DataPDF Available
Prof. Dr. RAHMİ DİRİCAN ve HALK SAĞLIĞI
SEMPOZYUMU
18 Eylül 2010 / BURSA
SEMPOZYUM KİTABI
Editör: Alpaslan TÜRKKAN
ISBN : 978-605-5867-34-8
Birinci Baskı
Baskı Yılı:2010
Baskı ve Cilt:
Bursa: Bursa Tabip Odası, 2010
Kapak Tasarımı: Nejla AKGÜN
Bursa Tabip Odası
Akademik Odalar Yerleskesi
Odunluk Mh. Kale Sk. No:8 A2 Blok K:2
Nilüfer/BURSA
Tel : (224) 453 52 10
Fax : (224) 453 52 40
Email : bto@bto.org.tr
Website : www.bto.org.tr
Sempozyum konuşma metinlerinin içeriği ile ilgili sorumluluk yazarların kendisine
aittir.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
2
ÖNSÖZ
Rahmi hocayı yitirmiş olmanın üzüntüsü ile öğrencisi ve 1990-1992
döneminde başkanlığını yürüttüğü Bursa Tabip Odası’nda birlikte çalışmış olmanın
onuru ve mutluluğu içinde kitabın editörlük görevini üstlendim. Kitap, Bursa Tabip
Odası ve Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nın 28 Nisan
2010 günü yitirdiğimiz hocamızın anısına düzenlediği “Prof. Dr. Rahmi Dirican ve
Halk Sağlığı Sempozyumu” konuşma metinleri ile kitaba konmak üzere iletilen
yazılardan oluşturuldu. Yarım günlük Sempozyum 18 Eylül 2010 günü Bursa Tabip
Odasının Akademik Odalar Yerleşkesindeki toplantı salonunda ve 51 kişinin katılımı
ile gerçekleştirilmişti.
Editörlük görevim süresince, kitabın son halini hocamın onayına
sunacakmışım, eline alıp değerlendirecekmiş gibi hissettim… Tabip Odasında birlikte
çalıştığımız dönemdeki titizliği gözümün önündeydi. Hocamın Türkçeye gösterdiği
özeni bildiğimden ve konuşma ile yazım dilinin farklılıkları nedeniyle ulaşabildiğimiz
konuşmacılara Sempozyum kayıt çözümlerini göndererek yazım diline uyarlamalarını
istedik. Bunun dışında metinlere standart bir redaksiyon uygulanmadı.
Kitabı genç kuşaklar için; açık yüreklilikle kaleme aldığı “Bir Hekimin Anıları”
kitabına ek olarak, onu bir parça olsun tanıma olanağı vereceği nedeniyle değerli
buluyorum. Kitapta; doktor, akademisyen, arkadaş, yönetici, baba Dirican’ı bulacak
daha bir sevecek, bilge kişiliği ile Halk Sağlığını yaşam biçimine dönüştürmüş
hocamın çevresinde oluşturduğu sevgi çemberini hissedeceksiniz.
Kitapta yer alan fotoğraflar hocamızın değerli ailesinin izni ile albümünden
alınıp taranarak yerleştirildi. Artık hatalarımızın affolunmasını dilemekten başka bir
şey kalmadı…
İnsan yaşamını anlamlı kılan ardında iz bırakmaktır. O bunu başardı. Onun
izini kalıcı kılmak da bizim görevimiz olacaktır. Hocamı minnetle anıyorum.
Dr. Alpaslan Türkkan
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
3
İçindekiler
Sunuş 5
Prof. Dr. NECLA TUGAY AYTEKİN
(Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı)
6
Dr. ÖZCAN AKAN (Bursa İl Sağlık Müdürü)- 8
Doç. Dr. KAYIHAN PALA (Bursa Tabip Odası Yönetim Kurulu Başkanı)- 9
Prof. Dr. FERİDE AKSU TANIK (TTB Merkez Konseyi Genel Sekreteri)- 16
Prof. Dr. HAMDİ AYTEKİN (Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim
Dalı Emekli Öğretim Üyesi) 19
Doç. Dr. EMEL İRGİL (Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Öğretim Üyesi) 23
NADİR GEZER (Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği) 25
İHSAN DİRİCAN (Rahmi Dirican’ın oğlu) 28
Dr. UMUR GÜRSOY (Halk Sağlığı Uzmanı) 33
Prof. Dr. AHMET SALTIK (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim
Dalı Öğretim Üyesi)- 47
Prof. Dr. NAZAN BİLGEL (Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim
Dalı Başkanı)- 57
Prof. Dr. Şakir Küçükkömürcü 60
Lemanser SÜKAN 62
Dr. Çetin TOR (Bursa Tabip Odası eski başkanı) 64
Nadir GEZER’in Rahmi Dirican için kaleme aldığı yazı 66
Köy enstitüleri kanalıyla toplum kalkınması ve köylerde sağlık (Rahmi Dirican) 76
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
4
Sadece öğretmen yetmez Tonguç ve köy sağlığı (Rahmi Dirican) 81
Nadir GEZER’in bir öyküsünde Prof. Dr. Rahmi Dirican : Çakıcı çırağının yürek bağı 85
Mehmet Başaran’ın Yeniden İmece Dergisinde yayınlanmış Rahmi Dirican hakkındaki
yazısı 102
Köy Sağlık Memurları (Rahmi Dirican) 104
Fotoğraflarda Prof. Dr. Rahmi Dirican 107
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
5
SUNUŞ
Değerli Hocamız Prof. Dr. Rahmi Dirican’ın anısına düzenlediğimiz
sempozyumdaki konuşmaları tarihe tanıklık etmek ve hocamızı gelecek kuşaklara
tanıtabilmek amacıyla bu kitap ile okuyuculara sunuyoruz. Bu kitapta ayrıca değerli
yazar Nadir Gezer’in hocamızın anısına yazdığı yazılar ile derlediği belgeleri de
bulacaksınız. Sayın Nadir Gezer’e ve Sempozyuma emeği geçen bütün
arkadaşlarımıza ve çalışanlarımıza teşekkür ediyoruz.
Doç. Dr. Kayıhan Pala Prof. Dr. Necla Tugay Aytekin
Bursa Tabip Odası UÜTF Halk Sağlığı
Yönetim kurulu Başkanı Anabilim Dalı Başkanı
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
6
Dr. ALPASLAN TÜRKKAN- Sayın Anabilim Dalı Başkanım, Sayın Tabip
Odası Başkanım ve Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Genel Sekreteri, değerli
konuklar; bugün 1975-1976 yılları arasında o zamanki adıyla Bursa Tıp Fakültesi
Dekanlığı görevini yürütmüş, 1990-92 yılları arasında da Bursa Tabip Odası Yönetim
Kurulu Başkanlığını yürütmüş ve 28 Nisan 2010’da yitirdiğimiz değerli hocamız Prof.
Dr. Rahmi Dirican anısına Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim
Dalı ve Bursa Tabip Odası işbirliğiyle hazırladığımız, Prof. Dr. Rahmi Dirican ve Halk
Sağlığı Sempozyumuna hoş geldiniz.
Değerli konuklarımız; şimdi sizleri Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Gazi Mustafa
Kemal Atatürk, aziz şehitlerimiz ve Hocamız Rahmi Dirican anısına bir dakikalık saygı
duruşu ve ardından İstiklal Marşını okumaya davet ediyorum. (Saygı duruşu, İstiklal
Marşı)
Değerli konuklarımız; sempozyumumuzun açılış konuşmasını yapmak üzere
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sayın
Necla Tugay Ertekin’i kürsüye davet ediyorum.
Prof. Dr. NECLA TUGAY AYTEKİN (Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi
Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı)
Biraz önce arkadaşımın söylediği gibi, 28
Nisanda Rahmi Hocayı kaybettik. Bu
haberin duyulmasının hemen arkasından
Türkiye’nin dört bir tarafından bizlere
iletiler, tam anlamıyla, yağmayla başladı.
Bu iletilerin bazısı Rahmi Hocayla
çalışmış olan kişilerden geliyordu.
Bazıları onunla çalışmamış ama kendisini tanımış olan kişilerdendi, pek çoğu da
kendisini hiç görmemiş, kendisiyle tanışmamış olan, daha genç insanlardandı. Onlar
Rahmi Hoca’yı büyüklerinden dinlemişlerdi ya da kitaplarından tanıyorlardı ama
değerini biliyorlardı. Bu iletilerin çoğunda böyle bir toplantı düzenlenmesi isteği de
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
7
belirtiliyordu. Bu bölüm olarak bizim de isteğimizdi. O nedenle, bugün buradayız,
hepiniz hoş geldiniz.
Rahmi Hoca hakkında ne söyleyebilirim diye düşündüğüm zaman, dedim ki,
onu benden çok daha yakından tanıyan birçok insan var. Burada da onun hakkında
konuşacak olan ve onunla çok yakın çalışmış olan insanlar var. Oğlu var her şeyden
evvel, az sonra konuşacak, onunla 40 yıla yakın bir arada olmuş olan Hamdi Hoca
var, kızı gibi sevdiği Feride Aksu Tanık var. Yine çok yakın, çok sevdiği Ahmet Saltık
arkadaşımız var; onunla eskiden beraber çalışmış Umur kardeşimiz var. Yani,
benden çok daha iyi tanıyan birçok insan var burada.
O zaman bana ne düşüyor diye düşündüğümde, şöyle bir şey aklıma geldi:
Ben, muhtemelen onların söz etmeyeceği özelliklerinden söz edeyim. Örneğin Rahmi
Hocanın şaka ve espri seven bir insan olduğunu söyleyeyim. Gerçekten öyle bir
insandı, şakayı severdi. Kendisiyle dalga geçmeyi de çok iyi becerirdi, herkes
yapamaz biliyorsunuz. Eğer içinizde onun ilk İngiltere’ye gitme hikayesini dinlemiş
olan varsa, ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır. Orada kendisiyle çok tatlı dalga
geçiyordu, çok da hoş anlatıyordu. Böyle olunca, ben de dedim ki, bir anımla giriş
yapayım. Oradan da diğer çok önemli bir özelliğine geçeyim.
Anım şöyle; ben 1984 yılının Aralık ayında Halk Sağlığı Anabilim Dalına
başvurdum; asistan olmak isteğiyle. O zaman TUS yoktu tabii ki, kabul ettiler ve
dediler ki, “Tayinini bekleyene kadar, derslere devam et.” Rahmi Hoca da, “İlk ders
benim, şu tarihte gel, beraber gideriz” dedi. O gün ben biraz erken gittim Rahmi
Hocanın odasına. Eski hastaneyi bilenler bilir, C Barakasındaydı bizim halk sağlığı...
Karşıda bir baraka daha var, orada da dersaneler var, ama ben ne dersanelerin
nerede olduğunu, ne de hangi sınıfta ders yapılacağını biliyorum. Yine belki
hatırlarsınız, 1985 yılında Bursa’da çok ağır bir kış olmuştu, arabaların üstü örtülmüş,
yerler buz tutmuştu. Ben düşmekten korkarım, ama buzda düşmekten çok korkarım.
Neyse, Rahmi Hoca’ya gittim, çayımızı içtik, “Haydi, derse girelim” dedi. Barakadan
çıktık, diğer baraka ile arası 3 metre, fakat verev gidildiği için yol biraz daha uzuyor.
Ben dikkatli giderek diğer kapıya vardığımda başımı kaldırdım, Hoca yok. O önden
koşar adımlarla gitmiş ve derse girmiş bile. Ben dersin hangi sınıfta olduğunu
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
8
bilmiyorum. Gözükararttım ve bir kapıyı açtım, girdim ve ilk gün tabii rezil olma
korkusu da var, neyse ki onun sınıfına girmişim. Rahmi Hoca şöyle bir alaycı baktı
bana, “Ne o, çok hızlı mı gittim?” dedi ve derse başladık.
Derse başlayınca, asıl söz etmek istediğim ikinci özelliğiyle karşılaştım;
muhteşem ders anlatıyordu. Onun dersini dinlem olanlar, herhalde bana hak
vereceklerdir. Çok güzel, çok heyecanla ders anlatıyordu, esprilerle süslüyordu. Bir
de kendisinde zaten bol miktarda olan anılarıyla zenginleştiriyordu ki bu belki de
anlattığı dersten daha önemliydi öğrenciler için. Sanıyorum hiç kimse saatine
bakmamıştır, hiç kimse esnememiştir, ben öyle bir şey yapmadığımı çok iyi biliyorum
ve bu şekilde sonuna kadar da devam etti.
Bugün bile bizim anabilim dalımızda sabah bir arkadaşımızı gördüğümüz
zaman “Ne o, dersin mi var?” deriz. Neden? Rahmi Hoca, bize “Derse giderken
kılığınıza kıyafetinize dikkat edin” diye öğretmişti ve bugün hâlâ bu soruyu
sorduğumuz zaman, yüzde doksan “Evet, dersim var” yanıtını alırız ve buna özen
gösteririz, bu da Rahmi Hoca’nın bize verdiği derslerden biridir. .
Yıllar geçti bu ilk anımın üstünden. Bir gün baktım Rahmi Hoca dolaşıyor
koridorda, adetiydi; dolaşır, ıslık çalardı, “Gelin Ayşe’m suya gitmiş, yosunları tuta
tuta” Hep onu çalardı. Baktım, biraz gergin gözüküyor. “Hocam, hayırdır” dedim.
“Dersim var, son ders, en son ders, çok heyecanlıyım” dedi. “Hocam, bu kadar sene
sonra?..” “Ben her ders öncesi heyecanlandım Necla Hanım” dedi. Benden çok
büyük olması ve ben asistan, o hoca olmasına rağmen, bana hep “Necla Hanım”
demişti. Öyle dedi, “Ben hep heyecanlandım, bugün de çok heyecanlıyım” ve bu
şekilde bu dönemi kapamış olduk.
