaç ve işlevleriyle doğru orantılıdır. Çünkü
ilişkiyi sadece değişkenler arasındaki doğru veya ters orantılı münasebetlere
dayalı olarak nihai bir yargıya ulaştırmak eksiklik içerir. Bu eksikliğin üç
önemli nedeni vardır. İlki, iki kavramın farklı kültürlerdeki baskın kullanım
Din-Bilim İlişkisi ve Çatışmanın Araçsallığı
|1059|
bilimname
XXX
VII, 2019
/1
CC BY-NC-ND 4.0
alanlarının göz ardı edilmesidir. Başka bir ifadeyle tarihsel süreçte iki
olgunun, farklı kültürlerde kaynaklarının nerelere ve ne oranlarda
dağıtıldığının belirlenmemesidir. İkincisi ise bunların farklı siyasi, toplumsal
ve kültürel yapılardaki yerlerine, önemlerine ve kullanıma dönüştürülme
süreçlerine gereken ilginin gösterilmemesidir. Son olarak, ilişkide hem dinin
hem de bilimin “kendi” olduğu hallerinden, yani öz ve nesnel kapsamlarından
uzaklaştırılmasıdır. Bu eksikliklerin yarattığı travmalar, yaşam ve düşünce
tarzları üzerinde derin izler bırakmıştır. Dolayısıyla böylesi bir tartışmanın
sadece ana hatlarının etrafında dönüp durmak, çatışmanın
araçsallaştırılmasının, bu ilişkiye eklemlenmesinin ve bir değer yargısı
olarak aldatmacaya vardırılmasının nedenlerinin analizinde makul bir
zeminin oluşturulmasında sorunların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Öncelikle belirtelim ki çatışma tezi, birçok araştırmacı tarafından
değerlendirilmiş, eserlere konu olmuş bir meseledir. Çalışmamızın genel
kapsamı içinde bu araştırmaları ve eserleri göz önünde bulundurmak
kaydıyla, tekrara düşmemek açısından bu öğretinin eriği ve mahiyeti
üzerine detaylı bir analize ihtiyaç duymuyoruz. Lakin özellikle İngiliz asıllı
Amerikalı kimya ve fizik profesörü J. W. Draper’in (1811-1882) ve tarih
profesörü A. D. White’ın (1832-1918) öncülük ettiği bu öğretiye kısaca
değinmekte fayda görüyoruz.
XIX. yüzyılın son çeyreğinde Papalık’tan, yeni bilimsel paradigmayla
çatışmayıp uyumlu davranmasının istenmesi üzerine Papalık, bu taleplere
sert bir tepki vererek 1870’te Yanılmazlık Doktrini’ni ilan etmiştir. Roma
Katolik Kilisesi’nin gücünden çekinen ve bu doktrinin sonuçlarından
kaygılanan Draper ise 1874’te adeta bilimin din karşısındaki zaferini ilan
eden bir eser kaleme alarak, insanın düşünce gelişimine doğrudan dinin
değil, Katolik Kilisesi’nin baskılarının engel teşkil ettiğini dile getirmiştir
(Draper, 2009, s. 254-286). Draper gibi dinin bütününe yönelik
suçlamalardan ziyade, dogmatik teolojiye karşı tepki geliştiren White da
dinin tarihsel olarak bilimsel sürecin karşısında olduğunu iddia etmiştir.
Dinin, bilime her müdahalesinin felaketle sonuçlandığını ve bilimsel
araştırmalarda en iyi sonuçlar elde edilse bile, dinin, bunlara zarar verdiğini
ileri sürmüştür (White, 2009, s. 202-215). Hem fizikçi hem de teolog olan Ian
G. Barbour ise, bilimle din arasında bir diyalog çalışması başlatmıştır. Din ve
bilim ikilisi arasındaki ilişkiyi çatışma, bağımsızlık, diyalog ve entegrasyon
olmak üzere dört kategori altında incelemiştir. Bu incelemelerde çatışma
tezinin geçirdiği süreci değerlendirmiş ve bilimsel teorilerle teoloji
arasındaki ciddi ilişkiye vurgu yapmıştır (Barbour, 2004, s. 27-65). Ona göre
din-bilim çatışması, bugün esasen bilimsel materyalizm ve dini literalizm
arasında söz konusudur. Dini literalistlere göre evrim teorisi materyalist
felsefeye yol açmış, Tanrı emirlerini baltalamıştır. Materyalistler içinse, eğer
Cüneyt COŞKUN
|1060|
bilimname
XXXVII, 2019/1
CC BY-NC-ND 4.0
gerçek varlıklar bilimin uğraşı ise o halde bilimin tek geçerli yolu, yine
bilimdir (Barbour, 2004, s. 31-36).
Bu çalışmada, bu iki olgunun hem ontolojik hem de epistemolojik
içerikleri ve kaynakları dikkate alınarak, çatışma tezinin araçsallık,
eklemlenme ve nihayetinde aldatmacaya dönüşme süreci, iktidar faktörü de
göz ardı edilmeden, din ve bilim kavramlarının özgünlüğünden hareketle
değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. (1) Din-bilim arasındaki doğal işleyişin
niteliği nedir, (2) çatışmanın mahiyeti nedir, (3) din-bilim ilişkisi neden
ısrarla çatışma söylemi ile anılmaktadır ve son olarak (4) ikili arasındaki
ilişkide var olduğu iddia edilen çatışma söylemi, araç mıdır?” soruları bu
değerlendirmenin ana problemleri olacaktır.
A. Din-Bilim Arasındaki Doğal İlişki: Ortaklık/Uzlaşım, Farklılık
ve Zıtlık
Aristoteles’in ifadesiyle tanım, “bir kavramın karakteristik içlemini
tayin eden zihin işlemlerine” denir (Öner, 1986, s. 36). Bir başka ifadeyle bir
kavramın anlamını belirleme işlemi olarak karşımıza çıkan tanım, özün
araştırılmasını ihtiva eder (Doğan, 1999, s. 104). Özün araştırılmasında
tanımın tam olması, kısır döngüye dönüşmemesi ve anlamı müphem
kelimelere yer verilmemesi, hükmün doğruluğunun veya yanlışlığının tasdik
edilmesi için önemlidir. Görüldüğü üzere Aristoteles’in “tanım”ı, özellikle
ilgilidir ve özellik de tümel ve olumludur (Tağman, 2018, s. 97). Lakin bilimde
ilişki ve işlev belirten kavramların rolü, özellik bildiren kavramlardan daha
fazladır. Dolayısıyla klasik tanım öğretisinde ilişki ve işlev kavramları yeterli
değildir. Bu nedenle Carnap, Hempel, Quine ve daha birçok çağdaş mantıkçı
tarafından “modern tanım öğretisi” olarak isimlendirilen tanım kuramı,
çalışmamızın kapsamına cevap verebilecek niteliktedir. Özellikle Hempel ve
Carnap gibi neopozitivizt filozoflar tarafından nesnenin tanımından
hareketle açıklanan tanım, anlam çözümlemesi, empirik çözümleme ve
Carnap’ın kavram açıklaması (explication) dediği üç farklı şey üzerinden
yapılabilir (Özlem, 2013, s. 253-255). Böylece bu farklılıklarla, hem diğer
anlamlarından ayıklanmış bir kavramın, bilimin kavram örgüsü içine
yerleştirilme imkânı ortaya çıkar hem de başka bir kavram veya olguyla
karşılaşma veya karşılaştırılma durumunda, benzeyen veya benzemeyen
yönlerin ortaya koyulması amacına bağlanır. Bu, ortaklıkların, farklılıkların
ve hatta zıtlıkların belirlenmesine olanak sağlar. O halde iki kavram veya
olgunun ilişki hallerinden hareket etmek, onların tanım, amaç ve işlevlerini
de içinde barındıracak ölçüde kapsayıcılıklarından bahsetmektir. Bu
kapsamın ortaya koyduğu hüküm de kavramların veya olguların özlerini,
doğalarını ve orijinal kökenlerini tahrif edecek karakterden uzaktır.
Bu bağlamda en kapsayıcı haliyle din, “hayatı çepeçevre kuşatan,
belirli kural, emir ve yasakları bulunan, bu bağlamda dindarlık perspektifleri
Din-Bilim İlişkisi ve Çatışmanın Araçsallığı
|1061|
bilimname
XXX
VII, 2019
/1
CC BY-NC-ND 4.0
sunan, inananlarına değişik/çeşitli direktifler veren ve sınırları bazen esnek
bazen sert bir şekilde çizilmiş bir yaşam tarzı, bazen statik bazen dinamik
hayat döngüsü sunan, değişik yaşam alanlarında davranış biçimleri öngören
öğretiler bütünüdür” (Bilgin, 2014, s. 76). Bu tanım, dinin “olma” halinin
sunusudur, lakin “oluş” halini yansıtmaktan da kısmen uzaktır. Oysa din,
beşerî tecrübeye de yabancı değildir. Dinin, beşer kültürünün bir ürünü,
önemli bir özelliği veya onu yansıtan bir çehresi olma karakteri vardır. Kaldı
ki bu, çalışmamızın içeriğine de uygun olan bir perspektiftir. Bir başka
ifadeyle din, sadece teolojik ve felsefi kavram sınırlarının problemi değil,
insanın eylem ve anlam bütünlüğünü tetkik etme ölçeğinde bir araştırma
konusudur (Cox, 2004, s. 11). Kendi metodolojisini inşa etmiş, geniş bir
anlama ulaşılabilme eğilimini, tarihsel ve kültürel bağlamlar üzerinden
temellendirilen yorumlarla güçlendirmiş bir alandır. Bu durum dinin
tanımının, beşerin sağduyusuna, yansıtmasına, grup bilincine, iyi bir hayata
ulaşma gayesine ya da duygu, his ve psikolojik durumuna paralel olarak
birden fazla disiplin dairesinde birden çok yoruma bağlı olarak
kurgulanmasının da nedenidir. O halde fonksiyonelliğiyle din, “tanrı
kavramına atıfta bulunmayarak, sosyal bütünleşmeyi sağlayan, bireysel
davranış yönelimini belirleyen veya değer kategorisi olarak görevini yapan,
kısacası bir anlam sistemi olan bütün düşünce ve davranış tarzları” şeklinde
tanımlanabilir (Taş, 2003, s. 205). Bu çerçevede görülmektedir ki, özsel
(substansiyel) bir din tanımın darlığı, insan ve insana dair bir olgu olmaklığı
bakımından bir bütün olarak din-bilim ilişkisinin değerlendirilmesine
gereken cevapları sağlamakta yeterli değildir. Yine de bu tanımlamalar,
dinin, evrensel tanımdan uzak olduğunu göstermemektedir. Çünkü din,
sadece modern din tartışmalarının değil, farklı sonuçları olsa da bilimsel
metot ve teorilerin yanı sıra, politikadan medyaya kadar birçok sahada
başvurulan bir kavramdır (Jensen, 2014, s. 1). Bilim ise “görebildiğimiz,
işitebildiğimiz, dokunabildiğimiz üzerine inşa edilendir” (Chalmers, 2008, s.
9). Öyleyse bilimin, tarihsel süreç içindeki gelişimine ve ilerleyişine; dinin ise
görüşe, duyuşa ve dünya görüşüne, kısacası üyesi olunan kültürel çevreye
bağlı olarak farklı anlama ve anlamlandırma biçimleriyle karşılaşmak
mümkündür. Bu ve benzeri karşılaşmalar, tarihin işleyişinde din-bilim
ilişkisi ekseninde rütülen çatışma tezinin de kapsamını belirlemiştir. Bir
başka ifadeyle bu tartışmalar, hem “varolan, nasıl vardır” hem de “varolanı,
nasıl biliriz” sorgulamasına yayılacak kadar geniştir.
Şöyle ki, daha çok insanoğlunun varlığa dair metafiziksel
tasavvurlarıyla, nesneler dünyasında var olma ve varlığını devam ettirebilme
içgüdüsünün yarattığı merak ve öğrenme eğilimi arasındaki güdüm, iki
olgu arasındaki ortaklıkla veya uzlaşımla açıklanabilir. Bu, var olanı ustaca
sunan zanaatkârın sırrı ile Tanrı stratejisi uzmanının bilgeliği arasındaki
Cüneyt COŞKUN
|1062|
bilimname
XXXVII, 2019/1
CC BY-NC-ND 4.0
yakınlaşma ve bir araya gelişi göstermektedir. Bir başka ifadeyle iki olgu
arasındaki ilişki biçimi, düşünceden bağımsız olarak duyu-algısına endeksli
bilgi, beceri ve yeteneğin, hikmet sahibinin alametleri ile olan
reaksiyonundan elde edilen üründür. En belirgin karakteri ise “amacı
kurtarmaya” yönelik oluşudur. Armstrong’un ifade ettiği şekliyle, insanlar
kendi mitoslarını yaratıp kendi tanrılarına tapmaya başladıklarında,
doğadaki olgulara uygun bir açıklama bulma amacı sürece yayılmıştır. İnsan
için esas olan şey, merakını dışa vurma ve doğanın ve evrenin kapsamlı
sırrını kendi yaşamıyla ilişkilendirme çabasında olmuştur (Armstrong,
2018, s. 28). Bu çaba, insanoğlunun doğayla, vahşi hayatla ve hatta insanla
mücadelesinde kısıtolan imkânlarına, doğaüstü çlerin yardımını telkin
eden psişik ve manevi aygıtlar olarak anlamlandırılmıştır (Bernal, 2009, s.
91). Freud’un da ifade ettiği anlamda tanrıların, doğanın insan üzerinde
yarattığı dehşeti uzaklaştırmak ve insanı, yazgının acımasızlığı ile
barıştırmak gibi işlevleri olduğuna yapılan vurgular da dikkate alındığında,
bahsedilen modellemelere bir arka plan sunmuştur (Tanilli, 2002, s. 212).
Dolayısıyla özünde bilgiyi sistematik bir şekilde arama gayesi yatan bilimin
bu ilk adımlarının, tabiat-zihin münasebeti bağlamı ve uyarıcı-tepki düzeyli
dinle birlikteliği vurguya değer ölçüde ele alınmıştır. Bunlar, aslında dinin de
bir tanıma, anlama ve anlamlandırma faaliyeti olduğunu gösteren deliller
olarak ileri sürülmüştür. Böylesi bir atmosferde söz konusu ilişkideki her iki
kavramın da kaynaklarının nerelere ve ne oranda dağıldığı da gün yüzüne
çıkmaktadır. Bu nispetle doğa ve insan arasındaki ilişkinin içeliği kadar,
süreç ve gerekliliklerle de orantılı olarak din-bilim ikilisinin uzlaşı olasılığı
da belirginleşmektedir.
Öte yandan farklılık ise, her olay ve olguyu bütün ötekilerden ayırma
halini ifade eder. Buradaki nüans ise, iki olgu arasındaki farklılığın, mutlak
olup olmamasıyla ilişkilidir. Çünkü mutlak bir farklılık, olgular arasındaki
ortaklığın önünü keser ve gerçek bir yargıda tarafgirliği aktifleştirir. Ancak
din ve bilim arasındaki özgün farklılık, koşullar karşısında görecelidir ve
gerektiğinde bir topluluk oluşturabilme alternatifi olasıdır, ama yine de bu
olasılık oldukça zayıftır. Dolayısıyla ikili arasındaki farklılık, kavramlardan
her birinin tanımından ve buna bağlı amaç ve işlevinden hareketle
birbirlerine indirgenemeyecek ölçüde güçlü, geçerli, tutarlı bir kabul ve
yargıdır. Başka bir deyişle, iki kavramı da tanım, amaç ve işlevleri itibariyle,
duyu-algısı içerisinde olmaklığı veya olmamaklığı bağlamında
değerlendirmek makuldür. Kaldı ki her iki kavramın orijinalliği ve ilişkideki
homojenliği de burada yatmaktadır. Bu noktada vurguya değer nokta ise ne
bilimin ne de dinin, birbirlerine satıh belirlememelerdir. Daha ziyade birinin,
diğerine deneyimlerinin sınırlarını işaret etmesi söz konusudur. Bu
nedenledir ki bilim tarihçileri, söz konusu ilişkiyi genelde, iki olgunun belli
Din-Bilim İlişkisi ve Çatışmanın Araçsallığı
|1063|
bilimname
XXX
VII, 2019
/1
CC BY-NC-ND 4.0
zamanda ve coğrafyalarda nasıl karşılaştığına, karşılandığına ve etkileşime
girdiklerine; bilim ve din düşünürleri ise betimlemeye yatkın bir tarzla, açık
ve tarafsız bir şekilde farklılıkları ortaya koymaya odaklanmışlardır (Meyer,
2016, s. 39). Örneğin, Tanrı ve Tanrı-âlem ilişkisini konu edinen “süreççi
yaklaşım” bu problem üzerine yoğunlaşan çalışmalar için referans oluşturur.
Geçmişi “süreç idesi” adıyla ele alan bu yaklaşım, bilimin ve dinin, ardına
düştükleri meseleler itibariyle birbirinden farklı olduklarını öne sürer. Bu
farklılık gerek kullandıkları metotla, gerekse olgu ve olaylara yaklaşım tarzı
ile daha da pekişmektedir. Ve bu gerekçeler, her iki kavramın ayrıştırılması
için yeterlidir. Ancak bu farklılık, bir çatışmayı da körükleyici nitelikte
değildir. Bölümlemenin ve farklılığın çatışma ya da hemfikir olmak gibi kesin
ve keskin bir tavra da kapı aralamadığının altı çizilmiştir (Aydın, 1986, s. 31-
33).
Öte taraftan, bilim ve felsefenin, başlangıçta içe olduklarını,
doğruları etkili ve nesnel biçimde kendi metotlarıyla anlama, açıklama ve
yorumlama çabalarını ve özdeşlik, çelişmezlik ve üçüncü hâlin olanaksızlığı
gibi mantık ilkelerinin titizlikle kullanıldığı göz önünde bulundurulduğunda,
İslâm felsefesinin önde gelen isimlerinden olan İbn Rüşd’ün (1129-1198)
felsefe merkezli de olsa bu konu hakkındaki fikirlerine kısaca değinmek
yerinde olacaktır. İbn Rüşd’e göre, iki hak delil olan felsefe/bilim ve din
arasında bir karşıtlıktan bahsedilemez (Çubukçu, ts., s. 58-59). Çünkü “hak,
hakka zıt olmaz. Bilakis, hak olan bir şey, hak olan diğer bir şeye uygun olur,
ona (ve doğruluğuna delillik ve) şahitlik eder” (İbn Rüşd, 2012, s. 84-85).
Son olarak zıtlık ise, tam bir karşıtlığı ve kutuplaşmayı içerir. Öyle ki
zemin, “zıtlık ne kadar net ise idrak, o derece berraktır” esasına dayalıdır.
Lakin zıtlık, ögelerin birbirlerine maksimum derecede uzaklığını gösteriyor
olsa da onların birbirlerini yok edecek derecede kopuşuna da göz yumulduğu
anlamını taşımaz. Çünkü “her şey zıttı ile kaimdir” ve öznenin nesneyle olan
organik bağı unutulmamalıdır. Bu bağlamı destekleyici en önemli örnek, yani
bilim ve din ikilisinin birbirinden zıt iki alan olduğuna dair en ciddi söylem,
kartezyen düalizme aittir. Aristoteles’in ruha ilişkin madde-form
karşıtlığından sonra, R. Descartes (1596-1650), zihni bedenden ayrı bir töz
olarak ele alştır. Ruh ve beden, birbirinden farklı iki özdür. Ruh, düşünceyi
ve buna bağlı olarak dini temsil ederken; beden, uzamı ve bu bağlamda da
bilimi temsil eder (Türer, 2003, s. 46). Dolayısıyla filozofun cogito analizinde
ifade ettiği gibi, akıl erdirdiğimizin ötesine geçen iddialarda bulunmamak
(Fouillée, 2009, s. 67) esası, onun din-bilim arasındaki ayrıma dair duruşunu
göstermektedir. Gerçi Descartes’ın bu keskinliğinin, daha sonra ortaya
koyduğu beynin arkasındaki kozalaksı bölge söylemiyle kırıldığını da
hatırlatmakta fayda vardır (Türer, 2003, s. 46). Demokritos’tan, Marx’a daha
birçok isimden hareketle din ve bilim kavramlarının karşıtlığından örnekler
Cüneyt COŞKUN
|1064|
bilimname
XXXVII, 2019/1
CC BY-NC-ND 4.0
de vermek mümkündür.
Örneğin, din-bilim arasındaki zıtlık, başta J. George Frazer (1854-
1941) olmak üzere Hill Tout (18581944), Franz Boas (1858-1942), Alice C.
Fletcher (1838-1923) ve J. Reed Swanton (1873-1958) gibi bilim
insanlarının geliştirdiği etnolojik, antropolojik ve analojik bağlamlarda ele
alan evrimci teoriler için önemsenmeye değer bir problemdir. Çünkü Frazer
ve diğerlerinin ileri sürdüğü öğretinin evreleri, doğanın zorlu koşullarıyla
kuşatılan insanın, bazı güçlük koruyucuları aramasıyla başlatılmıştır. Belli
tehlikelerden korunmak ve kurtulmak için geliştirilen bir tür askeri hile veya
manevralarla, önce büyü ve sonrasında dinle süreklilik kazanan evrimin son
adımı, müşterek geçerliliğe ulaşmış olan rasyonel donanıma sahip bilimle
nihayete erdirilmiştir. Bu süreci Frazer örneğinden hareketle kısaca
değerlendirelim.
Frazer, beşerin tarihsel dönüm noktalarını insanın entelektüel
gelişimine endeksli büyü, din ve bilimden oluşan bir evrimsel silsile üzerinde
değerlendirilmiştir (Temren, 1998, s. 305). Frazer’in ifadesiyle “ilkeller”,
içinde yaşadıkları âlemi, önce anlama sonrada değiştirme çabalarında
sırasıyla büyü-din-bilim ardışıklığını yaşamışlardır (Frazer, 2017, s. 60).
Büyü, tasarımların zihinlerdeki mevcut düzeninin, eşyanın doğal düzeni ile
olan doğal ilişkisiyle ilintilidir. Daha net bir ifadeyle büyü, doğa-zihin
ilişkisinde, büyü ile tabiatın zihinsel açıdan bağdaşırlığının sempatik bir
formla ortaya koyulmasıdır (Frazer, 2004, s. 10). İnsanın entelektüel evrimin
ikinci aşaması olan din ise büyünün beklentileri karşılayamadığının ve
sorunlara umulan düzeyde çözüm üretemediğinin sonucuna varan
“ilkellerin”, ihtiyaç halinde ruhlardan, ilah veya ilahlardan yardım
istemesinden doğmuştur (Frazer, 2004, s. 34-35). Aksi takdirde Tanrıların,
tarım toplumlarında “Toprak Ana”, akarsu yataklarında yaşayanların
“Bereket Tanrısı”, denizci topluluklarda, ‘Koruyucu Mabut’ adını almasının;
arazinin çetin olduğu yerlerde “natürist”, düz olduğu yerlerde “animist”
inançların ağırlık kazanmasının başka ne anlamı olabilir ki? (Keskin, 2004, s.
7).
Bilim ise, doğa olaylarının ikinci ıklanma safhası olan ve büyünün
tüm temel prensiplerinin ret ve inkâr edildiği dinden sonraki son evredir.
İlahi varlıkların faaliyetlerinin ve izahlarının, insanların beklentilerine cevap
üretememesi sonucu ortaya çıkan memnuniyetsizlik, bilimin doğuşunun
gerekçesi olmuştur. Bilim, doğadaki düzenin, dikkatli gözlemlere ve gerçekçi
analizlere dayanarak sabitlendiği öğreti niteliğindedir. Bu bakımdan bilim,
büyü ve din evrelerinin yerini almayı hak etmiştir. Çünkü dinin temel
motifleri, sanıldığı gibi eşsiz ve orijinal değildir. Aksine eksik ve batıl verilerle
dolu yanlışlar, saflıklar ve hurafeler içermektedir (Alıcı, 2010, s. 21-31).