Kendisini minnetle anıyoruz, sizlere saygılar sunuyorum.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
9
Dr. ÖZCAN AKAN (Bursa İl Sağlık Müdürü)
Sayın Başkan, değerli meslektaşlarım; mesleğimizin duayenlerinden Rahmi
Hocamız adına düzenlenen bu
sempozyum vesilesiyle bir araya gelmiş
bulunuyoruz. Bu vesileyle hepinize hoş
geldiniz diyorum. Çok güzel bir
sempozyum; vefa adına,
meslektaşımızın gösterdiği çabalar adına
çok anlamlı buluyorum bu sempozyumu.
Tabii Bursa Halk Sağlığı Kürsüsü de
Türkiye'de sağlık sistemi adına güzel
çalışmalar yapıyor, verimli çalışmalar
yapıyor, bunu da hemen ifade etmek
isterim. Dolayısıyla, bu vefayı ben anlamlı buluyorum.
Diğer taraftan, İlimizde, Bursa’mızda böyle bir sempozyumun yapılmış
olmasını da çok anlamlı buluyorum. Umarım bu çalışmalar artarak devam eder, ben
çok uzatmayacağım. Bu işbirliğinin de devamını, Bursa Sağlık İl Müdürlüğü ve Halk
Sağlığı Kürsüsü adına bundan sonra güzel şeyler yapacağımızı düşünüyorum, bu
şekilde bir kararımız var. Ben, bu vesileyle hepinize hoş geldiniz diyor, Sayın
Hocamızı minnetle anıyor, hepinize saygılarımı ve şükranlarımı sunuyorum.
Doç. Dr. KAYIHAN PALA (Bursa Tabip Odası Yönetim Kurulu Başkanı)
Değerli konuklar, Rahmi Hocamızın
sevgili ailesi; aslında ben bugün burada
ne konuşayım diye birkaç haftadır
düşünüyorum. Hem kısa konuşmak,
hem de hocamızla ilgili benim
yaşadığım, hayatımda derin izler
bırakan ve başkalarına da aktarılması
gereken neleri yleyebilirim diye
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
10
epeyce bir düşündüm. Sizi çok sıkmadan, Rahmi Hocayı andığımız bugünde, aslında
nasıl bir insanı yitirdik ve aslında o insan bizim hayatlarımızda nasıl izler bıraktı,
bununla ilgili birkaç şey söylemeye çalışacağım.
Ben Rahmi Hocamı 1981 yılında tanıdım. 1981 yılında Tıp Fakültesini
kazandığım yıl, tek tıp tercihi olan ve tıp fakültesini asla kazanmak istemeyen birisi
olarak tıp fakültesine girmiştim. Tek Bursa tercihim vardı, Bursa’da da aslında
okumak istemiyordum. Bir tür aile baskısıyla p fakültesine gelm mutsuz bir
öğrenciydim. Tıp fakültesinden nasıl ayrılabilirim diye planlar yaptığım bir dönemde,
Rahmi Hocanın dersine girdim. Aslında derslere girmek de pek istemiyordum, fakat
Rahmi Hocayla karşılaştığım gün, en azından Rahmi Hocanın derslerine girmem
gerekir diye düşünmeye başladım. Çünkü, daha ilk derste bize şöyle bir giriş
yapmıştı, ben bunu cenaze töreninde de söyledim, benim hayatımda halen çok
değerli bir izi vardır: “Ben Tıp Fakültesinde öğretim üyesi olarak size birtakım bilgiler,
birtakım kavramlar, bunları tutumlara dönüştürebileceğiniz birtakım izlekler çizmeye
çalışacağım, ama asıl başarabilirsem, hekim olarak niye insanı sevmemiz gerektiği
üzerinden sizinle dersi paylaşmaya çalışacağım. Bir hekim olacaksanız eğer,
hayatınızı hekim olarak sürdürecekseniz, önce insanları sevmek zorundasınız.
İnsanları sevmekle ilgili eğer kafanızda bir tereddüt varsa, hemen bugün hekimlikle
ilgili kararınızı gözden geçirin” demişti.
Ben de daha o yıllarda, şairin dediği gibi, “İnsanı sevmekle başlayan her şey”
duygusundan yola çıkarak, Hocamın bu sözüyle tıp fakültesi arasında bir bağ
kurmaya başlamıştım. Sanırım benim gibi her dersi girdiği öğrenciyi en fazla etkileyen
yaklaşımlarından bir tanesi, yalnızca bir yaşam biçimi olan halk sağlığı öğretisini
değil, aynı zamanda hümanistik değerleri de öğrencileriyle buluşturmaya çalışan çok
özel bir insan olmasıydı.
Birinci sınıf, diğer sınıflar derken, aslında özellikle hayata yalnızca tıp fakültesi
öğrencisi olmak olarak hayatı görmeyen, bunun dışında bir yaşam biçimini de
benimseyen bütün öğrencilerle, hatta asistanlarla yolu kesişmiştir Rahmi Hocanın.
Çünkü, ne zaman tıp eğitimiyle ilgili sıkıntılarımız olsa, ne zaman biriyle bunu
paylaşmak istesek, Rahmi Hocanın yanına gitmek isterdik. Hatta hiç unutmuyorum,
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
11
Emel de burada, o da hatırlayacaktır; Tıp Fakültesinde Öğrenci-Öğretim Üyesi
İlişkileri” diye bir panel düzenlemeye karar vermiştik. 1980 darbesinden sonraki 3-4
yılı söylüyorum. O dönemi hatırlayanlar bileceklerdir, öyle öğrenci-öğretim üyesi
ilişkisi falan ne demek? Hatta o dönemki rektör, bu düzenlediğimiz toplantıya
geldiğinde, “Bir tıp fakültesi öğrencisinin yalnızca yemek içmek, tuvalete gitmek gibi
gereksinmeleri vardır, onun dışında ders çalışacaksınız” demişti. Ben de panelin
yöneticisi olarak söz aldığımda, “Hocam, biz sizin çizdiğiniz tıp fakültesi
öğrencilerinden değiliz, bizim hayata dair endişelerimiz var” deyip onun dersinden
dönem kaybetmiştim. Böylece “Bir şey söylerseniz, hayatta hep bunun bir karşılığı
olur, size bedel ödetirler” sözünün ne anlama geldiğini tıp fakültesinde de görmeye
başlamıştım.
Ancak, bu bedel ödemekle ilgili mesele, Rahmi Hocayla benim hayatı
zaman zaman kesiştiren bir şey de olmuştur. Çünkü, Rahmi Hoca hep “Bak, böyle bir
şey yaparsan ya da yapmayı düşündüğün bir şeyi yapmazsan, sana mutlaka bedel
ödetirler. Bunu bil, ona göre” demiştir. Kendi hayatında da ödediği bedeller
sanıyorum bugün bir miktar burada da konuşulacak, bunun deneyimi açısından bize
yol gösterici olmuştur.
Ben tıp fakültesini bırakmayı düşünürken, tıp fakültesini bitirdikten sonra, eğer
hekim olarak hayatıma devam edeceksem, mutlaka halk sağlıkçısı olmalıyım diye
düşünmüştüm. Bunu bana sağlayan kişiler arasında Rahmi Hocanın çok özel bir yeri
vardır.
Doktora eğitimim sırasında Rahmi Hoca danışmanım oldu ve ben, lisansüstü
eğitimin nasıl yapılması gerektiğine ilişkin ondan çok özel dersler aldım. Basit bir
örnek vereyim: Bir seminer hazırlıyoruz, Türkiye'de ölümlerle ilgili. Ölüm kayıtlarının
doğru olup olmadığını test edebilmek için Osmangazi Belediyesi sınırları içerisinde
bir araştırma yaptırdı bana. Öyle makale yazmak veya yayınlamak amacıyla değil,
yalnızca seminerde kullanabilmek amacıyla. Dolayısıyla, ben o seminer için 3 ay
sahada veri toplamak zorunda kaldım. Sonunda da “Hocam, bunu acaba bir yerde
yayınlamayı düşünür müyüz?” dedim. “Hayır, biz bunu yayınlamak için değil, bu
bilimsel bir araştırma değil, bu yalnızca seminerde Türkiye'de ölüm kayıtları doğru
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
12
düzgün tutuluyor mu, tutulmuyor mu sorusuna bir yanıt ararken kullanabiliriz, onun
dışında bir şey yapamayız” dedi. Bu da benim ondan öğrendiğim derslerin içerisinde
çok önemli bir yerdedir.
Yine lisansüstü dersler, işte “Birkaç öğrenciye ders anlatılır” duygusuna hiç
sarılmadan, az önce Necla Ablanın söylediği, giysisinden o lisansüstü eğitime, daha
öncesinden hazırlanma sürecine kadar çok ciddi bir disiplinle ve bizden de bu sürece
aktif katılım bekleyerek, çok özenli bir şekilde yürüdü.
Ben, kişisel olarak, sanıyorum benimle birlikte eğitim alan arkadaşlarımın
duyguları aynıdır, ona bu açıdan minnet borçluyuz. Çünkü, bilim, bilim felsefesinin ne
olduğunu halk sağlığı eğitimi başında da öğrendiğimizde, büyük bir çığır açmıştır,
bize çok destek olmuştur.
Benim Hocanın özellikleri içerisinde özellikle vurgulamak istediğim bir şey;
kendisine götürdüğünüz herhangi bir
konuda nesnel davranmaya çok büyük
özen göstermesidir. Yani, örneğin sizi
seviyor ya da sizi sevmiyor diye farklı bir
bakış açısıyla yaklaşmak yerine, halk
sağlığı bilimi üzerinden hep yaklaşmayı
tercih etmiştir. Bunu da çok önemli
buluyorum.
Hocamla aynı zamanda yolum,
Tabip Odası mücadelesi içerisinde de
kesişti. 1990 yılında Tabip Odası
seçimlere hazırlanırken, onun ekibi
içerisinde yer aldım ve kendisi 1990-92
döneminde Bursa Tabip Odasının
Başkanlığını yaptı. Bu fotoğrafı özellikle
koydum, çok seçilebiliyor mu bilmiyorum.
Bu fotoğraftaki konuşmayı yaparken, ben
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
13
hemen yanı başındaydım. 14 Martla ilgili bir konuşmadır ve o 14 Mart konuşması
sırasında, Türkiye'de hekimliğin gelişiminden hekimlik mesleğinin değerlerine kadar
pek çok yelpazeden soruyu ve sorunu gündeme getirdiği çok özel bir konuşma
olmuştur. Zaman zaman bu konuşmayı anımsayarak, Hocamızın bize ilettiği değerleri
yaşatmak üzerinden ne yapabiliriz’i de tartışıyoruz.
Yine Tabip Odası dönemlerinde, o yıllarda ilginç olmayan bir şey olmuştu.
İlginç olmayan diye özellikle vurguladım, çünkü söyleyeceğim şeyler bugün de aynen
geçerli. 1990 lında hatırlayacaksınız, ANAP iktidarı vardı ve o dönemki sağlık
bakanı, “Tabip odalarını ele geçirin demişti. Biz yine Tabip Odası mücadelesi
içerisinde, iktidarın da destekleriyle iktidarın destekledikleriyle iktidarın karşı
koydukları biçiminde somutlanabilecek bir seçim sürecine girmiştik. Bizim ekibimiz
kazandı. Tabii kazandıktan sonra, bu ekip içerisinde yer alan hemen herkes, o
zamanki Sağlık Müdürlüğü tarafından birtakım işlemlere tabi tutuldu. Kendimle ilgili
olanı söyleyeyim: Her akşam saat 16.55’te Sağlık Müdürlüğünden birisi gelip ben
orada mıyım diye bakardı. Bir tek de ben olurdum, başka kimse olmazdı. Başka
kimse olmadığında herhangi bir tutanak tutulmazdı, ama ben 17.00’ye 5 kala
yoksam, bu bir savunma gerekçesi olurdu.
İlginç olanlardan bir tanesi, yine bir Cuma günü, Cumartesi-Pazar şehir dışına
çıkmayı planladığım bir Cuma günü 17.00’ye 10 kala Sağlık Müdürlüğünden bir ekip
geldi ve beni cezaevine yönlendirdi. Böylece hafta sonunu iki tam gün boyunca
cezaevi doktorluğu yaparak geçirmek zorunda kalmıştım.
Yine o dönemde benim de içinde bulunduğum sağlık ocağımızla ilgili bir
soruşturma açılmıştı. Uzun uzun ayrıntılarına girmeyeceğim. Soruşturmanın konusu,
sağlık ocağına başvuran bir kişiye, uzaktaki bir yüne götürmek üzere aile
planlaması araçları vermekle ilgiliydi. Benim bu süreçteki tek katkım; bir başka doktor
bu işi yaparken hemşireyi çağıracak zile basmak ve hemşire geldiğinde, o kişiye, o
doktor arkadaşımız, doktor ağabeyimiz telefonla konuştuğu için, onun ne
söyleyeceğini aktarmakla sınırlıydı. Sonrasında “Bu aile planlaması araçları satıldı”
diye hakkımızda bir soruşturma açıldı ve tahmin edebileceğiniz gibi, bu soruşturma 5-
6 kişi için açıldı, yalnızca ben ceza aldım. Bunun üzerine Rahmi Hoca, hiç
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
14
unutmuyorum, bana çok önemli destek olmasının yanı sıra, bana bir yaşam dersi
verdi ve çıktı basının karşısına, “Ben öğrencimi hatalı buluyorum, çünkü bir köye
göndermek üzere bir kutu kondom vermek çok yanlış bir şeydir, 10-15 kutu
vermeliydi. Sağlık Müdürlüğünün ne yapmaya çalıştığını anlayabiliyor değiliz” dedi.
Ben bu cezaya karşı dava açtım, cezanın yanlışlığını ortaya koymak üzere.
Kazanacağımdan da eminim, avukatlar da öyle söylüyordu, ama bir şanssızlık eseri,
o dönem hükümet, memur cezalarıyla ilgili bir af uygulamasına yöneldi ve mahkeme
düşmüş oldu. Ama, o zaman Rahmi Hoca, hem bir Tabip Odası yöneticisi, hem bir
halk sağlıkçı, hem de akademisyen olarak, bizim karşımıza çıkabilecek bu tip
sorunlarda nasıl tutum almamız gerektiğine ilişkin çok yiğit, hepimize örnek olan bir
tutum sergiledi.