Frazer’in öğretisinde dikkate değer nokta, büyü-din-bilim
Din-Bilim İlişkisi ve Çatışmanın Araçsallığı
|1065|
bilimname
XXX
VII, 2019
/1
CC BY-NC-ND 4.0
üçlemesinde din, beşerin bir tür düşünce teorisi olma nispetindedir. Ve bu
iddialar doğruysa din, hem verili değildir, bir tanrı tarafından
gönderilmemiştir; aksine doğa-zihin tasarımlarına dayalı bir şünce
biçimidir. Hem de din, mekanik bir şekilde işleyen, değişmez kurallarla
kendini betimleyen ve tanımlayan ve dolayısıyla rasyonel verilerle
donatılmış bilimin gerçekliği karşısında, insanların arzu, istek, kapris veya
tutkularıyla eşgüdümlü bir yanılsamadır. Bilime gelince, büyü ve dinin
eskimiş yanlış anlamaları karşısında zaferleri uzatılarak büyütülmüş, insani
korkuların ve endişelerin mutlak anlamda yok edicisidir. Bu haliyle klasik
sekülerleşme teorilerini de besleyen bakış tarzıyla Frazer, din-bilim ilişkisi
bağlamında din olgusunu hem büyü hem de bilim temelinde hasım olarak
deklare etmiştir. Dolayısıyla Frazer ekseninde bilimin, insanın kendini,
doğayı ve evreni tanıma faaliyetinin bir şekli olarak ortaya koyulabilme
ciddiyetini, amaç kurtarma bağlamında dahi olsa din için de ileri sürmek
problemlidir. Ancak görünürdeki bu problem, aslında ilk izlenimin yarattığı
sanıdan ibarettir. Çünkü bir ve aynı gerçekliğin ardına düşen iki ayrı olgu,
esas argümanları farklı, ancak aynı hedefe kilitlenen çok sayıda teorinin
temelini oluşturabilir. Dolayısıyla diğer herhangi bir gelişim süreci gibi, bilim
kadar din de bir potansiyelliğin gerçeğe dönüştürülmesini ifade edebilecek
geçmişe, yaşanmışlığa, birikim ve metoda sahiptir. Bu tür süreçlere kapalı
olmak, farklı versiyonları ve gelişim eğilimlerini göz önüne almamak,
olgulardan herhangi birinin, insanı, doğayı ve evreni tanıma, anlama,
anlamlandırma çabasında uzlaşma potansiyelliğine tavır geliştirmek ve
çatışmayı idealleştirmek, nesnellikten uzaklaşmak ve iki olgunun da doğasını
inkâr etmektir. Kaldı ki Émile Durkheim (1858-1917) Dini Hayatın İlkel
Biçimleri adlı eserinde, Frazer’in aksine dini, kolektif gerçeklikleri ifade eden
müşterekler olarak değerlendirmesi, bu izlenimin beklenti olduğunu ortaya
koymaktadır.
Durkheim’e göre, her şeyden önce din vardı. Bilim, sanat, felsefe ve
hatta uzay, zaman, mekân, nedensellik gibi düşüncenin iskeleti olan zihinsel
kategoriler bile dinin içinden çıkmıştır (Durkheim, 2018, s. 18). Bu bağlamda
animizm gibi din teorilerin de dini bir yanılsama olarak ele almaları
sorunludur. Çünkü “bir kimse, ilkel dini inançları metodolojik olarak analiz
ettiğinde, normal olarak temel kategorileri onların arasında bulur. Bunlar din
içinde ve dinden doğmuşlardır; onlar dini düşüncenin bir ürünüdürler”
(Durkheim, 2018, s. 18). Dolayısıyla din, bir yanılsama değil, toplumsal bir
gerçekliktir. Toplumsal olarak kurulmuş hiçbir gerçeklik de yanılsama
olamaz. Ancak başka bir toplumsal olgu ile açıklanabilir. Böylesi bir bakış
tarzı, din ve bilim arasındaki makas aralığını daraltabilir etkiye sahip
görünmektedir. Süreççi yaklaşımın XX. yüzyıldaki en önemli temsilcisi olan
Alfred N. Whitehead’ın (1861-1947) şu ifadeleri de bu anlamda katkı
Cüneyt COŞKUN
|1066|
bilimname
XXXVII, 2019/1
CC BY-NC-ND 4.0
sağlayıcıdır: “Dinin dogmaları, insanlığın dinî tecrübesinde keşfedilen
doğruları; doğa bilimlerinin dogmaları ise insanlığın duyu algısında
keşfettiği doğruları formüle etme girişimidir. Ancak bu iki olgunun da farklı
köklere sahip olması, uzlaştırılmayacağı anlamını da taşımaz. Zira doğrular
her iki alanda; hem duyu tecrübesinde hem de duyu tecrübesinin dışında
mevcutturlar” (Türer, 2003, s. 48).
B. Çatışmanın Mahiyeti Nedir?
Çatışma, vakalar yörüngesinde, insana dairdir ve yaşam-ölüm
çizgisinin her kademesinde yer edinmiş bir olgudur. Evet olgudur, çünkü
amaçlı bir davranış olarak ortaya çıkar. Evet olgudur, çünkü doğru bir
cümleye veya belli bir doğruluk değerine uygunluğunu dış dünyadan
karşılayarak, meşruiyet kazandığı için tartışılamaz, yadsınamaz bir
karakterdedir (Cevizci, 2002, s. 770). Bu anlamda L. R. Pondy, çatışma
olgusuna, “iki veya daha fazla taraf arasında, tutarsız amaçların, tavırların,
davranışların ve duyguların yol açtığı zıtlık, geçimsizlik ve anlaşmazlıklar”
olarak yaklaşmıştır (Pondy, 1967, s. 296). Ancak en dikkat çeken tanımlama
Georg Simmel’e (1858-1918) aittir. Ona göre çatışma, “menfaat gruplarının,
birliklerin ve organizasyonların mevcudiyetine sebebiyet veren ya da tâdil
yahut tebdil eden bir olgudur” (Simmel, 1999, s. 29). Ve şöyle devam
etmektedir: “Çatışma, birbirine karşı olan düalizmleri çözmek üzere tasavvur
edilir; çatışan taraflardan birisinin yok edilmesi suretiyle olsa bile o bir tür
birliği sağlamanın bir tarzı ve şeklidir” (Simmel, 1999, s. 29-30).
Bilimin ve dinler tarihinin “savaş metaforu” ile anılan bu en çetrefilli
problemi, iskeletini modern bilim ile Batı koordinatlı Hıristiyanlık üzerinden
inşa etmiştir. XVI. yüzyıldan XIX. yüzyılın sonlarına kadar böylesi bir
metafora açılan alan, bilimin, dinin kültürel hâkimiyetini yıkmaya çalışan bir
seküler düşünce üretimi niteliğindedir. Uzun zamana yayılsa da bilimin, bu
çatışmadan zaferle ayrılacağı beklentisi veya varsayımı, heyecan olmanın
ötesinde bir coşkudur. Çünkü “sözde savaş” olarak görüntü veren bu çatışma,
XIX. yüzyıl sonlarına kadar iki olgu arasındaki uzlaşı ortamını, farklılığı ve
zıtlığı hafızalardan silmenin ardına düşmüştür. Çatışma, insan-doğa
ikiliğindeki doğru koordinasyonu, materyalist felsefenin kodlarıyla
özdeşleştirmiş, ama metafiziğe karşı amansız bir hasımlık besleyen bir
propaganda haline dönüşmüştür. Öyle ki doğanın bir bütün olarak tek ve
belirli bir amaca yöneldiği gerçeği karşısında, araştırılması ilkece olanaksız
doğaüstü bir varlığı tasarlamanın yersizliği hakkındaki ısrarda buna
yöneliktir. Dahası doğa ve mekaniğin işleyişindeki simetrinin, yani doğal
dünya dışında gerçek aramayan, gerçeği ortaya çıkarmanın biricik yolunun,
ancak bilim olduğu yönündeki uyum ve eğilim, mekaniğin kanunlarının
topluma, ekonomiye, siyasete ve eğitime uygulanmasının imkânı
perspektifinde ciddiyetle değerlendirilmiş hem ontolojik hem de
Din-Bilim İlişkisi ve Çatışmanın Araçsallığı
|1067|
bilimname
XXX
VII, 2019
/1
CC BY-NC-ND 4.0
epistemolojik düzeyde tartışılmıştır. Nihayetinde dinin ruhu, dinin cismi
yönü karşısında sansürlenmiştir. Bu tartışmalar özellikle A. D. White ve J. W.
Draper gibi çatışma tezinin önde gelen bilim insanlarıyla popülaritesini
arttırmıştır. Böylesi gözlemlenmiş ve deneyimlenmiş bir analizde insanın,
birlikte yaşama ihtiyacına gereksinim duymasına rağmen, özellikle siyasi
beklentilerine dair doyumsuz ve ihtilaflı hali ise, çatışmanın can suyu
olmuştur. Elbette ki bu noktada, “ilerlemenin, dost ve düşmanları” diye
cepheleştirme heveslisi tarihçilerin insafına bırakılmış bir tarih yazımının da
katkılarını göz ardı etmemek gerekir.
Kanaatimizce çatışma olgusu hakkında yapılan tanımlamalarda geçen
en güçlü kavram, “tasavvur” ifadesidir. Türk Dil Kurumu’na göre tasavvur,
“hayal etme, zihinde canlandırma; tasarım, düşünce, amaç, niyet, maksat,
plan” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımlamaya göre tasavvur ifadesinin,
doğrudan deneyimle, gözlemle ve verilerle ispatlanmışlığından ve aksi ispat
edilinceye kadar geçerliliği olan bir kesinliğinden ve uygulanmasından
bahsetmek oldukça hatalı olacaktır. Çünkü yaşanmışlığı, tarihi yoktur;
iletişim değeri, kodları, iletisi, geri bildirimi denetlenmemiştir. Aksine
beklentiye, niyete ve maksada dayalı bir planlanmaya dayalıdır. Dolayısıyla
“orijine” değil, güç ve yeteneklerle destekli tutku, istek, ihtiyaç ve belki de
ideallere bağımlı bir “üretilmişlik” söz konusudur. Tam da bu özellikler,
çalışmamızın amacının tamamlayıcılarıdır. Bu nedenledir ki çatışma, güç,
statü veya kaynaklar (dinsel, kültürel, toplumsal, sosyo-ekonomik, siyasi vb.)
üçgeninde ortaya çıkan hak iddiası işleyişidir. Amaç(lar) bağdaşmazlığı
merkezinde rakiplerin ötekileştirilmesi ve pasifleştirilmesi sürecidir. Aslında
bu, doğrudan ya inkâra indirgenen ya da marjinalliğe dönüşen mücadelenin,
müdahaleyle eş güdümlülüğüne ve zamanlılığına delalet etmektedir.
Böylesi bir işleyiş ve süreç, zihni dürtükleyen iki soruyu beraberinde
getirmektedir. İlki, çatışma, önceden belirlenmiş amaçlara ulaşmak için
kasten planlanmış bir davranış biçimi midir? Gelinen nokta ve özellikle
“tasavvur” tanımlaması dikkate alındığında, çatışmanın planlanmış ve amaçlı
bir edim olduğu ortadadır. İkincisi soru ise şudur: Çatışmanın, araç olarak
kullanılma eğiliminden bahsetmek ne derece makuldür? Aslında bu sorunun
cevabı, birbirine bağlı ve birbirini zorunlu olarak gerektiren üç kavramda
gizlidir: müdahale, ihtiyaç ve iktidar.
Çatışma tanımlarının sürükledikleri güzergâhın ilk durağı, güç ve
yetenekle paralel ilerleyen “müdahale” ögesidir. Müdahale, karar
aşamasında, dolaylı olarak etkiye sahip üçüncü bir etkenin karar üzerindeki
yönlendirme gücüdür. Görünürde gelişimi olumlu yönde etkilemek amaç
olan bu manipülasyonda asıl gaye, tam katılımın engellenmesidir. Çünkü
tasavvura uygun süreçler yaratma hedefinde, farklı ihtiyaç ve beklentilerle
uyumlu, planlı, takibe ve karar almaya açık, eşit ve kapsayıcı bir katılım,
Cüneyt COŞKUN
|1068|
bilimname
XXXVII, 2019/1
CC BY-NC-ND 4.0
tasarımcının odaklandığı sonuçlara, eylem aşamasında sorun yaratmaya
müsaittir. Bu tür sorunların çözümünde psikoloji, sosyoloji, bilim, din, hukuk,
ekonomi ve ahlak gibi kurumlar ise, güç ve yetenekle destekli müdahalenin
yalın olmayan bileşenleridir. Hassasiyet gerektiren nokta ise, bu bileşenlerin
iletilerinin, öncelikle entelektüellere, ideologlara ve din uzmanlarına yönelik
olmasıdır. Bu grup, gönderilerin toplumsal bünyede kabulü ve geri bildirimi,
geçerliliği, yarattığı etkinin kontrol edilebilirliği ve sürdürülebilirliği
açısından olmazsa olmaz hedef kitledir. Bunların düşünce kodlarını,
sınırlarını ve profesyonelliklerini belirleyen ise, doğrudan siyasetin
merkezinde olan iktidarın kendisidir. Bu anlamda Michel Foucault’nun
(1926-1984) entelektüeli “bilgisini, uzmanlığını ve hakikatle ilişkisini siyasi
mücadele alanında kullanan kişi” (Foucault, 2005a, s. 13) olarak
tanımlamasının pek de haksız tarafı yoktur.
Bu çerçeveye bağlı olarak Foucault’nun “dispositif”ler olarak
adlandırdığı somut düzenlemelerde oldukça dikkat çekicidir. Tüm toplumsal
bütüne yayılan ince teknikler olarak dispositifler, söylemler, kurumlar,
mimari biçimler, düzenleyici kararlar, yasalar ve idari tasarruflardan,
bilimsel, felsefi, ahlaki önermelere kadar heterojen bütünleri ifade
etmektedir. Bu söylemsel ve söylemsel olmayan ögeler arasındaki ilişkilerin
oluşturduğu sistemlerin işlevi, stratejik bir içeriğe sahiptir. Bu stratejiyle
hedeflenen ise güç ilişkilerini güdümlemek, belli bir yönde geliştirmek ya da
önlerine geçmek, dengelemek, kullanmaktır. Dolayısıyla dispositif’ler,
birtakım deneyimler kurup insanları bu deneyimlerin öznesi olarak tanıtan,
onlara kendileriyle ilgili hakikatler dayatan, iktidarın şiddet kullanmadan
bedeni kuşatmasını sağlayan, onları itaatkâr ve uysal hale getiren araçlardır
(Foucault, 2005b, s. 18-19). Buleyişin ilk hareket ettiricisi veya bir anlamda
mimarı ise iktidardır. Ancak bu noktada vurguya değer olan husus, ilk
hareketi verdikten sonra sahneden çekilmesi beklenen iktidarın, etki gücünü
pasifleştirmemesidir.
İktidar ise, egemen olma, malik olma ekseninde kişilerarası ilişkiye
indirgenebileceği gibi, Bartolli’nin ifadesiyle “devleti ele geçiren kuvvetlerin
bir bütünü” (Çam, 1994, s. 95) olacak şekilde de değerlendirmeye açıktır.
Yani, iktidar, ailede baba, dini cemaatte dini lider, eğitim kurumunda
öğretmen, fabrikada işveren vb. olabileceği gibi, siyasal ölçekte siyasi erk, üst
perde de ise devletle eşleştirilebilir. İktidarın olumsuz değil, olumlu bir olgu
olduğunu ileri süren Foucault için ise iktidar, “üreten; gerçekliği üreten;
nesne alanları ve hakikat ritüelleri üretendir” (Megill, 1998, s. 356).
Freidman’ın meşruiyet kavramını, baskı, zorlama, güç, manipülasyon, ikna ve
rıza gibi ögelerle tamamlayarak karşımıza çıkardığı iktidar ise tüm ilişki
biçimlerini düzenlemeyi öngörmektedir. Özellikle toplumsal yapının her
birimini (el atarak) temsil etmesi, refah söylemlerinin inandırıcılığı ve bu
Din-Bilim İlişkisi ve Çatışmanın Araçsallığı
|1069|
bilimname
XXX
VII, 2019
/1
CC BY-NC-ND 4.0
inançla paralelize edilmiş yasallık, iktidarın meşruiyetini ve gerekliliğini
güçlendirmektedir (Çetin, 2003, s. 64). Bu güçlenmede baskı aygıtları ve
ideolojik aygıtlar ise, iktidarın iki önemli pekiştireçleridir. Louis Althusser’in
(1918-1990) hükümet, ordu, polis, hapishane, mahkeme vb. kurumlardan
oluşan baskı aygıtları; dağınık ve çoklu görünümlü olan din, eğitim-öğretim,
hukuk, sendika, kültür, aile de ideolojik aygıtlar sınıflaması da bu bakış
açısının ulaştığı noktadır (Althusser, 2000, s. 33-35). Dolayısıyla iktidar
olgusunu, her iki sorumuzun analizi için özne konumuna yerleştirmek, ön
yargılı ve abartılı bir yaklaşım olmayacaktır. Peki, iktidar, çatışmaya ihtiyaç
duyar mı?
Öncelikle belirtelim ki, “ihtiyaç” ifadesi, somutlaştırılmış bir
tanımlama içerisinde oldukça muğlak ve dağınıktır. Çünkü ihtiyacın hangi
nitel ve nicel ölçütler dikkate alınarak ortaya konulacağı, ihtiyaç sahibiyle,
onu karşılayan arasındaki ilişkide, keyfilik kadar katılımın da mümkün olup
olmadığı araftadır. Bu muğlaklığı ve dağınıklığı da dikkate alarak sosyolojik
açıdan ihtiyaç, bir motive ve levsel bir ön şart olarak “bir başka durumu
mümkün kılan ya da ona götüren süreçte uygulanması gereken bir durum ya
da faktördür” (Sarıipek, 2017, s. 45). Siyaset bilimi açısından ise, “belli bir
eylemde bulunmak ya da belli bir duruma geçmek üzere yapılması
gerekenlerin tamamıdır” (Sarıipek, 2017, s. 45). Görüleceği üzere her iki
alanın bakış tarzında da ihtiyaç kavramı, yersiz yurtsuz bir kavramı veya
durumu işaret etmemektedir. Daha ziyade başka kavram ve durumlar için bir
araç olma karakteri ön plana çıkarılmaktadır. Bu nedenle çatışma, iktidarın
eğitim, sosyal refah, iç ve dış güvenlik, iktisadi ve kültürel politikaları için bir
ihtiyaçtır. Ancak geleneksel ve yalın iktidar (Russell, 1999, s. 38-40)
açısından ihtiyacın kapsamının ve içeriğinin, iktidarın tasarımlarına,
hedeflerine ve aygıtları işlevselleştirme derecelerine göre değişkenlik
göstereceği de unutulmamalıdır.
Dolayısıyla çatışmanın mahiyeti, mutlak uyuşmazlık ve kutuplaşma
temelinde, fikir ayrılıklarını kaosa dönüştürebilecek, inanılanı veya bilineni
saçmaya indirgeyip, yanlı hakikatler üretmektir. Ayrıca çatışmanın
taraflarından birini güncellenmiş formuyla, diğerini ise, kırılmış ve
yenilenmiş muhtevasıyla iktidar stratejilerine uyumlu kılmaktır. İktidar
cephesinden bakıldığında ise çatışmanın mahiyeti, kitleleri daha kolay
yönetebilmek için güç ve kudret olma stratejilerine uygun olaylar ve taraflar
yaratacak malzeme sağlamaktır.
C. Bir Araç Olarak Çatışma
Öncelikle araç ve amaç arasındaki ayrımın doğru tespit edilmesi
elzemdir. Araç, Türk Dil Kurumu’ndaki tanımlamaya göre “bir iş yapmakta
veya sonuçlandırmakta gücünden yararlanılan nesnedir.” Tanımın
analizinden anlaşılacağı üzere “sonuçlandırma” ve “gücünden yararlanma”
Cüneyt COŞKUN
|1070|
bilimname
XXXVII, 2019/1
CC BY-NC-ND 4.0
vurgusu önceliklidir. Bu iki ögeye göre yetkinlik, aracın denenmiş ve
gözlemlenmiş olmasından gücünü alan bir olgunluğu ortaya koymaktadır.
Kısacası araç, sonuca ulaşmakta bilgi, beceri ve yetenekle sınanmış ve
olgunluğu kabul görmüş bir materyal niteliğine sahip olmalıdır. Kaldı ki araç,
ulaşmak istenilen sonuç içinde zorunluluktur.
Din-bilim ilişkisindeki tanım, amaç ve işlevlere dayalı farklılık, zıtlık ve
hatta ortaklık/uzlaşma halleri, çeşitli güdülerle, farklı tanısal içeriklerle ve
amaçlı davranışlarla da kodlansa, her iki kavramın sahih, öz, doğal
durumlarından kopuk olmadığı aşikârdır. Çünkü iki kavramın da anlama ve
anlamlandırma eğilimi, özgün ve erekli bilme edimidir. Kaldı ki söz konusu
ilişkide asli ve verili unsurlar, eklemlenecek harici faktörlere ya da
spekülatör ilintilere alan açmaya da yatkın değildir. Uygulamalardan
bağımsız olarak ele alınan kurama aittirler. Her iki olgunun ontolojik,
epistemolojik ve metodolojik farklılıkları inkâr edilemez bir gerçeklik olarak
önümüzde dursa da ilişkiyi sistemli bir biçimde düzenleyen, yasalar bütünü
oluşturan kuram için iki olgunun da özleriyle ve kökenleriyle irtibatının
koparılması ciddi bir tehlikedir. Dolayısıyla din-bilim ilişkisi gerek
kavramsal gerekse kuramsal veyahut hem bilişsel hem de zihinsel bazda
çatışma olgusunu bünyesinde barındırmamaktadır. Bu nedenledir ki, din ve
bilim arasındaki çatışma iddiaları, öncelikli olarak iki olgunun kuramsal
değil, daha çok kurumsal temeli olan tasavvurlar ekseninde okunmalıdır.
Çünkü toplumsal yaşamın iki önemli yönü olan din ve bilim arasındaki
ilişkinin kuramsal tarafına sırtını dayayan, ama üretilmiş yapay zeminin
mimarları olarak çatışmayı bu ilişkiye eklemleyen harici faktörler ve/veya
spekülatör, yani iktidar ve iktidar aygıtları, iki kavramın da kurumlarını,
dogmalarını ve değerlerini araçlaştırır. İdeolojiler, sistemler ve hatta kişiler,
bu araçlar vasıtasıyla bağlı ve bağımlı kurumsal yapılarla, hayalden gerçeğe,
tasavvurdan üretilmişliğe gidişin toplumsal alandaki kafesini inşa ederler.
Bu kafes, çatışmanın hareket alanıdır. Bu hareket alanında da spekülatörlere
güç sağlayan din eksenli üç tarihsel etmenden bahsetmek mümkündür ki, bu
bir anlamda din ve bilim ikilisinin çatışmaya sürüklenmesindeki sürecinde
tarihidir. Ancak bu noktada dikkat çekmek istediğimiz husus şudur: Din-
bilim ilişkisinin çatışmaya sürüklenişinin çeperinin, sadece söyleme dayalı
bir bağlamdan hareketle inşa edilmesi halinde daraltan, kısıtlayan ve
karartan bir koşullandırma kaçınılmaz olacaktır. Oysa söylem, tarihsel
bağlamlardan kopuk değerlendirilmemelidir. Çünkü her dönem, bir
söylemin dönemidir ve dönemin mevcut yleminin işleyişinde ortaya
çıkacak olan krizin yarattığı bunalımı, çözüme kavuşturma iddiasında yeni
aday söylem veya söylemler türer. Ve bu adaylar, yaşanmışlıktan hareket
ederler, beslenirler. Sonuçları (siyasi, toplumsal, kültürel vb.) krize neden
olan (veya öyle olduğu iddia edilen) vakaları, “öteki” olarak yeni söylemin
Din-Bilim İlişkisi ve Çatışmanın Araçsallığı
|1071|
bilimname
XXX
VII, 2019
/1
CC BY-NC-ND 4.0
meşruiyet kaynağına yerleştirirler. Öteki(ler) ise, tarihi kimi vakıaların, özel
olarak çatışma söylemine hizmet edecek olgulara dönüştürülmesi ve bu
nispette yorumlanması için seçilmişlerden oluşturulmuştur.
Bu bağlamdan hareketle din eksenli etmenlerden ilki, özellikle Antik
Yunan düşüncesinin inşa sürecinde toplumsal bir vaka olarak karşımıza
çıkan çok tanrılı din anlayışından kaynaklanan kaostur. Böylesi bir vakanın
sorunsallık değerini, bir Yunanlının zihninde inanılmaz derecedeki çok
sayıda şey için kullanılan “tanrı” kelimesinin, ne ifade ettiğinin berrak bir
şekilde ortaya koyulamamasındaki muğlaklık belirlemektedir. Örneğin
Sokrates, teolojinin kurallarından ve aynı zamanda tanrılardan bahsederken,
şu vurguyu yapma ihtiyacını hissetmesi dikkate değerdir: “Tanrı’nın ne
olduğu şiirde, şarkıda, trajedide ondan bahsedildiğinde-, sürekli
tanımlanmalıdır” (Topakkaya, 2014, s. 195). Zeus, Poseydon, Demeter, Hera,
Apollo, Atena, Ares, Artemis ve kısacası Olimpos’un bütün tanrılarının, birer
Yunan tanrısı olarak insani özelliklerle tanımlanmasının veya tasavvur
edilebilmesinin yarattığı karmaşa ve hatta baskı oldukça ürkütücü, gerilimli
ve bir o kadar da itici hale gelmiştir. Çünkü bir Yunan tanrısı, yaşayan bir
varlığın gözündeki tanrıdır. Bu tanrı, insanın kendi hayatı üzerinde yönetme
hakkına sahip, bir başka yaşayan varlıktır. Yunan tanrılarının mahiyetleri ve
fonksiyonları, yaşayan bir varlığın başına her ne gelmiş, gelmekte ve gelecek
ise yine yaşayan bir kudretin varlığıyla açıklanmaya müsait bir karaktere
bürünmüştür. Böylesi bir ortamda Yunanlının hayatının adeta, güçlü ve çoğu
zaman birbiriyle çatışan ilahi güçlerin bir savaş alanına dönüşmesinin
hayretlik bir hali yoktur (Gilson, 1999, s. 29-30). Dolayısıyla gerek insan
gerekse toplum üzerinde dini ve mitolojik düşüncenin ve onun aygıtlarının
yarattığı sarsıntı ve etkiler oldukça büyük olmuştur.