Bu konuşmayı da özellikle şunun için yapıyorum: Bugün burada
konuştuklarımızın tümü bir kitap biçiminde yayınlanacak. İstiyorum ki, bazı şeyler
bundan sonraki kuşaklara da o tümceler arasında kalsın. Hani bugün yaşadıklarımız,
yalnızca bugüne özgü değil, sistemle ilgili sorunları daha bütüncül olarak
görebilmemize yol açsın.
Yine sizlerle paylaşmak istediğim bir başka kavram, bildiğiniz gibi Rahmi
Hocanın bazı rahatsızlıkları vardı. Kalpla ilgili bir sorunu için Amerika’da bypass
ameliyatı geçirmişti. Daha sonra kalbiyle ilgili sorunlar tekrar nüksetti ve bizim
fakültemizdeki hocalarımız, ameliyat olduğu yerde bir kontrol olmasının çok anlamlı
olacağını söylediler. O yıllarda da Amerika’ya kontrol için gidebilmesi, yalnızca
Ankara Numune Hastanesinin bir hakem hastane olarak gidebilme kararına bağlıydı.
Hoca, bu kararı nasıl alacağını bilmiyordu, sıkıntılıydı, gitmek de istiyordu. O sırada
benden yardım istedi, “Acaba sen bu işle ilgili bir şey yapabilir misin?” Ben de
Hocanın buradaki belgelerini, bilgilerini bir hakem hastaneye götürmek üzere
hazırlanmış olarak aldım ve Ankara’ya gittim. 3 gün boyunca o dönemki
Cumhurbaşkanının doktorluğunu da yapan, şimdi medyada çok sık görülen popüler
bir doktor olan başhekimin kapısında bekledim. Niye geldiğimi sekreterlerine
defalarca söylediğim halde, başhekimin kapısından 3 gün içeri giremedim. Sonunda
rahmetli Füsun Sayek devreye girdi, Sağlık Bakanlığında Tedavi Hizmetleri Genel
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
15
Müdür Yardımcılığı yapmıştı. Başhekimi aradı, başhekim beni kabul etti, bu
Amerika’ya gönderilişini de kabul etti ve kabul ederken de “Dua et, Füsun Hanım
devreye girdi. O olmasaydı, böyle bir şey asla olmayacaktı” dedi.
Bunu da şunun için anlatıyorum: Bu ülkeye hani dere, tepe, köy dememiş, çok
ciddi hizmette bulunmuş bir Hocamızın böyle bir tutumla karşılaşmış olması, aslında
belki de hiçbir zaman akıllarımızdan çıkmaması gereken bir olay.
Ben Hocanın emekli olmadan önceki dönemlerine yetiştim, o sıralarda eğitim
görüyordum. Ama, benim izlenimim, Rahmi Hocanın üzerinde üniversitede yaşadığı
olaylarla ilgili, onların yansımasıyla ilgili olarak çok ciddi bir küskünlük vardı. Bir
dönem rektörle yaşamış olduğu sorunları yaşamında artık bir şey yapılamaz
noktasına kadar götürecek bir küskünlük ve karamsarlıkla karşılamıştı. Keşke
diyorum, onu bu karamsarlığa iten olaylar yaşanmamış olsaydı da, Hocamız gerek
asistanlığında, gerek halk sağlığı camiasına biraz daha fazla katkıda bulunabilseydi.
Çünkü, gerçekten yalnızca Bursa için değil, Türkiye için çok önemli bir değerdi. Bunu
yayınladığı yayınlar ve kitaplarla, yaptığı konuşmalarla görmek mümkün.
Üzüldüğüm şeylerden bir tanesi, 1995’te emekli olduğu sırada ve sonrasında
kendisiyle birkaç defa görüşmeme rağmen, yeni gelen asistanlarımızla bunu
buluşturma şansını elde edememiş olmamızdır. Yani, ya kendisinin gelerek ya biz
kendisini ziyaret ederek istedim ki bütün asistanlarımız onu tanısınlar. Çok özel bir
Hoca, çok özel bir halk sağlıkçıydı, ama Hocamız bu konuda çok fazla istekli olmadı.
Yine üzüldüğüm şeylerden bir tanesi; keşke anılarını, kendi yazdığı kitap
dışında bir kamera kaydı altına alabilseydik. Siz de hatırlayacaksınız, birkaç defa
bunun için Hocaya geldim, ama Hoca, hatta bir defasında bana şöyle bir şey dedi:
“Ne o, sen beni yakın zamanda ölecek diye mi düşünüyorsun, onun için böyle
üsteliyorsun?” “Hocam, estağfurullah. Sizin anılarınız, halk sağlığı alanında
yaşadıklarınız çok değerli, gelecek kuşaklara aktarmak lazım.” Onu da yapamamış
olduk. Burada kendi adıma da bir özeleştiriyi sizlerle paylaşmış olayım.
Hocanın çok güzel bir halk sağlığı kitabı var. Yeni yetişmekte olan kuşaklar,
eski kuşaklar, bundan çok ciddi ölçüde yararlanıyoruz. Özellikle halk sağlığı
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
16
dediğimiz zaman, halk sağlığının ne kadar büyük ve geniş bir yelpazede bir bilim
alanı olduğunu göstermesi bakımından çok önemli buluyorum.
Ben, onun öğrencisi olmak onurunu yaşadım. Bazı şeyleri anlatmak,
sözcüklere dökmek çok zor. Bunu yaşayan arkadaşlarımızla birlikte ortak
duygularımız; keşke üniversitelerde, keşke halk sağlığı kürsülerinde daha fazla
Rahmi Dirican olsa. Çünkü, onların bu sürece çok önemli katkıları olduğunu birebir
yaşamış insanlardan bir tanesiyim. Umarım ki onun bize iletmiş olduğu halk sağlığı
alanındaki bilgileri, becerileri, tutumları, gelecek kuşaklara aktarmak konusunda biz
de elimizden geleni yapabiliriz.
Hocayı yitirmiş olmaktan dolayı çok üzgünüz, ama onun yetiştirdiği öğrencilere
duyduğu güvenin boşa çıkmayacağını düşünüyorum… Işıklar içinde yatsın diyorum.
Hepinize de katıldığınız için teşekkür ediyorum.
Prof. Dr. FERİDE AKSU TANIK (TTB Merkez Konseyi Genel Sekreteri)
Merhaba. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Kayıhan, haziran ayında böyle bir
toplantıdan söz ettiğinde, ben de gelerek
bir konuşma yapmak isterim demiştim.
Aylardır ne söyleyeceğimi düşünüyorum.
Sonra kaleme aldım, elimden geldiği
kadar okumaya çalışacağım
yazdıklarımı, Rahmi Hocamın anısına
saygıyla diyerek.
Bilmem anlatabilecek miyim,
insan gençken hayatta her şey hep var
olacakmış gibi hisseder. Gençken zaman sonsuz, sevdiklerimiz ölümsüz gibidir. Biz
çocuk, sevdiklerimiz kocamandır. Hayat, bizim baktığımız pencereden gibi algılanır.
Yaşlandıkça hayat derinlik kazanmaya başlar. Yaşadıklarımız anıya, deneyime
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
17
dönüşürken bizi de biçimlendirir. Yüzümüzdeki çizgiler nasıl değerliyse, anılar da
öyledir. Anılar, yaşamın düz çizgileridir.
Birisini yitirdiğimizde, belki de daha önce olmadığı kadar ona dair düşünmeye
başlarız. Bu bir bakıma onun son dönemdeki görüntüsü ve yaşamı içindeki
konumundan bağımsız ve insan olarak algılama, anlama ve yeniden tanıma
çabasıdır. O zaman fark ederiz ki, aslında o yüreğinde hep bir çocuk taşımıştır, dede
bile olsa. O zaman fark ederiz ki, o yaşından bağımsız olarak coşkuları, kaygıları,
hayalleri, çatışmaları, umutları olan bir delikanlıdır.
Babamı kaybettikten sonra, bir gün kitaplarının arasında John Berger’in
“Görme Biçimleri”ni bulduğumda, aslında babamı ne kadar az tanımış olduğumu fark
etmiştim. Ben de yaşlanmaya başlamıştım ve onun genç bir adam olarak kimliğini,
içindeki hiç büyümeyen çocuğu yeniden keşfetme süreci böyle başlamıştı. Benim
30’lu yaşlarımda keşfettiğim bir yazarı sessiz sedasız okumuş olduğunu fark etmem,
kitabın adının da ifade ettiği görme biçimleri üzerinden babama başka bir gözle
bakabilmemi sağlamıştı.
Rahmi Hoca, babamın arkadaşıydı. Ben henüz halk sağlığı serüvenine
girişmemişken, bir lise öğrencisiyken, hayatımızda Rahmi Hoca vardı. 70’li yılların
başlarıydı. Babam o zamanlar Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinin Dekanıydı.
Fakültede onun çabasıyla bir Toplum Sağlığı Enstitüsü kurulmuş, kadro
oluşturulmaya çalışılıyordu. Rahmi Hocanın Toplum Sağlığı Enstitüsünün başına
geçmesi isteniyordu. 12 Mart sonrası dönem, babam zaten sakıncalı, 12 Martın
gözaltına aldıklarından. Rahmi Hoca da aydın, yurtsever kimliğiyle biliniyor. Uzun
uğraşlar sonucunda, defalarca fakülte kurulunda tartışılıyor, ama sonuç ret.
O yıllar, Rahmi Hocanın çalıştığı Erzurum’da; aydınların, demokratların,
solcuların can güvenliğinin olmadığı dönemlerdir, Rahmi Hocanın ve ailesinin de
bildiğim kadarıyla tehditler aldığı bir dönemdi. İzmir’e gelmeleri sağlanamamıştı.
Sanırım babamın yaşamındaki önemli hayal kırıklıklarından biridir. Evimizde geçen
kaygılı konuşmaları anımsıyorum. Ergenlik çağımdaki algımla yaşamsal tehdit altında
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
18
olmayı anlamayla çalıştığımı anımsıyorum. Onlar adına korktuğumu, onun büyük bir
haksızlık olduğunu düşündüm.
Rahmi Hoca, büyük bir olgunlukla karşılamıştı bu durumu, kendi ermiş, bilge
kişiliğiyle. Belki de bu olay, uzun yıllar süren dostluklarının da başlangıcı oldu. Kâh
mektup yazdılar birbirlerine, kâh ziyaret ettiler; kâh onlar ailece bizim Foça’da
konuğumuz oldular, kâh biz onların Bursa’daki evine konuk olduk.
İnsanların yaşam serüvenleri beni oldum olası çekmiştir. Oldum olası biyografi
okumayı severim. Klişe ve sloganlardan öte, öz yaşam öykülerinin çok yol gösterici
olduğunu düşünüyorum. Çünkü, gündelik yaşamın nasıl örüldüğü, nasıl kurgulandığı,
evrildiği ve aktığı önemlidir. İnsanın yaşam serüveni, eşine, çocuklarına,
öğrencilerine, meslektaşlarına nasıl yaklaştığında, gündelik yaşamı nasıl
yaşadığında, okuduğu kitaplarda, söylediği, derlediği türkülerde, sokaklarında
dolaştığı köylerde, yaşamını kurtardığı çocuklarda, siyasi mücadelesinde,
sevinçlerinde, özlemlerinde gizlidir. Ne yaptığımız kadar, bunu nasıl yaptığımız da
bizim ayak izlerimizdir.
İskoç yazar Stevenson’ın bir kitabının tanıtımında, “1880 yılı Eylül ayının İskoç
yağmurunun pencereleri dövdüğü soğuk bir salonunda Stevenson, iskemlesini ateşin
yanına çekti ve yazmaya başladı” demektedir. “Bu yağmur ve ateş, bana kitap
boyunca eşlik etmişti” der yazar Albert Amenuel. O yazar ve o yağmur ve ateşin
eşliğinde okumak, okuma serüvenini bambaşka kılacaktır. Yeter ki edimlerin
arkasındaki insanı ve onu insan yapan değerleri ve süreci görmeye açık olalım. O
nedenle, şimdi geriye dönüp Rahmi Hocaya dair anımsadıklarımız, bizlere, bizden
sonraki genç kuşaklara adam gibi adam olma yolunda ipuçlarını da verecektir.
Bunları birleştirdiğimizde, yaşlanan, ama yüreği delikanlı kalan bir adamın yol öyküsü
ortaya çıkacaktır.
Sonsuz saygılı ve sevecen bir insan anımsıyorum; asla tepeden bakmayan,
insanın gözünün içine onu anlamak için bakan, ne kadar genç olursa olsun,
söyleyeceklerinden bir anlam çıkartmaya hazır.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
19
Hayatta kesiştiğimiz her kesitte bir şeyler öğrendiğimi düşünüyorum; bilgiyi
ölçmeyi yargılamadan yapabilmek, konumunu, durumunu, gücünü, iktidarını
kullanmamak, siyaseten dimdik durmayı, yumuşacık ve sıcacık biri olarak başarmak.
Rahmi Hoca ve Cumhuriyet döneminde dünyaya gelen çağdaşları, ülkemizde yeni bir
dünya kurmakta oldukları algılaması içinde yaşadılar. Kendilerini yük bir
dönüşümün parçası olarak gördüler; vatana, devlete hizmet tutkusuyla yetiştiler.
Onlar, zaman içinde yıpratılan, ındırılan bir idealin çocuklarıydılar. İnançlı, kararlı,
adanmış bir hayat yaşadılar; tutkuları, umutları, vardı, hayal kırıklıkları derin oldu.
Türkiye’de halk sağlığı, Rahmi Hocayla birlikte bir kuşağını da yitirdi.
Toplumcu, halkçı bakış açısı, mütevazı kimlik, çıkarcılıktan uzak bir yaşam felsefesi,
sevecenlik, sonsuz bir çalışma azmi, engin bir bilgi dağarcığı. Yazar Albert Amenuel,
“Düşünen kişi, düşünmeyi bıraktıktan çok sonra bile düşünceyi saklayabiliyoruz ve
kendimizi çizilmiş imge göründüğü, çözümlenebildiği, okunabildiği sürece, sonu açık
kalan bir yaratıcılık eylemine bırakıyoruz” diyor. Biz de Rahmi Hocanın düşüncelerini,
yazdıklarını, ona dair anılarımızla bizim söylenceye katkılarımızı bir araya getirerek
onu daim kılıyoruz.
Yitirmekle unutmak arasında fark var. Ben, sendiklerimizi unuttuğumuzda
gerçekten yitirdiğimizi düşünüyorum. Bursa Tabip Odasının insanı odağa alan,
insana değer veren bu etkinliğinin nisyan ile malul olmuş insan belleğine, değerler
sistemimize yönelik saldırılara karşı bir karşı duruş, bir ders olduğunu düşünüyorum.
Rahmi Hoca; yaptıklarınız, ürettiklerinizle yolumuzu aydınlattınız. Sürçülisan
ettiysek de siz bağışlarsınız.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
20
Prof. Dr. HAMDİ AYTEKİN (Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı
Anabilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi)
Mustafa Rahmi Baki Dirican’ı sevenler toplantısına hepiniz hoş geldiniz.
Rahmi Hoca, kimimiz için
hocadır, kimimiz için Rahmi Beydir,
kimimiz için de Rahmi Babadır. Hatta
kendisinin bir izahı var; diyor ki, “Her
annenin rahmi vardır, Baba Rahmi bir
tane.”
Ben Rahmi Hocayı nasıl
tanıdığımı size anlatayım.
Gümüşhane’de sağlık ocağı hekimliği yapıyorum, mecburi hizmetim bitmek üzere.
Burada bir hekim arkadaşım var, onun bir arkadaşı kendisini ziyarete gelmiş, beni
tanıştırdı. Kendisi Erzurum’da Halk Sağlığı ihtisası yapıyormuş. Biz, fakültede Halk
Sağlığı dersi okumadık, stajını da yapmadık. Halk Sağlığı ihtisası hakkında konuştuk,
mecburi hizmetimi sağlık ocaklarında geçirdiğim için, bu halk sağlığının, koruyucu
hekimliğin yalnız hastalıklarla değil, insanlarla da uğraşmanın güzel bir şey olduğunu
anladım, ama el yordamıyla…
Sonunda halk sağlığı uzmanlığı asistanlığı yapan arkadaşımız söyleyince,
biraz deştik, nedir, ne değildir, nasıldır diye; anlattı, hoşuma gitti. “Ben de bunu
yapabilir miyim?” diye sordum. “Ben hocayla bir gidip konuşayım” dedi. Gitti, o
zamanlar telefon hak getire, ELT telgraflar vardı. Dedi ki “Rahmi hoca seni bekliyor.”
Ertesi n Gümüşhane’den bindik otobüse, geldik Erzurum’a. Arkadaşı buldum,
“Tamam, gel” dedi. Büyük bir oda vardı, kapıyı çaldık, içeri girdim… Hoca masasında
oturuyor. Ufak tefek, açıkçası böyle halk sağlığı falan gibi, dağ bayır konusunda beni
kuşkuya düşürecek bir fizik yapısı var. Sonra konuşmaya başladı, “Neden halk
sağlığı yapmak istiyorsun?” dedi. Anlattık kendimizce bir şeyler. “Bak, burada, yani
halk sağlığında para sahibi olamazsın, itibar sahibi olman çok zor. Bir de başın
dertten kurtulmaz” dedi. Dediklerinin hepsi çıktı.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
21
Yaklaşık olarak 40 yıldan 1 ay fazla oluyor onun yanında çalışmaya başlayalı.
Beni Erzurum Pasinler Hasankale İlçesi Köprüköy Sağlık Ocağına verdiler. Orası Tıp
Fakültesi Halk Sağlığı Kürsüsünün eğitim ve araştırma bölgesi. Orada sık sık
görüşme imkanımız oldu, haftada bir gün asistanları topluyor… Bir şey anlatıyorum,
dinliyor; biz söylüyoruz, konuşuyoruz. Kayıhan’ın anlattığı gibi, içimizden “Hayatını mı
anlatıyor?” gibi sorularda geliyor, ama ders bittiği zaman, farkına varmadan bazı
şeylerin bizim tarafımızdan anlaşıldığını anlıyoruz. Bir şeyi anlatırken, “Ben
Hozat’tayken” diye başlıyor, ama bir kızamık salgınında ne yapılması gerektiğini
anlatıyor. Çok güzel ders anlatırdı gerçekten.
Rahmi Hocayla 40 yıllık tanışıklığımız 25 yıl fiilen benim onun yanında
çalışmamla geçti. Son 15 yılda emekli olduğu için çalışmayı sürdüremedik,
tanışıklığımız 40 seneyi buldu.
Ne yaptı Rahmi Hoca? Rahmi Hoca ve o kuşak, çok değil, 3 – 4 hekimi
geçmez, başta Nusret Fişek olarak, halk sağlığının bir bilim olduğunu, belli bir
eğitimle, belli bir deneyimle, belli bir birikimle halk sağlıkçısı olunacağını yerleştiren ilk
mektepli halk sağlıkçılarıdır. Rahmi Hoca, hem Hıfzıssıhhada hem İngiltere’de Halk
Sağlığı uzmanlığını almıştır ve özellikle İngiltere’yle, Amerika’yla da halk sağlığı
açısından ilişkisini hemen hemen hiç kesmemiştir. Yani, halk sağlığı uzmanlığını
alaylı olmaktan çıkardılar, bu bence çok önemli bir şey.
Rahmi Hocanın halk sağlığı alanında, insanların sağlığıyla ilgili çalışmalarda
en önem verdiği konulardan bir tanesi de iyi bir ebe yetiştirmekti. O yüzden Erzurum
Ebe Okuluna çok önem verirdi. Çünkü o zaman köy ebeliği diye bir ebelik var, bu
ebeler ilkokul üstüne 3 sene okurlardı ve köy ebesi olurlardı. Hep söylerdi, “Bunlar
şehir ebesi olsa yüreğim yanmayacak. Niye; çünkü sıkıştıkları zaman hastaneye
götürürler. Bunlar köye gitsin diye yetiştirdiğimiz insanlar tamam, ama bazıları hiç
doğum yaptırmadan veya 3 - 5 tane yaptırıp okuldan mezun olunca köye
gönderiyoruz. Bu halk bizim hizmetimizden nasıl memnun olsun?” Ama, yılmadan
çalıştı, çabaladı, onu da söyleyeyim.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
22
Sonra sancılı dönemleri daha sık yaşamaya başladık. Ne zaman kurtulduk
diyeceksiniz; o emekli oldu, kurtuldu. Mesala 1971’de yurtdışına çıkması yasak.
Sebep; solculuk. Hayır, Rahmi Hocanın öğrenciliği zamanında, tıbbiyede okurken, o
zaman “Bu kış mutlaka komünistler iş başına geçecek” diyen bir idarenin emniyetinin
tanzim ettiği bir dosya vardı. Fakat, ben 25 sene yanında çalıştım, Rahmi Hocanın bir
günden bir güne bir Marksizmi, sol literatürü takip ettiğini görmedim. Neyi vardı?
Hümanistti, insan severdi. Bizim memlekette o devirlerde insan solcu demek için
hümanist olması, insan sever olması yeterliydi. Sonra 1971’ler biraz yumuşar gibi
oldu, Erzurum’daki sıkıntıları Feride çok iyi anlattı, ben de o zaman oradaydım, 75’te
Bursa’ya geldi, 76’da ben geldim.
Öğrenci eğitimi için Gemlik’te eğitim araştırma bölgelerinin kurulması için
Fakülte Kurulu kararı alındı, Rahmi Bey sayesinde. 1982 – 1983’te sağlık ocaklarının
yapımı bitti, öğrenciler gelmeye başladılar, Üniversite bina yaptı 83’te. 1980
sonrasında hakkımızda bir liste düzenlenip Gölcük Deniz Üssüne tutuklanmamız için
resmi talepte bulunuldu. Tabii bu listenin içindekilerden bir tanesi de Rahmi Hocaydı.
Oradaki amiralin, “Ben bu adamları bu delille tutuklayamam, içeriye alamam,
mahkemeye çıkartamam” demesi sayesinde içeri girmekten kurtulduk. Belki de
girecektik, yani “Vah vah, niye girmedik?” demiyorum da, diğerlerinin ne halde
çıktıklarını da biliyoruz.
Fakat 1982’de Sağlık Ocaklarının kurulması için Gemlik’te arsalarının
alımından tutun da projelerin çizilmesine kadar her aşamasında, sabahın
07.00’sinden akşam 19.00 – 20.00’sine kadar aç susuz dolaşan Rahmi Hocanın balık
yemek için bile Gemlik’e gitmesi yasaklandı. Rektör resmen yazı yazdı, “Gidemezsin”
dedi. Sonra suç olur demişler, bir yazı daha yazdı, “Falan profesörün refakatinde
gidebilirsiniz.” O da yetmedi; 1983 sonbaharına doğru 4 sömestr, 2 sene sürgüne
gönderildi.
Bakıyorum o sürgüne giden insanlara, hadi Rahmi Hoca solculuk uğruna gitti,
onların içerisinde iyi insanlar vardı, ama ideolojik olarak solun önünden geçmemiş,
solculardan nefret eden insanlar vardı. Ancak, ortak bir tek şeyleri vardı; rektörün
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
23
şahsi muhalifleriydiler. Oradan döndü geldi Allah’tan, fazla uzun sürmedi, Trabzon’a
gitmişti.
Sonra ben düşünüşümdür kendi kendime, bu adamcağız niye böyle sıkıntı
çekiyor? Malum Rahmi Hoca, iyi hekim yetiştirmeyi odak noktasına koymuştur, iyi
insan yetiştirmeyi odak noktasına koymuştur. Ülkesinin sağlık sorunlarının nasıl
saptanacağını, nasıl çözüleceğini, bunu işgücünden tutun da bilgi birikimine, deneyim
birikimine kadar her şeyi odak noktasına koyduğu için kötü adam olmuştur.
Yani, devamlı çok sıkıntı çekti, ama görevini yerine getirmekte hiçbir vakit geri
düşmedi.
Ben ondan sonra bir müddet daha devam ettim, 15 sene daha devam ettim. O
ne yapıyorsa, aynısını yapmaya devam ettim. Becerdim beceremedim, onu takdir
edecek daha sonraki zamandır. Benim de işim bitti. Ben benden sonrakilere onun
nasıl yaptığını aktarabildiysem, amacıma ulaştım demektir.
Rahmi Hoca, bana şunu öğretti: “Halk sağlığı bir bilimdir. Yani, öyle ben
Van’da çalışırken şöyle kızamık salgını, böyle kolera salgını çıktı, o değil, bilimdir.
İkincisi, bir eylemdir; öyle kürsünün başına geçip görsel malzemeyle çocuklara ders
anlatıp ondan sonra testten çoktan seçmeli 50 soru, bilgi aktarımı da değil, eylemdir.
Yani, gideceksin, bizzat salgınla uğraşacaksın, bizzat taramada bulunacaksın.
Gideceksin, bizzat köylerden veri toplayacaksın, çocuklar da yanında olacak. O su
numunesi üzerinde 1 santim boşluk bıraktım, nedenini anlatacaksın, orada
anlatacaksın. Bir de halk sağlığı, bir yaşam biçimidir; köyde olsun köyde yatarım,
şehirde olsun şehirde yatarım…” Yaşam biçimine dönüştürmüştü halk sağlıkçısı
olmayı.
Bakıyorum, Rahmi Hoca hakkında başka söyleyecek şeyleri olanlar da var
burada. Ben onlara Rahmi Hocayı kendi düşünceleriyle de anlatabilsinler diye sözü
burada bitiriyorum. Geldiğiniz için tekrar tekrar teşekkür ederim. Gerçekten bir daha
yeri çok zor doldurulacak bir büyük insanla tanışmış olmaktan mutluyum. Size de
saygılar sunuyorum.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
24
Doç. Dr. EMEL İRGİL (Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı
Anabilim Dalı Öğretim Üyesi)
Hepiniz hoş geldiniz.
Aslında ben, Rahmi Hocanın yaşam öyküsünü fotoğraflarla süsleyerek
anlatmak istedim. Sonra fotoğrafları
görünce, fotoğraflar kendi anlatsın
dedim, onu sonra sunacağım. Ben kısa
bir öyküyü buradan okumak istiyorum.
3 Şubat 1928 tarihinde Tokat ili
Artova ilçesine bağlı Kızılca köyünde
doğdu. İlköğrenimini 1934-38 yılları
arasında Havza ve Akdağmadeni ilçelerinde tamamladı. 1939-1945 yıllarında Yozgat
Lisesinde okuyarak, 1945 yılında aynı liseyi bitirdi. 1946 yılında İstanbul Üniversitesi
Tıp Fakültesine girdi ve 1953 yılında bu fakülteden mezun oldu. Mezuniyetten hemen
sonra yedek subaylık görevini Tunceli ili Hozat ilçesinde tamamladı. Daha sonra
Mesudiye ve Erbaa ilçelerinde hükümet tabibi, sağlık merkezi tabibi olarak çalıştı.
1958 yılı eylül ayında Ankara Hıfzıssıhha Okulunda açılan halk sağlığı kursuna katıldı
ve 1960 yılı Haziran ayında kursu başarıyla bitirdi. Aynı yıl Dünya Sağlık Örgütünün
sağladığı bir burstan yararlanarak Londra Hıfzıssıhha Okuluna gitti ve bu okuldan
halk sağlığı diploması alarak 1962 yılı Mart ayında Türkiye'ye döndü. Bir süre Sağlık
Bakanlığı Sağlık Propagandası ve Tıbbi İstatistik Genel Müdürlüğünde uzman olarak
çalıştıktan sonra, Hıfzıssıhha Okulunda öğretim görevlisi olarak atandı.