Eleştirel zihniyetin ve felsefenin yapılanmasındaki sancılı sürecin
işleyişinde dini ve mitolojik düşüncenin ve onun aygıtlarının yarattığı
sarsıntının etkili olduğu görülmektedir. Bir taraftan doğal olayların
anlaşılmasında ve açıklanmasında doğaüstü nedenlere saygı-saygısızlık
ikileminde gidip gelen çözüm arayışlarının iflası, diğer taraftan da akla
dayanan bağımsız bir faaliyetin zorunluluğu hem sosyal hem tarihsel hem de
kültürel nispette daha anlaşılır bir kisveye kavuşmuştur. Bu anlamda Yunanlı
filozofların, çokluğun kendisinden türediği ve çokluğun gerisindeki birliğin
“su”, “hava”, “ateş” ve hatta “aperion” gibi ögelerden müteşekkil olduğu
yönündeki söylemleri, bu teorilerde canlı ve maddi ögelerin doğrudan tanrı
veya tanrılarla denkleştirilmesinden bilinçli olarak kaçınmaları ve dahası
tanrıları paranteze almaları rastlantı olmaktan çıkmaktadır. Böyle bir
ihtimali göz önünde bulundurmak, Ksenofanes’in tanrıları, insani
özelliklerden arındırma çabasını, görünüşün arkasındaki gerçekliği
araştırma hedefini inkâr etmek olacaktır.
Cüneyt COŞKUN
|1072|
bilimname
XXXVII, 2019/1
CC BY-NC-ND 4.0
Din-bilim ilişkisinin çatışmayla anılır olmasındaki ikinci etmen ise,
tanrının yeryüzünde temsili problemine endeksli olarak din denetiminde bir
devlet yönetme isteği ve kilisenin egemen güç olma iddiasıdır. Bir anlamda
dogmatik ve rasyonel değerler dizisindeki hakikatler; hakikate dair kavram
veya kavramlar ve hakikate ulaşma gayesinde kullanılan metotlar
topluluğunun temasında ortaya çıkan çelişkiler ve buna bağlı olarak
sonuçların ise sezgiye dayalılığı, problemin merkezine yerleşmiştir. Kutsal
Kitapların referans alınıp, kilisenin ileri sürdüğü normlar ve oluşturduğu
otorite, dinin, ruhani yönünün gölgelemesine, cismani yönünün ise devlet
yönetiminde ve sosyal hayatta yönlendirici vasfa ulaşmasına ortam
yaratmıştır. Kilisenin, Kutsal Kitap’taki ve paralel olarak Aristotelesçi evren
anlayışındaki m bildirimlerin mutlak anlamda doğru olduğunda ısrar
etmesi, bilimin ve dolayısıyla gerçeğin yetki alanını daraltmıştır. Galileo
Galilei’nin (1564-1642) yargılanmarecini (1615 ve 1633) ve nedenlerini
dikkate alan Shayegan, gerçeğe tanınan yetki problemini şöyle
özetlemektedir: “İpe bağlı bir cismin sallanması, Aristotelesçi birine göre
karmaşık bir hareket sonrasında duracak olan engellenmiş bir düşüştür.
Oysa Galileo’ya göre bir sarkaçtır, yani aynı hareketi sonsuza kadar
tekrarlayacak bir cisimdir” (Shayegan, 2017, s. 59). Bu örnek, Ortaç
anlayışıyla modern bilim anlayışı arasındaki ciddi ayrılığı ifade eden, din-
bilim ilişkisindeki çatışmanın, bir anlamda gözlem-yetki çatışması olduğunu
ortaya koyan bir özelliğe sahiptir (Russell, 2018, s. 16-17). Başka bir ifadeyle
bu örnek, yetkiye tanınan ayrıcalık karşısında, din ile bilim ilişkisinde özgün
olmayan, ancak düzenin bekasını korumaya dayalı üretilmiş bir kutuplaşma
içinde sıkışıp kalan gerçeğin, var oluş sahasını dile getirmektedir. Bu ve
benzeri örnekler göstermektedir ki, özellikle Batı Ortaçağ düşünce
kültürünün özne olduğu bir tümcede, kölelik (toplumsal bir olgu olduğu
ölçüde, ekonomik bir olgu olduğu da unutulmamalıdır), öldürülme,
yargılanma eylemlerinin yüklenicisinin, yetkesinin kilise olması, bilim ile din
arasındaki gerçek teması olağan seyrinden uzaklaştırmıştır. Dolayısıyla din-
bilim ilişkisinde çatışmadan söz etmek, aslında bilimin dinle değil, bilim
insanlarının dini siper edinen geleneğin koruyucularıyla olan zihniyet
mücadelesidir. Kopernik’e Kilise tarafından yapılan baskılar, Giordano
Bruno’nun yakılması (1600), Antonio de Dominius’un öldürülmesi (1624)
gibi vakalar, bu nitelikteki diğer örneklerdir (Gülcan, 2015, s. 185). Benzer
örneklere Türk-İslam düşünce tarihi’nde de rastlamak mümkündür. Örneğin
bid’at tartışmalarıyla alevlenen nakli ilimlerin, akli ilimler karşısındaki
onanmışlığı; zihniyet itibariyle kendi inanış biçimine aykırılığı ön plana
çekerek tasfiye eden ve Batıyı “küfürevi” ilan etme cesaretinde ve ölçüsünde
bilimi de anlayan ve anlamlandıran bir dini akım olarak gören Kadızâdeliler
hareketi, bu anlamda XVII. yüzyıl Osmanlı düşünce tarihindeki misaldir.
Din-Bilim İlişkisi ve Çatışmanın Araçsallığı
|1073|
bilimname
XXX
VII, 2019
/1
CC BY-NC-ND 4.0
Görüldüğü üzere din-bilim ilişkisinin çatışma bağlamı, tamamıyla din
olgusunun siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel alanlardaki etkinliğinin
gelenek algısı içindeki konumlandırılışı ile orantılıdır. Bu konumlandırma,
XV.-XVI. yüzyıllarda batı ile klasik antikite arasındaki bağın yeniden
kurulmasıyla başlayan ve özellikle XVII. yüzyıldan itibaren yönetimsel,
düşünsel, iktisadi ve kültürel açıdan yeni bir paradigma olarak yeşeren ve
ürün veren modern dönem bilim algısının, görünürde dinle, gerçekte ise
gelenekle çatışmasını ortaya koyan yeni bir anlamlandırmayı ve tarihi ifade
etmektedir. Yeni olan; geçmişle, geçmiş olduğu için değil, aslında hali
hazırdaki karşıt eğilimlerin, yani dinin ve dolaylı olarak da geleneğin,
eleştirel analizi ve geleceğin önceden okunmasıdır (Cahoone, 2001, s. 20).
Özetleyecek olursak bir araç olarak çatışmanın mahiyeti, toplumsal
yapının insan odaklı iki temel olgusu olan din ve bilim ikilisinin, iktidar lehine
araçlaştırılmasının gösterime sunulduğu platform olması ölçeğindedir. Bu
bağlamıyla çatışma, siyasal erkin işleyişi ve bekası için aracılık edecek bir
kurguya duyulan ihtiyacın ürünüdür. Bu kurgunun içeriği, din ve bilim arası
çekişmenin, her iki olgunun doğasından kaynaklandığını görecelilikten
kurtarıp, realite olarak kamusal alana sürmektir. İktidarın devamlılığı için
din ve bilim olgularını, uzlaştırılamayan ve birbirine karşıt olan iki olgu
olarak merkeze yerleştirmek ve siyasanın müdahale ölçüsü ve yetki
tartışmalarının önünü kesecek geçerli bir meşruiyeti zemini inşa etmek ve
bu “üretilmişliği” kamu vicdanında onaylatmak, muktedir olmanın da
yöntemini oluşturmak, olgunlaştırmak ve baki kılmaktır. Bu metodun icra
edilmesinde, yaşanmışlıkların mevcut paradigma karşısındaki tüm olumsuz
verilerini tekrarlamaktan usanmamak da hafızaları bu anlamda canlı tutmak
da hukuk ve baskı aygıtları yardımıyla kendi yararına sömürdüğü çoğunluğu
baskı altına almak da hem bilimin hem de dinin argümanlarını propaganda
unsuru olarak aktif şekilde kullanmak da mubahtır. Kaldı ki iktidar için gerek
insani duyarlılığın kirletilmişliğinin gerek evrenin merkezindeki dünyanın
kusurluluğunun ve değişebilirliliğinin, gerekse dini bilginin, nitelik ve ufuk
olarak sınırlılığının, bilim karşısında hasımlık için yeter sebep olarak
zihinlere ve vicdanlara aşılanması için, din ve bilim tarihi bu anlamda dolgun
bir malzeme sunmaktadır. Bu hedefin temel enstrümanları ise öncelikli
olarak eğitim kurumları ve spekülatör aktörlerdir. Böylece iktidar, tek yönlü
bir ilişki (dinin, bilim veya bilimin, din üzerindeki tahakkümü) biçimi
kurarak ve ön dönem(ler)in söylem biçimini olumsuzlayarak gerek
toplumsal normlara, gerekse siyasal aygıtların hegemonyasına uyumlu
bedenlerin, zihinlerin ve ruhların şekillendirilmesini sağlayacaktır. Daha da
önemlisi, kendince yaratacağı tarihine, hem yeni özneler ve nesneler, hem de
olaylar ve konular sunmanın özgüveniyle, gelecekte ortaya çıkabilecek olan
yeni paradigmalara karşı savunma hattı çizecektir (Shapin, 2000, s. 30).
Cüneyt COŞKUN
|1074|
bilimname
XXXVII, 2019/1
CC BY-NC-ND 4.0
D. Çatışmanın Amacı Nedir?
Amaç ifadesini, araçta olduğu gibi olgunlaşma değil, motivasyon
süreciyle eşleştirmek daha makul görünmektedir. Bu motivasyon süreci,
çatışmanın araçlaştırılma amacını ifade etmektedir: Amaç, dinin sosyal
görünümü olan geleneğin, dinle özdeşleştirilmesidir.
Gelenek, tanrısal bir bağla ve bu bağın cismi hali olan din ile özdeşliği
kapsamında kullanılır. Ve yine gelenek, geçmişle doğrudan ilişkili, ancak
dinle doğrudan ilgili olmayan birtakım tutum ve davranışları ifade etmek için
de kullanılmaktadır. Sosyolojik nispette ise daha çok bir nesilden diğerine
aktarılan herhangi bir beşerî uygulama, inanç, kurum ya da zanaat için
geçerlidir (Karadeniz, 2007, s. 35). Kısacası “bir tarihî-kültürel mirasın total
haliyle bizzat kendisi olan gelenek, milletin hayatındaki ortak inanç ve
pratiklerin düzenlenme biçimleridir” (Tatar, 2000, s. 199). Bu noktada vurgu,
bir kuşaktan diğerine geçiş esasına dayalıdır. Ancak geçmişle olan temasına
rağmen, uygulama, form ve norm özellikleriyle insan ve insana dair her
sahada yaşayan, iz bırakan ama dine de indirgenmeyen bir varlık gibi olma
karakteri de göz ardı edilmemelidir. Çünkü gelenek, sadece geçmişten,
geçmişe özlemden ibaret de değildir. O, bir ruhtur. Bu ruh gücünü, geçmiş ve
şimdi arasındaki geçerliliğinden ve tutarlılığından; sürekliliğini ise geleceğe
hitap edebilme yeterliliğinden alır. Bu fonksiyonellik içinde dinin yeri ise
geleneğin içindeki ögelerden sadece biri olmak kadarken; rolü, (sadece)
geleneğin parçalanmasını önleyen bir tutkal olmaktan öte değildir (Bénéton,
1991, s. 62). Bu bağın kopması, geleneğin yıkılması, gelenekçiliğin ortaya
çıkması ve/veya geçmişe özlem duyulmaya başlanması demektir.