Dünya Sağlık Örgütünün bir bursundan yararlanarak 1963 lında Londra
Hıfzıssıhha Okulunda 4 ay süreyle İstatistik ve Epidemiyoloji Kursuna katıldı ve bu
kursu başarıyla bitirdi. Dönüşte Hıfzıssıhha Okulu Köy Sağlığı Şube Müdürü olarak
atandı ve bu görevi 31 Ocak 1967’de Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi
Toplum Hekimliği Bölümüne öğretim görevlisi olarak atanıncaya kadar sürdürdü. Bu
fakültede çalışırken, 1967 yılı Ekim ayında toplum hekimliği doçenti ve 1971 yılı Ocak
ayında profesör oldu. 18 Kasım 1974 yılına kadar Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
25
Toplum Hekimliği Bölüm Başkanlığı görevini yapan Prof. Dr. Rahmi Dirican, aynı
tarihte Bursa Tıp Fakültesi Toplum Hekimliği Kürsüsü Profesörlüğüne atandı. 3 Şubat
1995 tarihinde yaş haddinden emekli oluncaya kadar bu fakültede toplum hekimliği,
daha sonra Halk Sağlığı Anabilim Dalında görev aldı.
1965 yılında Avrupa Halk Sağlığı Okulları Birliğinin Şeref Üyesi ve 1980
yılında Liverpool Üniversitesi Tıp Fakültesi Şeref Üyesi olarak seçilen Hocamız,
Türkiye'de görev yaparken Sağlık Bakanlığı ve fakültenin izniyle 1964-68 yılla
arasında John Hopkins Üniversitesi Halk Sağlığı Okulu Uluslararası Sağlık
Bölümünde uluslararası araştırma uzmanı olarak seçildi ve Türkiye'de sağlık insan
gücü araştırmasını yürüttü.
1978-82 yılları arasında Dünya Sağlık Örgütünün desteklediği evde sunulan
aile planlaması hizmetinin değerlendirilmesi araştırmasını yaptı. Evli ve 3 çocuk
babası olan Hocamız, ayrıca 20 Haziran 1975 ve 6 Ocak 1976 tarihleri arasında
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığını da yürüttü. Hocamızın çeşitli yayınları
ve kitapları bulunmaktadır. Hocamızı maalesef 28 Nisan 2010 tarihinde uzun bir
hastalık döneminden sonra yitirdik.
Şimdi biraz önce ne demek istediğimi fotoğrafları görünce anlayacaksınız,
çünkü fotoğrafları seyrederken, onun ne kadar düzenli, titiz ve arşivci olduğunu
göreceksiniz. (Fotoğraf gösterimi) Teşekkürler.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
26
İKİNCİ OTURUM
NADİR GEZER (Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği)
Sevgili Dostlarım,
Bugün burada yaşamı süresince
Atatürk devrimlerinden, Cumhuriyet
ilkelerinden yana bağlılığını
değiştirmeyen ender rastlanan bilim
adamlarımızdan Prof. Dr. Rahmi
DİRİCAN’ı anmak için toplanmış
bulunuyoruz. Bütün yaşamı süresince
çok önemsediği iki konuya adamıştır kendini: Öğrencilerini inançla bağlı olduğu
devrimlerle ilkeler doğrultusunda yetiştirmiş, mesleki sorumluluğunu da yoksul halk
katmanları için kullanmayı ana amaç edinmiştir.
“BİR HEKİMİN ANILARI” adlı yapıtında kendini topluma şöyle tanıtır: “Ben
hümanistim. İnsanları dil, din, mezhep, ırk, zengin ya da yoksul ayrımı yapmadan
sevdim. Ancak hemen her zaman yoksulun ve güçsüzün yanında olmaya çaba
harcadım. Skolastik düşünce dışında her tür düşünceye saygı göstermeye çalıştım.
Bu nedenle dogmatiklerden uzak durdum. İnsan sevgimde önceliği ülkemin
insanlarına verdim. Atatürk’ü çok sevdim ve O’nun karşısında olanları
benimseyemedim. Bilim yolundan ayrılmamayı, akılcı düşünüşü üstün görmeyi ilke
edindim. Meslek ahlakına en iyi şekilde uydum. Hiçbir partiye üye olmadım. (...)
Alçakgönüllü ve hoşgörülü olmanın üstün bir nitelik olduğunu ancak kırk yaşımdan
sonra bilinçli olarak algıladım.” İşte bu “her zaman yoksulun ve güçsüzün yanında”
olan güzel insan iki ünlü Rus yazarına taşıdı düşüncelerimi; Gorki, yakın dostu, bir
yanıyla sayrılarını sabırla dinlemesini bilen, öbür yanıyla da dünya öykücülüğünde,
tartışmasız yeri olan Dr. Anton Çehov’u kırsal kesimdeki evinde ziyaretinde bu ünlü
öykücü Dirican Hoca’mız gibi dertli söylemine başlar: “Bak dostum, çok param
olsaydı, sayrı köy öğretmenleri için bir sanatoryum yaptırırdım burada.” Ardından da
şunları ekledi: “Bol ışık olan yapı örneğin, eşsiz bir kitaplık çeşit çeşit müzik aleti...
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
27
Diyelim bir arı kovanı, bir sebze bahçesi, bir meyve bahçesi...” Böylesi düşler ülkesini
nerede bulabilirdi Dirican Hocam?.. Ülkemizin yirmi bir yerinde Hasan Ali Yücel’le
Tonguç Baba’nın gönül birliğiyle kurdukları, aydınlık kapılarını yoksul köy çocuklarına
açtıkları Köy Enstitüleri’ne Dirican Hoca’nın hayranlığı buradan geliyordu.
Gorki’nin gözlerinin derinlerine bakarak düşüncelere dalan Çehov kederli bir
sesle şunları da ekler: “Rusya’da öğretmenler için, kimseye sağlanmayan olanakları
yaratmak zorundayız. Bunu da bir an önce yapmalıyız, çünkü halk, her yönden yeterli
bir eğitim görmezse, devlet, yeterince pişirilmemiş tuğlalardan örülmüş bir ev gibi
çöküverir. Öğretmen, bir sanatçı, gibi işine büyük bir tutkuyla aşık olmalıdır.”
Tolstoy, Maksim Gorki’yle bir konuda tartışırken ona şöyle der: “İnsanı insan
yapan görev duygusu, sorumluluk duysudur, bu olmasaydı, hayvanlar gibi yaşardık.”
Bu güzel deyişe uygun, Dirican Hoca’mızın yaşam öyküsüne bir göz atacak
olursa, onun gerçekten Anadolu’nun derinlerinde sanki bir gezginmiş gibi bir uçtan
öbür uca dolaştığını görürüz. Bu yanıyla da yoksunluklarla kuşatılmış Anadolu
halkının sorunlarını daha gencecik yaşında görmüş ve kavramıştır. Erzincan’ın
Kuruçay İlçesi’nde Samsun’un Havza İlçesine, oradan da Yozgat’ın Akdağmadeni’ne
ulaşan çocukluğumu, orta ve lise yıllarını da Kuruçay İlçesi’nde Samsun’un Havza
İlçesine, oradan da Yozgat’ın Akdağmadeni’ne ulaşan çocukluğumu, orta ve lise
yıllarını da Yozgat Merkezi’nde noktalamıştır. İstanbul Tıp Fakültesi düşünce
dünyasına yenidünya görüşü vermiştir ona!
Hekimlik yılları ise Yedek Subay Okulu’ndan Hozat Jandarma Alay
Komutanlığı’ndaki görevini Mesudiye ve Erbaa hekimlikleri izlemiştir.
Hıfzısıhha Okulu’nun ardından Atatürk ve Bursa Tıp Fakülteleri alır sırayı. Bir
ara birtakım üzücü olumsuzluklar nedeniyle Bursa’ya dönerek Anadolu gezginliğini
noktalar...
Bu uzun süreçte halkla ilişkilerini çok iyi düzeye ulaştırır. Özellikle Köy
Enstitüleri’ni yoksul Anadolu’nun aydınlanması için her bir enstitüyü birer aydınlanma
odak noktası olarak görür, Köy Enstitüleri’nin kapatılması için büyük savaşını veren
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
28
Demokrat Parti’yi asla bağışlamaz. Köy Enstitüleri’nin yetiştirmiş olduğu
öğretmenlerle sağlık memurlarına sıcak bir ilgi duyar...
Köylerde çalışan öğretmenlere eşlerinin, çocuklarının ve kendilerinin sağlık
sorunları nedeniyle okullarını kapatarak kente gelmemeleri salığını gönderir.
Gereğinde kendisinin köye gelerek sorunlarıyla ilgileneceğini bildirir. Böylesi bir olayı
Mesudiye ilçesinde yaşar Dirican Hoca’mız...
1956’nın Ocak ayıdır, Başağrı Köyü öğretmeninin çok sayrı olduğu salığını
alır. Kendisine köye dek yol gösterecek yedek atlı bir kılavuz da vardır ama, kış
kıyamet diz boyudur. İlçe kaymakamıyla Yargıç dostları bu havada Başağrı Köyü’ne
yolculuğun olanaksızlığını dile getirirler ama, Dirican Hoca kılavuzuyla yola düşer, bir
ara önündeki kılavuzu yitirir, atı tökezler, bağır çağır güçlükle birbirlerini bulurlar, bin
bir güçlükle köye ulaşırlar. İki gün öğretmenin sağaltımıyla uğraşır. Birazcık kendisini
toparlayınca oluşturulan bir taşıma aracına öğretmeni yatırarak, sağlık merkezine
taşır onu Dirican Hoca’mız. Yirmi gün daha onun sağlığıyla ilgilenir. İyileştikten sonra
yolcu eder köyüne...
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN Hoca’mız “Köy Enstitüleri kanalıyla Toplum
Kalkınması ve Köylerde Sağlık” başlıklı yazısının bir yerinde şöyle der: “Köy
Enstitülerinden yılmadan ve yorulmadan köysel bölgelerde olumlu hizmetler sunan
elemanlar yetişmiştir. Bunlar, içinde bulundukları toplumsal düzenin aksayan yönlerini
korkusuzca dile getirmiş; Atatürk devrimlerini bilinçli bir şekilde savunmuş ve
uygulamışlardır. Egemen güçlerin, tutucuların ve geleceklerinden endişeye kapılan
okumuşların baskıları sonucu, üst basamaklardaki ayrılmaz yöneticilerin girişimleriyle
1946 yılından itibaren hızları kesilen Köy Enstitüleri, giderek yön değiştirmiş ve 1954
yılında kapatılmışlardır.”
Çeşitli Yönleriyle Tonguç adlı yapıttaki yazısında da DİRİCAN Hoca’m şöyle
der: “Köy ebeleri ve köy sağlık memurları köy kökenli oldukları için köy yaşamını
yadırgamadan kırsal kesimde yaşayanların daha sağlıklı bir yaşam sürmelerini
gerçekleştirmek amacıyla uzun yıllar inançla ve özveriyle başarılı bir hizmet
sunmuşlardır. Bu başarıda, onları Köy Enstitülerine seçerken göz ününde tutulan
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
29
ilkelerin ve Köy Enstitülerindeki üç yıllık eğitimlerinin büyük etkisi vardır. Dolayısıyla,
köy sağlığının olumlu yönde gelişmesinde Köy Enstitülerin kurucusu olan İSMAİL
HAKKI TONGUÇ’un çok önemli rolü olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Sizlere saygılar
sunuyorum.
Alıntılar:
1- Bir Hekimin Anıları (s:223/224)
2- Edebiyat Yaşamım, Maksim Gorki (s:255)
3- AGY(s:278)
4- Köy Enstitüleri Amaçlar, İlkeler, Uygulamalar (s:99/100)
5- Çeşitli Yönleriyle TONGUÇ (s:245)
İHSAN DİRİCAN
Sayın Hocalarım, Değerli
Katılımcılar… Konuşmama başlarken bu
sempozyumu düzenledikleri için Bursa
Tabip Odası’na ve Halk Sağlığı Ana
Bilim Dalı mensuplarına teşekkür
ederim.
Babam Dr. Rahmi DİRİCAN’dan,
DİRİCAN ailesinin bir ferdi olarak
bahsetmek üzere söz aldım.
Babamın hayatta olan 3
çocuğundan biri olarak...
Bugün benimle birlikte aramızda;
Ailemizin sürekli iyiliğini ve mevcudiyetini sağlayan, babamın 60 yıldır yanında
olup ona destek veren eşi annem Meliha;
ve sevgili eşim Dr. Melahat DİRİCAN bulunmaktadır.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
30
Dedesi gibi tıp mesleğini seven ve ona yakışan bir torun olan biricik
çocuğumuz İntern Doktor Alican stajı nedeniyle aramızda bulunmamaktadır.
Sevgili ablam Hüsniye ile kızı Mine ve sevgili küçük kardeşim Dr. Ahmet ise
uzun süredir yurtdışında yaşamaktadırlar...
Babamın emekli olduğu 67 yaşına kadar olan yaşam öyküsü ‘Bir Hekimin
Anıları’ kitabında verilmekte ve hayatının nasıl evrildiği geniş anlatım bulmaktadır.
Babam; bu kitabında özellikle hekimlik yaşamının, yaşadığı olayları tarihi
olarak sonuçlarıyla kendi gözüyle bizlere anlatmakta adeta ‘otopsi’ yapmaktadır.
Yaşamını; öğrencilik ve emeklilik yılları hariç, 4 ana döneme ayırmak
mümkündür. Bu dönemler; genç hekim olarak köy/kent hekimliği yılları,
İngiltere/Londra’da öğrenim yılları, Erzurum Tıp Fakültesi’nde çalışma yılları ve Bursa
Tıp Fakültesi’nde çalışma yıllarıdır.
Konuşmamda babamın hekimlik öyküsü dışında kalmaya çalışıp onun insani
yönünden bahsedeceğim.
Kitabında, özellikle biz yakınları hakkında; sanırım mahrem, özel alana ait
olduğumuzdan; çok az söz edilmektedir. Bunu doğal karşılamak gerekir. Zaten
yazdığı kitabın esas amacı adından da anlaşıldığı üzere ‘Bir Hekimin Anıları’dır ve
hekimliği sırasında yaşadıklarını meslektaşlarıyla paylaşmak üzere yazılmıştır.
Babam 1995 yılında yaş haddinden emekliye ayrıldı. Ancak emekli olduğu
tarihten en az 15 yıl önce emekli olmayı istedi diye düşünüyorum. Aile geçimini
sağlaması ve biz çocuklarını üniversitede okutma sorumluluğu olmasaydı. Bu erken
emekli olma isteğinin en önemli nedenlerinden biri; artık eskisi gibi öğrencileri ile
temas kuramamasıydı. Eskiden öğrencilerini tek tek tanırdı. Bir diğer neden; yeni
kurulan bir üniversitede yoğun bir dekanlık dönemini geride bırakmış olmasıydı. 1977
yılında Ocaklar Köyü’nü görmüş ve emekliliğini burada huzur içinde geçirebileceğini
düşünmüştü.
1980’li yıllarda onu üniversiteye bağlayan önemli bir çalışması vardı. Gemlik’te
yaptığı araştırma. Üniversite yönetimi tarafından engellenmek istendi, araştırma
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
31
durduruldu ve sürgüne gönderildi. Babam bu sürgünü belki önceleri kişisel algılamış
ise de kanımca ana etken üniversitelerin artık 12 Eylül YÖK üniversiteleri olmasıydı.
Babamın ne önceki Yüksek Öğretim Kurulu’yla ne de 12 Eylül’ün YÖK’ü ile
arası iyi değildi.
Prof. Dr. Tahir HATİPOĞLU 1990 lında yayımladığı ‘Eylül Üniversitesi’ adlı
kitabında şöyle der; 12 Eylül Cuntası Eylül Darbesi’ne gerekçe olarak üniversiteleri ve
gençliği gösterdi. Böyle olunca Cunta ilk olarak üniversiteyi ve gençliği susturucu
önlemler aldı. Üniversiteler ‘Korku’ yuvasına dönüştü. Hiçbir bilim adamı özgürce
düşünme, düşündüğünü yayma ve anlatma, dilediği gibi örgütlenme gücünü
kendilerinde bulamadı. Korkuyu diri tutmak için önlemler alındı. Sevilmeyen, daha
doğrusu düşünen öğretim üyeleri, sıkıyönetim komutanları, rektörler ve YÖK
tarafından işlerinden atıldırlar ya da sürgün edildiler...
1983 yılının Eylül ayında babam; üniversiteden 8 öğretim üyesi ile birlikte
sürgüne gönderilmişti. Gittiği üniversitede Halk Sağlığı dersi 4. sınıfta
okutulduğundan ders verecek öğrencileri yoktu. Uludağ Üniversitesi’nden de döner
sermayeden tazminat alamadığından maddi kayba uğruyordu. Manevi kaybı ise;
bence maddi kaybından daha büyüktü. Çektiği üzüntüden dolayı ard arda 2 kez kalp
spazmı geçirdi.
Her memur ailesi gibi, bizler de ailece sürgüne, göçe ve gurbete elbette
alışkındık. Ancak babam artık orta yaşlıydı. Gençken Mesudiye’den Erbaa’ya
sürülmüştü. Şimdi 55 yaşında biri olarak, gurbette, ailesinden uzak olmak ona acı
veriyordu.
Çocukluk ve gençlik yıllarımızda, yaşadığımız mekanlar sürekli değişmekteydi.
Bu değişim aslında DİRİCAN ailesinin yaşamının kaderiydi. Ailemiz rekli devinim
içinde idi. Hozat-Elazığ, Mesudiye-Ordu, Erbaa-Tokat’tan sonra Ankara, Londra,
Erzurum ve Bursa.
Babam çok çalışırdı.
Kitabında şöyle der;
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
32
’42 yıllık hekimlik yaşamımda sadece dokuz yıl, llık izin kullandım. Bu
nedenle eşimin ve çocuklarımın gezmelerini ve eğlenmelerini engelledim’ diye
yazmaktadır.
Çocukluk ve gençlik yıllarımız babamın yoğun çalıştığı yıllardı babam profesör
olduktan sonra bile sabah erkenden kalkar öğrencilerine anlatacağı dersler için
hazırlanırdı.
Ailemizin kahramanı vefakar annem Meliha’dır. Evde her zaman 3 çocuğu ile
birlikte herşeye yetmeye çalışmaktaydı. Babam ‘Bir Hekimin Anıları’ kitabının
girişinde; özverili, vefalı ve cefakeş eşim Meliha DİRİCAN’a sevgi ve saygılarımla
diye yazmaktadır.
Bizler, çocukları Ahmet, Hüsniye ve İhsan aile dışında iken sürekli babamla
mektuplaşırdık.
Çoğu zaman aile dışında okuyan ve yaşayan bizlerle, babam mektuplarla
söyleşir, nasihat eder, nasihatlarını dinlememizi isterdi. Gurbette her türlü güçlüğe
rağmen hayat mücadelesinde bizlerin başarılı olacağına inanırdı.
Bundan 30 yıl önce Teknik Üniversite’ye başlarken bana mektubunda yazdığı
satırları sizlerle paylaşmak isterim.
‘Bilirsin oğlum şu ya da bu diplomayı almak aslında şekildir. Durumu
belgelemektedir. Ama yaşanılan hayatta belgeler her zaman geçer akça değildir. Asıl
geçerli olan bu diplomaların öngördüğü yeteneklere sahip olmaktır. Başarıda bunun
rolü çok önemlidir. Bundan böyle hayatta başarı için çalışacağını unutma. Ne demek
istediğimi biraz da açıklayayım istersen. Lisan belgesi olduğu halde lisan bilmeyenler
tanırım. Hekimlik diploması olduğu halde hastalarına yararlı olmak bir yana, zararlı
olanları da çok görmüşümdür.’
Emeklilik dönemine gelirsek,
Babam emekli olduğu 67 yaşından vefatına değin 15 yılı annemle birlikte;
Erdek/Ocaklar Köyü’nde geçirdi.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
33
42 yıllık hekimlik döneminin ardından maddi olarak pek kayda değer bir şeyi
yoktu...
Şehir içinde bir daire,
Borç, harç köyde yaptırdığı yazlık evi.
Ve bir otomobil...
Anılar kitabının sonunda babam şöyle yazar;
Son yolculuğa çıktıktan sonra geride bırakacağım yakınlarım, arkadaşlarım ve
tanıdıklarımın beni nasıl değerlendireceklerini, hakkımda neler söyleyeceklerini
bilemem. Elverdiğince taraf tutmamaya çalıştım. Ben manistim. Kula kul olmayan,
insana boyun eğmeyen, doğma düşünceye karşı, aklın eleştirisini yapan, skolastik
dinsel düşünceden uzak duran, bilim ve akıl yolundan ayrılmayan insanım...
Bana göre düşünceleriyle babam Anadolu’ya ait, Anadolu köyünü ve insanını
seven bir filozof, bir bilgedir.
Bize söylediklerinden ziyade yaptıklarıyla örnekti ve söyledikleri de her zaman
kulağıma küpe oldu.
Oğlum sanma, tahmin etme, bil derdi...
Sözümüze dikkat etmemizi, düşünerek konuşmamızı isterdi. Örneğin Bülbülün
çilesi, dili belası derdi.
Çok güzel saz çalar, türkü söylerdi.
Örneğin ‘Beni Hor Görme Gardaş Sen Ağasın Ben Kul Muyum’, türküsünü çok
güzel söylerdi.
Bir diğeri; ‘Bir Yiğit Gurbete Gitse, Gör Başına Neler Gelir’ türküsüydü.
Bu türkü İngiltere’deki yaşamının dışa vurumuydu kesinlikle.
Hiç kimseyi hor görmememizi, aşağı görmememizi isterdi.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
34
Muhtaçlara çözüm bulmaya çalışırdı. Özellikle de hasta olanlara. Bu amaçla
hekim meslektaşlarını, öğrencilerini branşında gelişme gösteren ve başarılı olanları
telefonla arar, yardımcı olmalarını isterdi.
Sayısız hastanın şifa bulmasını sağladı.
İyilik yap, denize at! derdi. Menfaat bekleme derdi.
Özellikle son zamanlarda çıkarcı siyasetçiler onu öfkelendiriyordu.
Şaka yapmayı severdi. Ancak şaka yaptıktan sonra bazen pişmanlık da
duyardı.
Bizleri korumaya çalıştı. Ama istediklerimize de engel olmadı.
Biz çocuklarına çok güvenirdi. Bu güven; bizlerin çok zor şartları, engelleri
aşmamıza neden oldu ve her daim sabırlı olmamızı sağladı.
Bu sabır annemde anıtlaştı. Hayat yoldaşı onun her zaman yanında olarak
ona yardımcı oldu.
Babamla hasta yatağında, yoğun bakımda fiziki ölümünden 1 ay önce
vedalaştım. Ona teşekkür ettim. Beni her zaman desteklediği için, doğruluğu ve
dürüstlüğü için onu bir kez daha takdir ettim.
Sözlerime aklımda kaldığı kadarıyla bir satırla son vereceğim ‘Bir erkeğin baba
olması, babasının ölümüyle başlar.’ Onu çok özleyeceğiz.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
35
Dr. UMUR GÜRSOY (Halk Sağlığı Uzmanı)
CANI SIKILAN AVATAR1,2: HÜMANİST ONBAŞI, UZMANLIK
BAŞÖĞRETMENİM RAHMİ DİRİCAN
Dr. Umur Gürsoy3
DOSTLARI OLMALI İNSANIN4
Dostları olmalı insanın,
Aynen gemilerin limanları gibi
Zaman zaman uğradığın
Yükünü boşalttığın
Dalgalar dininceye kadar beklediğin koynunda
Sonra açık denizlere uğurlamalı seni,
Geri döneceğin günü bekleme umuduyla
Bazen rüzgâra o açmalı yelkenini
Yanağına konan bir öpücüğün coşkusuyla
Halatlarını çözmeli
Seni çok ama çok özlemeli
Dostları olmalı insanın,
Ermiş, bilge, hayatı ezbere okuyabilen
Düşünmediklerini düşündüren
1 Kaya, S., “Zihniyet (1): Giriş”, http://derinsular.com/featured/zihniyet-1-giris/
2 Avatar; Titanik, Aliens, Terminator filmlerinin yönetmeni James Cameron'un senaryosunu yazdığı ve
yönettiği, destansı bilim kurgu filmidir. Üç boyutlu (3D) sinema tenkniği ve son teknolojiyle çekilen film en
yüksek bütçeli yapım olarak bilinmektedir. 18 Aralık 2009 tarihinde gösterime girmiştir. Bkz.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Avatar_(film)
3 Halk sağlığı uzmanı, çevre koruma eylemcisi, amatör bilim insanı ve yazar. Eleştiri, katkı ve sorularınız için e-
posta: sonbursali@yahoo.com
4 Bölükbaşı, O., http://www.antoloji.com/dostlari-olmali-insanin-siiri/
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
36
Seni bir cambaz ipinde güvenle tutabilen
Gerektiğinde senin için ateşi yutabilen
Yolunu ısıtan ustan olmalı,
Şekillendirmeyi öğretmeli hayatın çömleğini
Sana vermeli soğuk bir kış gününde
Üzerindeki tek gömleğini
Oğuzkan Bölükbaşı
Her ananın rahmi vardır
Baba Rahmi tek’tir
Erzurum Üniversitesi Tıp Fakültesinde,
birgün, sınıfa girdiğinde öğrencilerinin kara tahtaya
yazdığı yazı5
GİRİŞ
1979 yılı Haziran ayında o yılın Mart ayına kadar Hacettepe Üniversitesi’ne
bağlı olan Kayseri Gevher Nesibe Tıp Fakültesi’nden mezun oldum. Sanırım aynı ay
içinde açılan ve yedi kişinin alınacağı Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk
Sağlığı Anabilim Dalı asistanlık sınavına diğer beş sınıf arkadaşımla birlikte (altı kişi)
girdik. Sınav sonuçlarına göre dört arkadaşımızı asistanlığa aldılar. Sınıf arkadaşım
Dr. Bülent Piyal ile bana, sınavda gereken 70 puanlık notu alamadığımız için sınavı
kazanamadığımız açıklandı. Sonuçta mezun olmadan önce, Bülent’in Ankara’da;
benim Kayseri’de fakültemizin solcu devrimci öğrenci liderleri olmamızın olup
olmadığını bilmiyorum; ama sınıf birinciliği olan ve çocuk sağlığı ve hastalıkları
anabilim dalı asistanlık sınavını başarmış böyle bir arkadaşımızın benzer nedenle
üniversite senatosunca asistanlığının onaylanmadığını biliyorduk. Sanırım, Nevzat
Eren veya Hikmet Pekcan’dı, “Halk sağlığında başka iyi hoca nerede var?” diye
sorduğumda “Bursa’da Rahmi Dirican var” dediler.
5 Dirican, R., “Bir Hekimin Anıları”, 3. basım, Kocaeli Üniversitesi, 2004.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
37
Rahmi Hoca bana, “Seni tanımamız lazım, Doğan Benli6 Sosyalleştirme Daire
Başkanı; ona benim selamımı söyle, Gemlik Bölgemizdeki sağlık ocaklarımızdan
birisine tayinini yapsın; bu arada bizim Bölüm’ün asistanlık navı açılınca
başvurursun” dedi. (O yıllarda anabilim dallarına aramızda ‘bölüm’ derdik). Ağustos
1979’da Bursa hükümet tabipliği sisteminde iken ilk kez sosyalleştirilen Gemlik’in bir
köyü olan Engürücük Sağlık Ocağına ilk hekimi olarak atandım. Alay sonra açılan
ve iki kişinin başvurduğu tek kişinin alınacağı asistanlık sınavını kazanarak bölümün
benden önce uzmanlığını alarak bir iki yıl önce ayrılmış olan Dr. Burhan İleriye ve
Dr. Yıldız Pekşen’den sonraki 3. halk sağlığı asistanı ve benden yaklaşık altı ay
kadar sonra gelen sınıf arkadaşım Muammer Karakaş’ın gelişine kadar tek asistanı
oldum. Tabii kendimin ve Muammer’in baş asistanıydım. Yaklaşık bir yıl sonra 12
Eylül darbesi oldu. Hacettepe’de Nusret Fişek dört asistanına, Bursa’da Rahmi
Dirican bana istersek bölümden ayrılıp başka dalların sınavlarına
başvurabileceğimizi, bize darılmayacağını, halk sağlığının uzunca bir dönem bahtının
kapalı olacağının görüldüğü söylediler. Hacettepe’nin o dört asistanının tamamı
ayrılıp başka uzmanlık alanlarına geçtiler. Üç gün süren bir ikilemden sonra ben
bölümde kaldım. Gemlik bölgesinin beş sağlık ocağının üçünde çalıştım. Muammer’le
birlikte uzmanlığımızı aldığımız 1984 yılı nisan ayına kadar da bölüme başka asistan
başvurusu olmadı.