Öte yandan, bir yönüyle modernite ile bir karşıtlık içinde olan
otoritenin temsilcisi, diğer yönüyle de toplumsal bir grubu aynı paydada bir
araya getiren kodların, yani kültürel unsurların taşıyıcısı olması geleneği,
“ezeli geçmişin iktidarı” olma yakıştırmasından da uzaklaştırmamıştır. Marx
Weber’in (1864-1920), yanlı bir bakış tarzıyla da olsa, otoriter buyruk,
dogmatik tutum veya itaatkârlıkla eşleştirdiği bu tavır (Karadeniz, 2007, s.
34-35) geleneğin, “belirli davranışsal norm ve değerleri benimseyip aşılayan,
gerçek ya da hayali bir geçmişle süreklilik gösteren ve genellikle yaygın
biçimde benimsenen ritüeller ya da başka sembolik davranış biçimleriyle
ilişkili toplumsal pratikler kümesi” (Cevizci, 2002, s. 444) olma halini, siyasal
ve ideolojik bir çerçeveye yerleştirmiştir. Bunun ardındaki asıl materyal ise
dogmadır. Dogma, rasyonel düşünme ve empirik gözlem olmaksızın kabul
edilmesi, uzun süre yaşaması ve geleneğin parçası olmasının yanı sıra, inanç
ve zorbalıkla bir arada düşünülmesidir (Shils, 2003, s. 103). Dolayısıyla
sorun, doğrudan doğruya ne gelenek ne de dindir.
Bir ülkünün doğruluğunun kayıtsız şartsız savunusu şeklinde
özetleyebileceğimiz sorunun ilk nedeni, tartışılamaz olan normlar sisteminin
Din-Bilim İlişkisi ve Çatışmanın Araçsallığı
|1075|
bilimname
XXX
VII, 2019
/1
CC BY-NC-ND 4.0
kutsallaştırılması ve bu kutsallaştırmadan elde edilen güçtür. Kutsal ve
bundan elde edilen güç, tarihin bilgeliğinin gölgesinde hayat bulmuş olan
geleneklerin çok az değişimine veya güncellenmesine onay verse bile,
sadakati bir pekiştireç olarak aktif kullanır. Bu kullanımda kullanıcı, din ve
din kurumları; ayak bağı ise rasyonellik ve bilimsel bilgidir. Rasyonelliğin ve
bilimsel bilginin yayılması, özünde geleneğin değil, temsilcilerinin
iktidarlarının yıkılması, güçlerinin dizginlenmesi, imtiyazlarının ortadan
kalkması demektir. Bir başka ifadeyle insan eylemlerini belirleyen gücün
yanı sıra siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel eylemlerin bu gücün parçası
ve aygıtları olarak içinde büyüdüğü geleneğin stokunun, yeni paradigmanın
idealleri karşısında tükeneceği endişesidir. Ortaya çıkan reaksiyon ise “icat
edilmiş” veya “üretilmiş” çatışmadır.
Bir taraftan bilimin dini, “ne biliyorsun, nasıl biliyorsun ve bilgi ne
içindir” gibi sorularla kıskaca alması, öte taraftan dinin, yapı ve değer
ekseninde geleneğe indirgenmesi, bu üretilmiş reaksiyonun güç kaynağıdır.
Elbette bir dinin, örneğin İslam’ın veya Hristiyanlığın geleneğinden
bahsetmek mümkündür. Lakin bu, onun, tarihselliği, yaşanmışlığı ve
verileriyle alakalıdır; geleneğin her haliyle onanan bir özdeşlik durumuyla
ilgili değildir. Dolayısıyla ikinci sorun dinin, geleneğin bir ögesi olmaktan
çıkarılıp, merkeze yerleştirilmesidir. Başka bir deyişle çatışma, dinin,
doğrudan kendisiyle değil, dinin, gelenekle özdeşleştirilme çabalarıyla
alakalıdır. Dolayısıyla sosyal mühendislik uygulamalarında uzun süre etkin
ve belirleyici olan din ile bilim ilişkisindeki bu üretilmişlik ve yönetilmişlik
ortamının kırılması ya da aşılması hayli vakit alacağa benzemektedir.
Oysa modern dönemden önce Tanrı ve din, doğal dünyayı anlamak ve
öğrenmekle ilgiliydi. Hatta J. Henry’nin de beyan ettiği gibi, Bilimsel Devrim
tarihi içindeki bütün önemli figürlerin dindar oldukları tarihsel bir gerçekti
(Henry, 2010, s. 41). Bilimsel Devrimdeki amatör teologlar olarak
adlandırılan M. Servetus (1509-1553), J. Calvin (1509-1564) gibi öncü
düşünürlerin çoğu, yeni doğa filozoflarının yanında teolojik pozisyonlarını
geliştirmek ve kendilerini dönüştürmek isteyen düşünce insanlarıydı. A.
Funkenstein’in (1937-1995) ifadesiyle, Bilimsel Devrim süresince bilim,
felsefe ve teoloji, bir ve benzer meşguliyet olarak görülebilme
kapasitesindeydi (Henry, 2010, s. 41-42).
Sonuç olarak, XVI-XVII. yüzyıllardan itibaren gelişen seküler teolojiyle
birlikte bilim ve din ile ilgilenenlerin çoğu, bilimin zaferinin ardına
düşmüşlerdir. Öyle ki bilimsel ilerlemenin tarihinin, Öklit’in, Aristoteles’in ve
Arşimet’in klasik çağından doğruca, XVI. ve XVII. yüzyıl Batı Dünyası’nda
doğan bilim çağına atlanmış olması bilinçsiz bir tavır değildir. Galileo’nun
Kilise ile olan ünlü çatışması, Batı’da hem Karanlık Çağ’ın sonu hem de aklın
ışığının hurafeye karşı kazandığı büyük zaferin ilk adımı olarak tüm dünyada
Cüneyt COŞKUN
|1076|
bilimname
XXXVII, 2019/1
CC BY-NC-ND 4.0
kabul görmüştür. Oysaki bilimsel araştırma ve bilimsel düşünce, Roma’nın
yıkılışı ile sona erip, tekrar XVII. yüzyılda ilerlemeye başlamamıştır. Zaten
İslam biliminin büyük kuşağına ise ne hikmetse üstünkörü değinilmiştir
(Masood, 2010, s. 12-13). Siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel veriler
dikkate alındığında, bu uğraşın idealize edilmiş olduğu su götürmez bir
realitedir ki, çatışma da bu tasavvurun üretilmiş en önemli enstrümanıdır.
Bu enstrümanın sacayaklarının, geleneğin zemininde yaşanan erozyon
sonrasında geleneği kendine kalkan yapanların bilime tepkisinden;
geleneğin hem koruma hem de beka odaklı karakterinin din-bilim ikiliğiyle
çift kutuplu bir değişim olarak imgelenmesinden ve bu izlenimin bu ilişki
tarihinde unutulmayan trajedilerle desteklenmesinin yaygın bir şekilde
bilim çevrelerince içselleştirilmesinden oluştuğu görülmektedir.
Sonuç ve Değerlendirme
Bilimin gerçekle, dinin ise inançla ilgilendiği şeklindeki ön yargıların,
çatışma tezinin, kötü, mesnetsiz ve abartılı bir karikatürüdür.
Karikatürist(ler)in amacı ise, toplumsal bir öge olan din olgusunun,
modernitenin üretimi olan “öteki” koğuşuna bilinçli olarak mahkûm etme
heveslisi, konjonktürel methiyeci ve gerçekle olan ilişkilerini dağınık şekilde
pazarlayan bir cenah oluşturmaktır. Birbirinden tiksinen (!) iki
paradigmanın temel ögelerinin, ak-karacı bir tarih anlayışı ve zincirleme bir
özdeşleştirme çabası içinde, ontolojik ve epistemolojik dokusundaki tahribat
ve tarumarın kalıntılarıyla oluşan yapay bir zemin inşa etmektir. Batı ve
özellikle de İslam bilimine karşı, duyarsız ve gerçekdışı bir tarih yazımı
sunan bir öğretiyle, çatışmanın her bir kilometre taşını verili olandan,
üretilmiş ve netilmiş olana gidişat üzerinden kurmak ve hayata
geçirmektir. Benzer şekilde kahramanlarından birinin, öte dünyaya dair
uğraşlara yönelip, bu dünyadan çekilmek gerektiğini telkin eden din
uzmanlarının ve dogmacı a priori’lerinden ve onların sunduğu arzu,
heveslerden kaçınmayı öğütleyen modern ustaların, klişeleşmiş ve sürekli
tekrarlanan seçili fikirlerini, ezberlerini ve savlarını, sistemli bir çabayla ve
sözlü-yazılı araçların kullanımıyla aktifleştirmektir. Böylece toplumun tutum
ve davranışlarını belirlemek ve istenen doğrultuda yönlendirmektir (Arslan,
2017, s. 234). Özellikle XIX. yüzyılda artan Batı menşeili yeni fikirlerin
(çoğunlukla toplumsal ve siyasal) saldırıları ve baskıları karşısında bir
kenara itilmeye çalışılan tutum ve davranışların, yeni-eski ikilemindeki
düşünce şemalarını biçimsizleştirmektir.
Değerlendirmeler ışığında görülen o ki, din-bilim ilişkisine eklemlenen
çatışma tezi, iki kavramın tanım, amaç ve işlevleri bağlamında söz konusu
ilişkinin doğal rengi veya parçası değildir. Tezin, iktidar aracı olduğu kadar,
yamalama olduğu açıktır. Tezin asıl kusuru ise kendi öz parametrelerindeki
çelişkilerin göz ardı edilmesidir. Neden? Öncelikle ilişki sadece bilim-inanç-
Din-Bilim İlişkisi ve Çatışmanın Araçsallığı
|1077|
bilimname
XXX
VII, 2019
/1
CC BY-NC-ND 4.0
iman üçgeninde ele alınmış, diğer bağlantılar ise gölgede kalmıştır. Oysa bu
ilişkinin siyasi, toplumsal ve kültürel politikalarla olan bağlantıları göz ardı
edilemeyecek derecede önemlidir. Böylesi bir ihmalin ortaya koyduğu tarihi
ilişki ve tarih yazımı, eksiklik, kusurluluk ve karmaşıklık içermektedir. Çünkü
bilim lehine zafer baki, ilerleme ise kaçınılmaz olmalıdır. Tarihçiler için
ilişkideki din, bilim karşısında ezilmiş, yara bere içinde savaştan çekilmek
zorunda kalmış, bitap düşmüş, yalnızlaştırılmıştır.
Ayrıca ilişkinin doğrudan savaş metaforuyla zihinlerde resmedilmesi
de başlı başına bir çelişkidir. İki olgu arasında yakınlığın olduğunu ortaya
koyan deneyimlerin ve kaynakların, tez dışına bilinçli olarak itildiği
aşikârdır. Oysa yüzyıllardan beri belli başlı isimlerin örneğin, gökbilim,
matematik, doğa bilimleri, coğrafya ve tarih alanındaki çalışmalarıyla
tanınan el- Bîrûnî’nin (973-1050), İslâm felsefesinin önde gelen isimlerinden
olan İbn Rüşd’ün (1126-1198), XIX. yüzyıl İngiliz bilim insanlarından Michael
Faraday’ın (1791-1867), James Joule’ün (1818-1889), İskoçyalı fizikçi
William Thomson’ın (1824-1907), bu ilişkideki yakın teması gün yüzüne
çıkarmak için çetin mücadeleler verdikleri hatırlanmalıdır.
Öte yandan, çatışmayla birbirlerini iten ve karşılıklı olarak
biçimsizleştiren bağdaşmaz dünyaların ortaya çıkardığı çatlakta, insan, zihni
köhneleşmiş, hıncı körüklenmiş toplumsal öge olarak mekânsızlaşmaya
başlamıştır. Çünkü elinden muletası alınmış bir matador misali din, bilimin
saldırıları karşısında sosyolojik bir etmen olma ağırlığını kaybetmektedir.
Kişi, din ve bilim arasındaki ikilemle kamusal alanda, faziletleri övülen
tarihsel deneyime bağlı bilgi türlerinin kurduğu formlar ve normlar
sistemiyle de kendine özgü yasaları ve hâkimiyet mantığı olan yeni
paradigmayla da mücadele etmektedir. Hem etkisinden kaçamadığı radikal
değişimden hem de atıfta bulunduğu tinsel imgelerin kafalardaki nostaljik
yansımalarından kurtulamayan, paranoyak bir sayıklamaya saplanıp kalan
insan kümeleri oluşmaktadır. Bu, içe kapanmadır; Batı ve modern bilim
karşısında “öteki(ler)” olmaktır.