Hocam ile doktora tezimin konusunu seçerken ve tez danışmanlığı sırasında
öğrettikleri ve daha önceki DSÖ araştırması başlangıcındaki Gemlik ziyaretleri
dışında birkaç ay dışında sadece rotasyonlarım için fakültede bulunduğum sırada
onun derste olmadığı zamanlarda bölümde yakalayabildiğimde yaptığım sohbet
ziyaretlerim dışında birlikte hiç çalışmadım, bire bir planlı bir eğitimini hiç almadım;
dersini dinlemeye girmedim. O yıllardan kalan birlikte tek ya da grup halinde çekilmiş
hiçbir fotoğrafım yok. Çünkü, ben sağlık ocağı hekimliği yaparken onun Gemlik
6 Prof. Dr.; Hacettepe’de 4. sınıfta okurken 2,5 aylık yatılı halk sağlığı stajını yaptığımız sağlık ocağının bağlı
olduğu Çubuk ve Kazan Eğitim ve Araştırma Bölgelerinin Sağlık Grup başkanı idi.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
38
Araştırma Bölgesine girmesi yasaklanmıştı. Ben daha çok Hamdi (Aytekin) Hoca’daki
Dirican yansıması ile çalıştım.
Ama, uzmanlığımı aldıktan sonra sürekli mektuplaştığım tek hocam olan
Rahmi Hoca, onca sıkıntısı arasında fakültenin karşısındaki dönercide baş başa
Artvin Çağ kebabı yediğimiz tek öğle yemeği süresince iyi bir evlilik yapmam için beni
sorgulayacak, sonraları uzun mektuplarıma “Sevgili Kardeşim diye başlayan uzun
yanıtlar vererek dertlerime ortak olan; 44 yaşımda beni, “Tek maaşla çocuklarını
okutamazsın, bilseydim seni üniversiteye tavsiye ederdim” diyerek çok sevdiği
öğrencisi Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Anabilim Dalı başkanı Necati
Dedeoğlu’na tavsiye mektubu yazacak kadar yıllar sonra dahi halimden anlayan bir
dost idi.
Resim: Ağustos 2009, Ocaklar/Erdek (Soldan sağa: Ben, Rahmi Dirican ve komşusu
öğretmen emeklisi İnegöllü Salih Sallı)
“… Hiçbir şeyi değiştirmemize izin vermediler.”7
7 “İtalya’da hayat güzel değildi. Hiçbir şeyi değiştirmemize izin vermediler. Ben sonunda, siz kazandınız, siz,
ama ben size suç ortağı olmayacağım, dedim.” Yönetmen Gabriele Salvotores’in 1992 En iyi yabancı film
Oskarlı ‘Akdeniz’ isimli filminde Çavuş Nicola Larusso’nun neden adaya geri geldiğini teğmene anlattığı
cümleler.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
39
İlk kez, 1994’de kendi yaptığı trafik kazasında genç yaşta ölen hırslı bir
arkadaşın cenazesinde ilçe müftüsünden duymuştum: “Ölüm en iyi vaazdır”.
Sonradan taşrada her katıldığım cenaze taziyelerinde din adamlarından bu cümleyi
sıkça duydum: Hz. Muhammed’in bir hadisine atıf yapılıyordu: “Size vaaz ve nasihat
eden iki şey bıraktım. Birisi konuşan, diğeri ise konuşmayandır. Konuşan; Kur’an-ı
Kerim’dir. Konuşmayan ise ölümdür”8
Bu cümlenin anlamını çok düşünmüşümdür.
Şimdi, Rahmi Hocamın ölümüyle biten yaşamı bize, özellikle Türk halk sağlığı
bilim ve meslek topluluğumuza nasıl bir vaazdır (derstir) diye düşünüyorum. Bu dersi
onun yaşam süresinin çeşitli lümlerine tanıklık etmiş yakınları, öğrencileri ve
çalışma arkadaşlarının anlattıkları ile derleyebilir ve yazılı hale getirebiliriz. O’nun
yaşamı süresinde verdiği son dersi: yazdıkları, konuştukları ve davranışları ile
anlatmak istedikleridir; yaptıklarıdır, yapamadıkları, anlattıkları ve yaşama bakışıdır.
Rahmi Dirican, dürüst, ahlaklı, adaletli, haksızlığa başkaldıran, aşkın (yüce
amaçlı), cesur ve şakacı, nazik, kadınlara saygılı, anlayışlı, şünceli, akıllı, bilinçli,
çalışkan, üretken, deneyimli, bilimsel, inançlı halk sağlıkçısı, nasıl yapıldığını bilen
inançlı bir bilim insanı, hümanist, gerçek vatansever ve Atatürk milliyetçisi, iyi bir
eğitimci, duygulu, hüzünlü, gönül ve aşk adamıydı.
Hoca, cesur bir insandı. Olaylar karşısındaki davranışları ile bize, cesur
olmamız gerektiğini öğretmiştir. 1979’da bölüme ilk başladığım günlerde şimdi
Yüksek ihtisas hastanesi olan binanın Ankara yolu ile hastane ön giriş yolu
arasındaki hastane ön bahçesindeki prefabrik barakalardaki halk sağlığı Ana Bilim
dalında (o zaman Anabilim Dalı’na bölüm diyorduk) hocayı beklerken benden 15
dakika sonra sanırım dersten çıkarak gelen ve üstü başı çekiştirilmiş gravatı yana
kaymış hoca bölüme gelince ben Bursa’ya ve kente de yabancılaştığım için bölüm
sekreterimiz sevgili Fatma Hanım’ın Hocaya yaptığı uyarı sonrasında neler olduğunu
anladım.
8 http://www.koselikoyu61.com/dini%20sorular/Olume_Ne_Kadar_Haziriz.pdf
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
40
Fatma Hanım Hocaya, “Hocam aralarında sizi de öldürecekler, kim vurduya
gideceksiniz, niye öğrencileri ayırmaya çalışıyorsunuz diyordu. Anladım ki öğrenci
kavgasını ayırmaktan geliyordu. Hoca’nın verdiği yanıtı hiç unutmam: “Ben doğuştan
beklenen yaşam süremi çoktan aştım; Fatma!”9,10 .
Hoca muzip bir insandı. Küçük şakaları çok severdi. Odasından çıkarken
koridordaki sandalyesinde uyuklayan bölüm hizmetlisini görünce elini işaret
parmağını dudağına götürüp bize sakın haber vermeyin der; asker gibi ayaklarını
yere vura vura yürüyüp ses yaparak onu aniden sıçratır, bizleri gülümsetirdi.
Öğrencisi dahi olsa hiçbir bayandan önce kapılardan geçmemiş, bizlere sesini
yükseltmemiş, ismimizin sonuna hep ‘ciğim-cuğum’ eki getirerek hitap etmiş nazik bir
insandı.
Günümüzde YÖK’le yok olmaya yüz tutan ulusal bilim ve halk sağlığı
topluluğumuzda ‘Bilinç ve Akıl Tutulması’ ve ‘algılama sorunu’
yaşanmaktadır11,12. Buna göre, Rahmi Hoca’nın böyle bir tutulma yaşamadığı; aksine
akıllı ve bilinçli olduğu ve içinde bulunduğu toplum ve çevreyi insan hak ve
özgürlükleri anlamında doğru anladığını söyleyebiliriz. Turan Durmuş, İlhan Arsel ile
mektuplaşmalarında kendisi için ‘inançsız’ denmesine karşı çıkarak: “Ben inançlı bir
dinsizim” der. Rahmi Hoca da “İnançlı bir halk sağlıkçısıdır”. “Refah içinde yaşama
olanaklarına sahip olduğu, kendisine sunulmuş hayatına karşı önlem alıp emeği,
hapishaneyi, sürgünü, şiiri, sanatı yaratmayı seçen; sıradanlığa, konformizme13, yan
9 Bkz. http://www.spf.boun.edu.tr/docs/1-FerhundeOzbay.ppt#268,15,15 Türkiye’de Farklı Dönemlerde
Doğuştaki ve Beş Yaşındaki Beklenen Yaşam Süresi
10 Bilinen verilere göre doğuştan beklenen yaşam süresi erkeklerde 44,7; beş yaşında beklenen yaşam süresi ise
57,9 yıl olan 1955-1960 yılları doğumlulara göre 1928 yılında doğan ve 1979 yılında 51 yaşında olduğu
anlaşılan Rahmi Dirican’ın, değil doğuştan yaşam süresinin beş yaşında beklenen yaşam süresinin dahi 51
yaşından çok daha düşük olduğu tahmin edilebilir.
11 Türk Dil Kurumu Sözlüğünde bilinç sözcüğünün anlamları şöyle sıralanmaktadır: bilinç, -ci: a. 1. İnsanın
kendisini ve çevresini tanıma yeteneği, şuur. 2. Bir toplumdaki ruhsal etkinliklerin veya ruhsal durumların
bütünü. 3. Dimağ. 4. mec. Temel bilgi, temel görüş. 5. ruh b. Algı ve bilgilerin zihinde duru ve aydınlık olarak
izlenme süreci, şuur.
12 Türk Dil Kurumu Sözlüğünde akıl sözcüğünün anlamları şöyle sıralanmaktadır: akıl, -klı: a. 1. Düşünme, anlama
ve kavrama gücü, us. 2. Öğüt, salık verilen yol.. 3. Düşünce, kanı. 4. ruh b. Bellek.
13 Uymacılık, http://tdkterim.gov.tr/bts/?kategori=verilst&kelime=konformizm&ayn=tam adresine 25.08.2010
tarihli ziyaret.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
41
gelip yatmaya, umursamazlığa. Pişkinliğe, nlüğe karşı önlem alma yetisine
sahip…” akıllılardandır14.
Rahmi Hoca, “Düşünen İnsan (Homo Sapiens), düşünmeyen insan (Homo
insapiens) için de düşünmelidir15 diyen bir hümanisttir.
Rahmi Hoca, mevsimine kapıldığı halk sağlığı bilimi bahçesindeki ‘yalnız
çınar’ mıdır? Evet. ‘Bir ağaç gibi tek değildir ama hür’dür. 12 Eylül zihniyeti ve
onun bed Nihat’ının bahçesinde, ‘Elleri bağlı Odisseus’tur. Ekoloji bilimi kuralları ile
bakıldığında bahçe ve gül’ doğrudur, ama 12 Eylülde gelen ani bir iklim felaketi ve
ulusal soğuma halk sağlığı bahçesinin en sevdiği ılıman iklimini ve baş bahçevanları
değişmiştir. Sonuç Brecht’in dizelerindeki gibi elde var “hüzün”dür16. Ne var ki Hoca
‘Bırakıp gidemezdi’. Çünkü, yurtdışında çalıştığında hak ettiği ücretini ülkesi döviz
darboğazında olduğu için dolar olarak almayı şünecek kadar gerçek bir
vatanseverdi, sahte değil gerçek Atatürk milliyetçisi, gerçek bir ulusalcı, öğrencilerini
çok seven bir eğitimci idi.
Nazım Hikmet, “… Çok şükür aşığım. Bana öyle geliyor ki, bir tek insana z
milyon insana, bir tek ağaca, bütün ormana, tek düşünceye, bir çok düşünceye ve
fikre aşık olmadan yaşamak, yaşamak değildir.” der. Jusper Kunde de, Dünyanın en
14 Bkz. Mehmet Baydur, 1. Mayıs 1994 tarihli Cumhuriyet-2’deki köşe yazısı.
15 Dirican, R., “Toplum Hekimliği (Halk Sağlığı) Dersleri”, Hatipoğlu Yayınevi, 1990, Ankara.
16 Hayatın en hüzünlü a’nı
mevsimine kapıldığın kişinin
bahçesinde açabilecek bir çiçek
olmadığını anladığın andır.
bırak gitsin
bırak git...
Bertolt Brecht, http://gamzekaraduman.blogspot.com/2009/04/hayatn-en-huzunlu-mevsimine-
kapldgn.html adresine 14.09.2010 tarihli ziyaret.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
42
güç işi bir şeyin nasıl yapılacağını bilirken, başka birinin nasıl yapamadığını ses
çıkarmadan izlemektir.” der.
Onu yürek ve beyin infarklarından belki de daha çok fazla klinisyen ve yönetici
olan meslektaşlarının açtığı gönül yaraları canını acıtmıştır. Kendi ülkesi ve
üniversitesi ödemediği hastane masrafları borcunun yükünün yanı sıra kendi
ücretlerini almayarak by pass ameliyatını yapan ABD’li hekimlere duyduğu gönül
borcunun yükü ezmiştir.
Önemli koroner ve serebral damar hastalığı nedeniyle birkaç Tıp Fakültesi
hastanesi poliklinik ve servisinde hasta olarak yapılan, ama pek çoğumuzun henüz
bilmediği ve onu kadar eğitimli olmadığımız klinik stajlarda da geçen uygulamalı bir
profesörlüktür bu.
Oysa Hoca’nın hayali, sağlık ocağında geçen eylemli bir halk sağlığı profesörü
olmaktı. Buna izin vermediler.
Son birkaç yıl önce geçirdiği beyin infarktı sonrasında hocamız ‘tıp hafızasını’
yitirmişti. Bandırma hastanesinde yatarken görece olarak arkadaş ve öğrencilerinin
Bursa’da ve daha uzaklarda olması nedeniyle ziyaretçisinin az olması da buna
eklenince hergün vizitini yapan genç hekiminin “Bugün Nasılsınız?sorusuna sürekli
o kendine has vurgusuyla “Canım çook sıkılıyor” diye cevap vermiş. Doktoru günde
beş taneyi geçmemek ve içine çekmemek kaydıyla sigara içmesine diye izin
verdiğini, ama son günlerinde bu sözü tutmakta çok zorlanacak kadar içinin çok
sıkıldığını biliyorum.