Çatışmanın en problematik ve tehlikeli tarafı ise özlerinde rekabetten
kaynaklanmayan, aksine ilişkinin kendi bünyesindeki farklılığa ve zıtlığa
bağlı olan anlaşmazlıkları eriten, ancak ısrarla çatışma eklemlemesiyle
restleşmeye çekilen ve fikir bulanıklığına sürüklenen bir toplumsal yapıya
ortam hazırlanmasıdır.
Bu çerçeve nazarında din-bilim ilişkisinde çatışma, bir eklemlenmedir.
Bu eklemlenme, iki olgu arasında doğal olmayan ve birbirini tetikleyen iki
çekişmeye neden olmuştur. İlki, dinin ruhsal yönünün (asgari ölçüde de olsa)
göz ardı edilmemesi kaydıyla, cismanî kısmının tayin ve takdir ettiği
anlayışın önem kazanmasıdır. Çünkü insanların her tür hal ve davranışlarına,
toplum yasalarına ve kurallarına, yaşayışlarına dinin hep bu yönü, yani
Cüneyt COŞKUN
|1078|
bilimname
XXXVII, 2019/1
CC BY-NC-ND 4.0
cismanî kısegemen yargılar yaratmış ve bu yargıları güncelleştirmiştir.
İkincisi ise ilişkide, tarihin farklı devirlerinde iki olgunun diğer faktörlerle
olan etkileşimlerinin yoğunluğuna bağlı olarak spotane kırılmalara veyahut
hal değişimlerine karşı oluşturulan saldırgan haldir. Daha net bir ifadeyle, bir
kimyasal bileşikte, nasıl ki belli yoğunluk altında belli faz geçişlerinden
bahsedilebiliyorsa, örneğin suyun, kararlı bir halden katı, sıvı ve gaz
hallerine geçişinde olduğu gibi, din-bilim ilişkisinde de geçişlere neden olan
öteki faal etkenler ve bu etkenlerin birbirleriyle girdiği etkileşimin sonuçları
doğru okunmamıştır. Lakin bu yöndeki bir değerlendirmede önemli olan iki
hususa dikkat çekmekte fayda vardır. Birincisi, yine de ilişkiyi oluşturan
olguların birbirlerini yok etme eğiliminden söz edilemez. İkincisi ise
olgulardan biri olan din, muhteva açısından dönüşen, ancak form açısından
meşruiyeti ve devamlılığı için aynı kalan geçişler yaşamıştır. Böylece din,
bilimle kendisini yeniden tanımlamıştır. O halde bu ilişkide bilim,
güncellenmiş formuyla, diğeri ise kırılmış ve yenilenmiş muhtevasıyla
stratejilere uygun olarak “üretilm ve yönetilmiştir.” Bu yüzdendir ki
çatışma doğal değil, “oluşturulmuş” veya “üretilmiş” bir eklemlemedir.
Dolayısıyla insanlık tarihinin iki önemli yüzü olan din ve bilim ilişkisine
çatışma, farklı stratejik deneyimlerin gölgesinde, öz ve doğal gerçekliklerinin
dışında eklemlenmiştir.
Benzer şekilde din-bilim ilişkisinde çatışma, sadece bir araçtır. Fikir
ayrılıklarını kaosa dönüştürebilecek, inanılanı veya bilineni saçmaya
indirgeyip, yanlı hakikatler üretebilecek ölçüde manevra kabiliyetine sahip
bir enstrümandır. Bu aracın kullanılma amacı ise “bilim, bir efsanedir, sancılı
bir süreçten geçmiştir ama küllerinden yeniden doğmuştur” sloganıyla insan
hafızasında kalıcı olmaktır. Önemli olan, dinin veya geleneğin eskitilmesi,
ama öldürülmemesidir. Bilime karşı takdirin arttırılması, zihinlerde çekiciliği
olan bir savaşın yaratılmasıdır. Savaş ise siyasi, toplumsal ve kültürel
stratejilerin devamı içindir. Materyaller değişken olsa da amaç bakidir:
Düşmanın silahlarını elinden almak veya düşmanı silahtan arındırmak
veyahut hiç olmazsa düşmana bu yönde korku salmaktır. Kısacası düşmanın
azim ve iradesini kırmaktır. Ancak din-bilim ilişkisine eklemlenen
çatışmanın en büyük silahı, yani geçmişi, iki olgunun tarihinden devşirmeyle
üretilmiş melez bir tarihtir. Görünen o ki, çatışma tezinin bir yamalanmayla
ileri sürdüğü itibarsız sonuçlar da çarpık, sapkın, zayıf ve temelsizdir. Yapay
ve aşırı basitleştirme aracı olarak çatışma tezi, derinlemesine bir analizle gün
yüzüne çıkarılabilecek kadar dibi, yüzeyine yakın bir aldatmaca olarak
hafızalardadır.
Din-Bilim İlişkisi ve Çatışmanın Araçsallığı
|1079|
bilimname
XXX
VII, 2019
/1
CC BY-NC-ND 4.0
KAYNAKÇA
ALICI, M. (2010). Din Antropolojisinin Kurucularından James George Frazer
(1854- 1941). Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi,
XIV(2), 3-31.
ALTHUSSER, L. (2000). İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları (4. Baskı). Y.
Alp, & M. Özışık (Çev.). İstanbul: İletişim Yayınları.
ARMSTRONG, K. (2018). Tanrı’nın Tarihi (6. Baskı). O. Özel, H. Koyukan, & K.
Emiroğlu (Çev.). İstanbul: Pegasus Yayınları.
ARSLAN, M. M. (2017). Lenin Türü Propaganda. Asos Journal Akademik Sosyal
Araştırmalar Dergisi, V(48), 232-241.
AYDIN, M. S. (1986). Süreç (Proses) Felsefesi Işığında Tanrı-Âlem İlişkisi.
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, XXVII(1), 31-87.
BARBOUR, I. G. (2004). Bilim ve Din Çatışma-Ayrışma-Uzlaşma. N. Mehdiyev,
& M. Camal (Çev.). İstanbul: İnsan Yayınları.
BÉNÉTON, P. (1991). Muhafazakarlık. C. Akalın (Çev.). İstanbul: İletişim
Yayınları.
BERNAL, J. D. (2009). Tarihte Bilim-1 (Cilt I). (2. Baskı). T. Ok (Çev.). İstanbul:
Evrensel Basım Yayın.
BİLGİN, A. (2014). Din, Dindar, Dindarlık: Özeleştirel Bir Değerlendirme. Muş
Alparslan Üniversitesi� Sosyal Bilimler Dergisi, II(2), 75-84.
CAHOONE, L. E. (2001). Modernliğin Çıkmazı. A. Demirhan, & E. Çatalbaş
(Çev.). İstanbul: İnsan Yayınları.
CEVİZCİ, A. (2002). Paradigma Felsefe Sözlüğü. İstanbul: Paradigma
Yayınları.
CHALMERS, A. F. (2008). Bilim Dedikleri. H. Arslan (Çev.). İstanbul:
Paradigma Yayıncılık.
COX, J. L. (2004). Kutsalı İfade Etmek. F. Aydın (Çev.). İstanbul: İz Yayıncılık.
ÇAM, E. (1994). Siyaset Bilimine Giriş (3. Basım). İstanbul: Der Yayınları.
ÇETİN, H. (2003). Siyasetin Evrensel Sorunu: İktidarın Meşruiyeti
Meşruiyetin İktidarı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
Dergisi, LVIII(3), 61-88.
ÇUBUKÇU, İ. A. (ts.). İslam Düşünürleri. Ankara: Ankara Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi Yayınları.
DOĞAN, Ö. (1999). Mantık: Klasik/Sembolik Mantık, Mantık Felsefesi (6.
Basım). İstanbul: İnkılâp Kitabevi.
DRAPER, J. W. (2009). History of the Conflict Between Religion and Science.
New York: Cambridge University Press.
Cüneyt COŞKUN
|1080|
bilimname
XXXVII, 2019/1
CC BY-NC-ND 4.0
DURALI, Ş. T. (2009). Felsefe-Bilim Nedir? (2. Basım). İstanbul: Dergâh
Yayınları.
DURKHEIM, É. (2018). Dini Hayatın İlkel Biçimleri (3. Basım). F. Aydın (Çev.).
Ankara: Eski Yeni Yayınları.
FOUCAULT, M. (2005a). Entelektüelin Siyasi İşlevi/ Seçme Yazılar 1 (2.
Basım). I. Ergüden, O. Akınbay, & F. Keskin (Çev.). İstanbul: Ayrıntı
Yayınları.
FOUCAULT, M. (2005b). Özne ve İktidar (2. Basım). I. Ergüden, & O. Akınbay
(Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
FOUILLÉE, A. (2009). Descartes. A. Altınörs (Çev.). Ankara: Eflatun Yayınevi.
FRAZER, G. J. (2004). Altın Dal Dinin ve Folklorun Kökleri (2. Basım). (Cilt I).
M. H. Doğan (Çev.). İstanbul: Payel Yayınevi.
FRAZER, G. J. (2017). Psişik İşler. İ. H. Yılmaz (Çev.). İstanbul: Pinhan
Yayıncılık.
GILSON, E. (1999). Tanrı ve Felsefe (2. Basım). M. S. Aydın (Çev.) İstanbul:
Birleşik Yayıncılık.
GÜLCAN, N. Y. (2015). Tarihsel Süreçte Dinin Bilimsel Alandaki Etkileri
Açısından Din-Bilim İlişkisi. 38. ICANAS (International Congress of
Asian and North African Studies), (s. 183-194). Ankara. Kasım 7, 2018
tarihinde www.ayk.gov.tr/wp-content/uploads/2015/01/GÜLCAN-
Nur-Yeliz-TARİHSEL-SÜREÇTE-DİNİN-LİMSEL-ALANDAKİ-
ETKİLERİ-AÇISINDAN-DİN-BİLİM-İLİŞKİSİ.pdf. adresinden alındı
HENRY, J. (2010). Religion and the Scientific Revolution. P. Harrison (Ed.)
içinde, Science and Religion (s. 39-58). Cambridge: Cambridge
University Press.
İBN RÜŞD. (2012). Felsefe-Din İlişkileri Faslu’l-makâl el-keşf an minhâci’l-
edille (4. Basım). S. Uludağ (Çev.). İstanbul: Dergâh Yayınları.
JENSEN, J. S. (2014). What is Religion? New York: Routledge.
KARADENİZ, S. (2007). Gelenek Üzerine Bir Okuma Denemesi ‘Geçmişle
Gelecek Arasında Gelenek'. Milel ve Nihal Dergisi, IV(35), 29-47.
KESKİN, Y. M. (2004). Din ve Toplum İlişkileri Üzerine Bir Genelleme. Din
Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, IV(2), 7-21.
MASOOD, E. (2010). İslam ve Bilim. Ş. Timur (Çev.). İstanbul: Picus Yayıncılık.
MEGILL, A. (1998). Aşırılığın Peygamberleri/ Nietzsche, Heidegger, Foucault,
Derrida. T. Birkan (Çev.). Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları.
MEYER, S. C. (2016). Bilim ve Din Ayrımı. G. B. Ferngren (Ed.) içinde, Batı
Geleneğinde Bilim ve Din Tarihi C. Alan (Çev.). (s. 39-51). İstanbul: Say
Yayınları.
Din-Bilim İlişkisi ve Çatışmanın Araçsallığı
|1081|
bilimname
XXX
VII, 2019
/1
CC BY-NC-ND 4.0
ÖNER, N. (1986). Klasik Mantık (5. Basım). Ankara: Ankara Üniversitesi
Basımevi.
ÖZLEM, D. (1999). Mantık: Klasik/Sembolik Mantık, Mantık Felsefesi (6.
Baskı). İstanbul: İnkılâp Kitabevi.
ÖZLEM, D. (2013). Felsefe ve Doğa Bilimleri. İstanbul: Notos Kitap Yayınevi.
PONDY, L. R. (1967). Organizational Conflict, Concepts and Models.
Administrative Science Quarterly, XII(2), 296-329.
RUSSELL, B. (1999). İktidar (3. Basım). M. Ergin (Çev.). İstanbul: Cem
Yayınevi.
RUSSELL, B. (2018). Din ile Bilim (5. Basım). A. Göktürk (Çev.). İstanbul: Ya
Kredi Yayınları.
SARIİPEK, D. B. (2017). 'İhtiyaç' Kavramı Ekseninde Sosyal Koruma: Temel
İhtiyaçlar Yaklaşımı. İnsan&İnsan, IV(12), 43-65.
SHAPIN, S. (2000). Bilimsel Devrim. A. Yurdaçalış (Çev.). İstanbul: İzdüşüm
Yayınları.
SHAYEGAN, D. (2017). Yaralı Bilinç/Geleneksel Toplumlarda Kültürel
Şizofreni (5. Basım). H. Bayrı (Çev.). İstanbul: Metis Yayınları.
SHILS, E. (2003). Gelenek. H. Arslan (Çev.). Doğu Batı Düşünce Dergisi,
VII(25), 101-134.
SIMMEL, G. (1999). Çatışma Fikri ve Modern Kültürde Çatışma. A. Aydoğan
(Çev.). İstanbul: İz Yayıncılık.
TAĞMAN, S. E. (2018). Bilimsel Açıklamanın Felsefi Temelleri Bağlamında
Aristoteles’in Dört Neden Kuramı. Dört Öge, VII(13), 85-106.
TANİLLİ, S. (2002). Yaratıcı Aklın Sentezi (8. Basım). İstanbul: Adam
Yayınları.
TAŞ, K. (2003). Dinin Sosyolojik Tanımı Problemi Üzerine Bir Değerlendirme.
Dini Araştırmalar, VI(16), 199-205.
TATAR, T. (2000). Gelenek ve Gelecek. Sosyoloji Konferansları(26), 199-215.
TEMREN, B. (1998). Din Antropolojisi Açısından İnanç ve Din Olgusuna
İlişkin Bir Değerlendirme. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya
Fakültesi Dergisi, XXXVIII(1-2), 301-311.
TOPAKKAYA, A. (2014). Sistematik Felsefe Bağlamında Platon-Aristoteles
Karşılaştırması. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.
TÜRER, C. (2003). Whitehead’in Tabiatçı Teizmi: Din ve Bilimin
Uzlaştırılması. Felsefe Dünyası, I(37), 43-64.
WHITE, A. D. (2009). A History of The Warfare of Science With Theology in
Christendom (Cilt I). New York: Cambridge Universty Press.
bilimname XXXVII, 2019/1, 1082-1084
Arrival Date: 26.02.20 19, Accepting Date: 27. 04.2019, Publishing Date: 30.04.2019
doi: http://dx.doi.org/10.28949/bilimname.532720
THE RELATION BETWEEN RELIGION AND
SCIENCE AND INSTRUMENTALITY OF
CONFLICT
Cüneyt COŞKUNa
Extended Abstract
Culture is a historical accumulation of substance and meaning. This
accumulation has a characteristic in the historical process with its continuity,
factuality, dynamics and subject to change. Although it is possible to talk
about community-specificity in culture, different experiences, experiences
and achievements, it is inclusive with its being a human product, its
determinism and its common phenomenon of humanity. It is a cognitive and
mental integrity that encompasses every unit of human and human beings,
from the purest folk tale to the most complicated mathematical theorem,
mythology, magic, religious belief, political perception to artistic creativity.
Religion and science, the two main dynamics of social structure, are the most
important milestones of this unity. These two elements, which are sub-parts
of culture, have been the main problem of every study subject of social
sciences. In particular, the relationship between these two elements was
pushed into a complicated discussion by the cultural mentality that built the
modern era. Both conceptual and factual contents of both elements have
been deliberately dragged into the quagmire of conflict and conflict. The
natural and scientific contents of the religion and science duo, which consist
of coordination of definition, purpose and function, are distorted by the
intervention of external factors. The psychic state of the human being
founded on knowing and believing, the mind of the ideologue, theologian and
scientists has been thrown into the world designs. The absolute rational
attitude starting with the Enlightenment and the intellectual stance that
provided the circulation of this attitude, shouted the triumph of science,
applauded the religionlessness of religion in the public sphere, declared the
quest for two truths which are right except for the difference of method. It is
a Asst. Prof., Kastamonu University Theology Faculty, cuneytcoskun80@hotmail.com.tr
The Relation Between Religion and Science and Instrumentality of Conflict
|1083|
bilimname
XXX
VII, 2019
/1
CC BY-NC-ND 4.0
the case that this disease is an important subject of discussion, especially in
the construction of classical secularism, and that these debates are still in
favor of secularism. Evolutionary theories of ethnological, anthropological
and analogical contexts, which evaluate the historical turning points of
human beings, on an evolutionary line consisting of magic, religion and
science, are indexed to the intellectual development of human beings.
According to the evolutionist theories that dealt with such scientists as Hill
Tout (1858-1944) and Franz Boas (1858-1942), in particular, in the
ethnological, anthropological and analogical contexts developed by J. George
Frazer (1854-1941), the emphasis on consensus or partnership is completely
problematic. In this problem, the ontological, epistemological and
methodological differences of both concepts are accepted as the main
arguments for the absolute discrepancy of this relationship. The results of
the conflict thesis are the product of this perspective.
Conflict thesis has the characteristic of transforming the differences of
opinion into chaos, reducing the beliefs or beliefs to absurdities and
producing false truths. Conflict has evolved into a means by which the human
being is preoccupied as a social element, evoked as a social element, which
leads to a blurring of ideas. Therefore, it is an articulation to the relationship
between religion and science. This articulation is not the natural color or part
of the relationship in the context of the definition, purpose and function of
the two concepts. It is also clear that the scam is patching. Because, firstly,
the relationship is dealt with only in the triangle of science-faith and the
other connections are in the shade. However, the connection of this
relationship with political, social and cultural policies is so important that it
cannot be ignored. Also, portraying the relationship directly in the mind with
the metaphor of war is a contradiction in itself. It is obvious that the
experiences and resources that show that there is a closeness between the
two cases are deliberately pushed out of the thesis. The most problematic
and dangerous side of the deception is not preparing the environment for a
social structure that does not originate from competition, but dissolves the
disputes that depend on the difference and contrast in its own structure, but
draws on the conflict by articulating a conflict and pushing into a blurring.
The most active way of using this group is undoubtedly the power and
institutions. The meaning of this conflict for power is an important device
that will create incidents and parties that do not contradict with the political,
economic, social and cultural strategies that are compatible with the need to
manage the masses more easily.
The aim of this article is to consider the ontological and epistemological
content and sources of these two phenomena, and the process of
transformation of conflict thesis into instrumentality, articulation and
Cüneyt COŞKUN
|1084|
bilimname
XXXVII, 2019/1
CC BY-NC-ND 4.0
ultimately deception, without considering the factor of power, the specificity
of the concepts of religion and science.
Keywords: Philosophy of Religion, Religion, Science, Conflict,
Instrumentation.
Article
Full-text available
Çalışmanın amacı, ilahiyat/İslami ilimler fakültelerinde öğrenim gören öğrencilerin din-bilim ilişkisine yönelik yaklaşımlarının belirlenmesi için hazırlanan bir din-bilim ilişkisi tutum ölçeği geliştirmektir. Din-bilim ilişkisi din, bilim ve felsefesinin en önemli kesişim noktalarından birini oluşturmaktadır. Modern dönemde bu ilişkinin sorgulanmasına dair tartışmalar farklı unsurların etkisiyle oldukça ileri boyutlara ulaşmıştır. Son yıllarda ülkemizde bu durumun yoğunlaştığı çevrelerden biri de ilahiyat/İslami ilimler fakülteleridir. Özellikle Bu fakültelerin öğrencileri açısından meselenin farklı boyutlarıyla ele alınması önem arz etmektedir. Ancak çalışmalar ağırlıklı olarak teorik boyutta yürütülmekte olup, nicel boyutların eksik kaldığı söylenebilir. Bu açıdan makale alanda yapılan ilk örnek konumundadır. Ölçek sorularının oluşturulmasında, din-bilim ilişkisine yönelik ortaya konan en kapsamlı çalışmalardan biri olan Ian G. Barbour’un dörtlü tipolojisi esas alınmıştır. Özellikle bu tipolojideki çatışma, ayrışma ve uzlaşma yaklaşımları belirleyici olmuştur. Üç farklı çalışma grubu oluşturulmuş ve Atatürk Üniversitesi İlahiyat fakültesinde öğrenim görmekte olan toplam 594 öğrenci ile çalışılmıştır. Ölçeğin geliştirilmesinde karma yöntem araştırmalarından keşfedici sıralı desen kullanılmış olup, dört adım bulunmaktadır. İlk adımda araştırmacılar tarafından maddeler yazılmış ve alan uzmanlarının görüşleri alınarak düzeltmeler yapılmıştır. İkinci adımda madde analizi için uygulama yapılmış, üçüncü adımda açımlayıcı faktör analizi (AFA) için uygulama yapılmış, dördüncü ve son adımda doğrulayıcı faktör analizi (DFA) yapılmıştır. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre ölçeğin çatışma/ayrışma ve uzlaşma diye isimlendirilen iki alt boyuttan oluşan bir ölçek geliştirilmiştir. Ölçeğinin güvenirliği iç tutarlılık (cronbach alpha) yöntemi ile analiz edilmiş ve her bir alt boyutu için cronbach alpha değerleri çatışma alt boyutu için .90, uzlaşma alt boyu için de .77 olarak hesaplanmıştır. Bu sonuçlar ölçeğin her bir alt boyutunun güvenilir olduğuna işaret etmektedir.
Article
First published in 1896, this two-volume history of the conflict between theology and science quickly became a landmark text. It was widely recognised, along with John William Draper's History of the Conflict between Religion and Science, as a defining study of the relationship between religion and science. A distinguished educator, scholar and writer, Andrew Dickson White was the first president of Cornell University. White held the view that religion was historically opposed to progress in the field of science. He argued that any interference on the part of religion in science had always proved disastrous, whereas scientific investigation, no matter how seemingly damaging to religion, had always resulted in the highest good. This book is the culmination of thirty years of White's research, publication and lectures on the subject. Volume one discusses creation, evolution, geography, astronomy, meteorology, ethnology and antiquity.
Article
The Scientific Revolution has always played a prominent part in the historiography of science and religion. Historians typically use the expression 'Scientific Revolution' to refer to that period from the early sixteenth century to the late seventeenth, when something recognizably like modern science coalesced out of previously distinct traditions such as natural philosophy, the mathematical sciences and Renaissance magic. The importance of this period in science and religion discussions is largely owing to the causes célèbres provided by the Copernican theory in general (which defied the biblical pronouncement that the earth shall not be moved), and by Galileo's championing of the theory in particular. Second only to Darwinism, the Copernican revolution and the Galileo affair are all too often regarded as demonstrating clearly and irrefutably that science and religion just do not mix, and indeed are essentially incompatible with one another. But this view only came to be accepted in the late nineteenth century when science became, not a weapon to be used against religion, but a battlefield, over which both religionists and secularists fought. For the vast majority of us today religious belief is a matter of personal choice, but before secularism became the norm in the West God and religion were so pervasive in social, political and intellectual life that it seems fair to say that all but a very few intuitively thought in a religious way.
Article
Three types of conflict among the subunits of formal organizations are identified: (1) bargaining conflict among the parties to an interest-group relationship; (2) bureaucratic conflict between the parties to a superior-subordinate relationship; and (3) systems conflict among parties to a lateral or working relationship. In each of the three cases, conflict is treated as a series of episodes, each episode including stages of latency, feeling, perception, manifestation, and aftermath. The organization's reaction to conflict in each case is analyzed using the Barnard-Simon model of inducements-contributions balance theory. Of particular interest is whether the organization members resolve conflicts by withdrawing from the organization, by altering the existing set of relationships, or by changing their values and behavior within the context of the existing relationships.
Entelektüelin Siyasi İşlevi/ Seçme Yazılar 1 (2. Basım)
  • M Foucault
FOUCAULT, M. (2005a). Entelektüelin Siyasi İşlevi/ Seçme Yazılar 1 (2. Basım). I. Ergüden, O. Akınbay, & F. Keskin (Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
ICANAS (International Congress of Asian and North African Studies), (s. 183-194)
  • N Y Gülcan
GÜLCAN, N. Y. (2015). Tarihsel Süreçte Dinin Bilimsel Alandaki Etkileri Açısından Din-Bilim İlişkisi. 38. ICANAS (International Congress of Asian and North African Studies), (s. 183-194). Ankara. Kasım 7, 2018 tarihinde www.ayk.gov.tr/wp-content/uploads/2015/01/GÜLCAN-Nur-Yeliz-TARİHSEL-SÜREÇTE-DİNİN-BİLİMSEL-ALANDAKİ-ETKİLERİ-AÇISINDAN-DİN-BİLİM-İLİŞKİSİ.pdf. adresinden alındı