Kabadayı jargonuna göre hiç de hafif olamayan Rahmi Hoca, belki Neruda’nın
cümlelerindeki gibi ağır ağır ölmemiştir17, ama O’nu, özellikle 12 Eylül Darbesi ve
sonrasında çoğalan ve anılarında adını belirttiği Dunning-Kruger Sendromlu
kifayetsiz muhterisler, hafif hafif, yavaş yavaş adeta işkence ederek öldürülmüşlerdir.
17 Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini
hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla
konuşmayanlar…. (Pablo Neruda, Ağır Ölüm)
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
43
Bu cümleyi bir bilimsel dil ile söylersek “%52 isimli bir anarşist gençlik hareketinin18
“17’sinde öldürüp 70’inde gömerler” sloganına benzer biçimde hoca “yavaş
yavaş öldürülmüş olabilir”, ya da “Araştırmamızın sonuçlarına göre “% 95 güven
aralığında Rahmi Dirican’ın 54 yaşında öldürüldüğü düşüncesinde fark
anlamlıdır”. Ne var ki Rahmi Hocayı üzen Engin Gençtan’ın ileri sürdüğünün aksine
“Anlaşılabilme umudunun tükenmesine bağlı, dünyayla ilişkilerini beğenilme üzerine
kurma tuzağına düşmesi” değil; aşksız kalması, sesinin kesilmesi ve nasıl
yapılacağını bilirken nasıl yapamadığını bildiklerini neredeyse bir ömür boyu izlemek
zorunda kalmasıdır19.
Akademisyenlik yetişmesi en zor ve zaman alan bir meslektir. Görevi, evrensel
bilgiyi öğretmek kadar bilim ve bilim insanı yetiştirmektir. Dirican, 1980’de en üretken
ve en tecrübeli bilim adamı yaşı olan 54 yaşında böyle bir üretimden yoksun
bırakılmış, engellenmiştir. Dünyanın en ünlü sopranolarından Maria Callas, sesini
kaybettikten kısa bir süre sonra, 54 yaşında, tek başına ve yalnız ölmüştü. Rahmi
Hoca’nın da aynı yaşta sesi kesilmiş; bilim ve bilim insanı üretmesi engellenerek
erken yaşta yavaş yavaş öldürülmüştür.
Rahmi Hoca, 1984 yılında kaybettiğimiz İstanbul Tıp Fakültesi Anatomi
Profesörü Sami Zan’ın deyişiyle “Üniversiteye girip de çıkamayanlar profesörlerden
değildi20. Rahmi Dirican, Üniversiteden mezun olduktan sonra memleketin en ücra
18 http://www.yuzde52.org/index.php
19 “Anlaşılabilme umudunu tüketen insanlar, dünyayla ilişkilerini beğenilme üzerine kurma
eğiliminde oluyorlar, kurtulması güç bir tuzağa düştüklerini fark edemeden.. Çünkü beğenilmeyi
merkez alan bir dünya, insanın kendi içinde giderek daha sıkı kilitlenmesine ve çıkışı bulunmayan bir
yalnızlığa gömülmesine neden olabilir.. Dolayısıyla kendini var hissedebilmenin tek yolu da
beğenilmenin sürekliliğini sağlamaya yönelik bir hayat tarzı.. Beğenilme öylesine güç bir iptila ki ihtiyaç
karşılanmadığında yaşanabilecek bozgundan kaçınmak için sergilenmekte olan performansın aralıksız
sürdürülmesi zorunlu hale gelir. Bunun sonucu olarak, hayatını beğenilme üzerine kuran insanların
derininde, çoğu zaman dışarıdan fark edilmeyecek kadar iyi maskelenmiş bir depresyon yaşanır.”,
Engin Geçtan/Hayat
20 bkz. http://www.bakterim.net/bakterice-muhabbet/167024-anatomi-hocasindan-ozlu-sozler.html
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
44
köşesine taşra hekimliği yapmaya gitmiş; Hıfzısıhha Okulunda, yurtdışında, daha
sonra da çoğu koşulların zorlaması veya kendi isteği ile biri ise 12 Eylül sürgünü
olmak üzere benim bildiğim biri mezun olduğu, diğeri çok yoğun ve üzüntülerle
olduğu kadar başarılarla dolu hayat üniversitesi olmak üzere dört üniversiteye girip
çıkmış bir profesördür. (yurtdışındakilerle birlikte beş). Belki hiç çıkmadığı ve onun da
yetkin bir profesörü olduğu tek üniversite ‘Hayat Üniversitesi’dir.
Onun bağlama çaldığını anılarından öğreniyoruz. Hoca’nın halk ozanları ile
sohbetleri olduğu, onun aşık geleneğine sahip bir halk aşığı olduğunu anılarından,
bana ve Ocaklar’daki emekli öğretmen komşularına anlattıklarından anlıyoruz, ama
bu konuları onunla kayıt altında uzun uzun konuşamayışıma hayıflanıyorum. Sadi
Yaver Ataman’ın Hoca’dan derlediği Rahmi Dirican türküleri veya Yozgat türküleri21
sözcüğü ile arama motorlarında bulunabilenden çok daha fazla derlenecek türkü
dağarcığı olsa gerektir22. Eşi ve çocuklarından bu konuda bilgi ve koşma tarzındaki
şiirlerini ve varsa diğer türkü derlemelerini ortaya çıkarmalarını bekliyorum.
Ben 12 Eylül ve bağlı olarak bed Nihat nedeniyle üniversite rögar boşluğuna
taşınan Bölümdeki (Rahmi Baba’nın Yeri) odasının duvarında çerçeve içinde asılı
olan ve sanırım kendisine ait, son derece anlamlı ve yetkin bir koşma örneği olan
şiirin sadece son iki dizesini kopyalamıştım:
Söyleşi güzeldir vakti olana
Ama bir zuldür vakti dolana.
Rahmi Hoca’nın yaşamı, biri hariç Kipling’in ‘Eğer’ şiirindeki23 dizelerdeki gibi
geçmiştir: “Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitebiliyorsa;”.
Onu düşmanları kadar olmasa da dostları da incitmiş, özellikle çok sevdiği bilim
yapmaktan, öğretmekten ve öğrencilerinden en verimli dönemlerinde uzakta
21 Bu Toprağın Sesi: Memleket Havaları, Sadi Yaver Ataman, Şaka Matbaası, İstanbul, 1951, S:41-42.
22 http://www.turkudostlari.net/soz.asp?turku=20126 adresine 19.08. 2010 tarihli ziyaret.
23 Bkz. http://www.kongar.org/aydinlanma/2009/764_Rudyard_Kipling_Okumak.php
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
45
kalmasına neden olmuşlar; Trabzon’ sürgüne uğratarak, ona ölmeden zulüm
yapmıştır.
Okumayan yazamaz. Hoca camiadaki eksiği görüp bilgisayarın olmadığı
yıllarda işe yarayan makaleler ve ikisi halk sağlığı öğrenci ve çalışanları; biri ebeler
için üç kitap yazmıştır. Hocanın genel halk sağlığı üzerine tek ve iki yazarlı telif kitabı
ve ebeler için yazdığı kitapları büyük bir ihtiyacı karşılamıştır. “Bir Hekimin Anıları”
başlığı altında kitaplaştırdığı anıları, yaşıtı hekimler içinde nadir; halk sağlığı bilim ve
meslek topluluğumuzda ise tektir. Bana 24 Nisan 2007’de yazdığı son mektubundaki
vasiyeti sayılabilecek öğüdünü tüm camiamız için genelleştirebiliriz: “Yaşamını(zı) iyi
bir şekilde kitaplaştır(ın)!”
Bir insan hakkı olan ‘sağlığın satılamazlığı ilkesini’, Hocamız, sezgileri ve
içgüdüleri ile hekimliğinin ilk yıllarında algılamış; bu ‘seçici algısı’ onu Nusret
Fişek’le buluşturmuştur ve onun tarihi tesadüflerle gelişen müşteşarlığına karşılık
gelen devlet yardımları ve üstün çabaları ile halk sağlığını uzmanı ve bunları yurt içi
ve yine yurt dışı deneyimlerinle harmanlayarak iyi bir bilim adamı olmasına neden
olmuştur. Yurtdışında ve içinde yabancılarla ve yabancılar için yaptığı veya rapor
yazımı veya değerlendirme aşamalarına katıldığı yurtdışı destekli araştırmaların
raporlarının Türkçeye çevrilmesi için çaba harcamış ve Türk diline ve eğitimine önem
vermiştir24.
24 “… Ben, sizin dilinizi, sizi öğreneyim, bizimkilere anlatayım, diye öğrendim. Size, bizi
anlatmakta yardımcı olmak için değil…. Bir şey daha var: Sizin nyanızın öğrenme azmini
kamçılayan tek şey vardır, o da bir şeyi biliyor olmanızın size sağlayacağı ekonomik fayda. Bu
Avrupa’nın Asya’yı sömürgeleştirmeye kalktığı günden beri böyle olmuştur. Coğrafya Cemiyetleriniz
boşa kurmadınız. Gezginleriniz, bağışlayın, şu anda sizin yaptığınıza benzer biçimde, saraylarımızda
misafir olup konukseverliğimizin keyfini çıkardıktan sonra, geri döndüler ve hükümetlerine o ülkeleri ele
geçirmenin yollarını öğrettiler. Bakın, üniversiteniz size Türkiye’ye gelesiniz diye ücretsiz izin veriyor,
niçin? Buradan bir tebliğle dönmeniz için. Niçin? Üniversitenizin ünü büyüsün, daha çok paralı öğrenci
alabilin diye. CIA size yardımcı oluyor. Niçin? Türkiye’de etkili olabileceğini düşündüğü kimselerin kafa
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
46
Zihniyeti gösteren aşk, din, takım tutma, dürüstlük, bilimsellik, ahlâklı-adaletli
olmak gibi insan faaliyetlerinin birçoğu ve ‘algıda seçicilik’ bilimsel olarak sayılamaz,
ölçümlenemez25,.
Neden eskiler örneğin Nusret Fişek, Rahmi Dirican, Nevzat Eren ve birkaç
arkadaşı ve ilk öğrencilerinden bazıları bizden farklı idi? Neden onlar tahakkümcü ve
veya 'hedonist' (hazcı) değil 'aşkın' (yüce) insanlık idealleri peşinde
oldular?26,27,28,29,30,31 Çünkü onlar artık kolay yetişmeyen doğuyu da batıyı da bilen
aydınlardı. Çünkü onlar Cumhuriyetin ilk kuşaklarıydılar ve aldıkları ilk ve orta eğitim
batılı ahlâkı32 ve düşünce biçimi öğretiyordu. Kendi içinde bulundukları ve onları
yetiştiren aile ve arkadaş çevresi de doğu ahlâkını öğretmişti. Sentez yaptılar, tıp dışı
da okudular ve gerçek yurtseverdiler. Bu nedenle "Kaygı değil algı seviyesinde
çözümlemeler" yaptılar; yaşama ve tıbba bütüncü bakabildiler. Feyerabend’in “Akla
Veda’sını ve Rosovsky’nin “Üniversite, Bir Dekan Anlatıyor”unu okumadan kendi
zihniyet ve algıları ile bilimselliği ve halk sağlığı ilkelerini bilinçli bir şekilde kavrayıp
yaşamlarına ilke edindiler33,34.
yapısını anlamak, gerekirse yönlendirmeye çalışmak için. Ve bütün bunlar sizin o ‘Amerikan Yaşam
Biçimi’ dediğiniz, ‘kutsal ineği’ korumanız için!”, Alatlı. A., “Viva La Muerte!”, Everest Yayınları, s. 73.
25 Kılıçbay, M. A., “Türkiye’de Okuma Neden Sevilmez”, Cumhuriyet Çerçeve Eki, Eylül 1988.
26 Kaya, S., “Padişah Kovuldu”, http://derinsular.com/makaleler/resmi-ideoloji/padisah-kovuldu/
27 Kaya, S., “Zihniyet (1): Giriş”, http://derinsular.com/featured/zihniyet-1-giris/
28 Kaya, S., “Zihniyet (2): Kadınlar ve Erkekler Ekseninde Demokratlık ve Liberalizm”,
http://derinsular.com/ansiklopedi/siyaset-felsefesi/zihniyet-2-kadinlar-ve-erkekler-ekseninde-demokratlik-ve-
liberalizm/
29 Kaya, S., “Zihniyet (3): Farklı Zihniyet Yansımalarına Bir Örnek Olarak Ekolojik Etik”,
http://derinsular.com/ansiklopedi/siyaset-felsefesi/zihniyet-3-farkli-zihniyet-yansimalarina-bir-ornek-olarak-
ekolojik-etik/
30 Kaya, S., “Zihniyet (4): Sonuç”, http://derinsular.com/ansiklopedi/siyaset-felsefesi/zihniyet-4-sonuc/
31 Şimşek, O., “Zihniyet, Girişimcilik ve KOBİ-Sosyoloji İlişkisi”,
http://www.tuhis.org.tr/dergi/cilt20_sayi3/cilt20_sayi3_bolum4.pdf adresine 14.09.2010 tarihli ziyaret.
32 Aydın, M. Z., Bel çikada İlk ve Ortaöğr etimde Din ve Ahlâk Öğretimi”,
http://www.flw.ugent.be/cie/aydinbelcika2.htm
33 “Bilimin değer ve kullanımı ile ilgili kararlar bilimsel kararlar değildir; bunlar varoluşsal’ kararlardır;
belirli bir tarz yaşama, düşünme, hissetme, davranma kararlarıdır. Bu gibi şeyler ne tür bir hayat istediğimize
bağlı olarak iyi ya da kötüdür; yardımcı ya da yıkıcıdır”, Feyerabend, P., “Akla Veda”, Ayrıntı Yayınları.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
47
SONUÇ
Psikolojinin ve sosyolojinin konuları olan ve bütün insan iş ve uğraşları için söz
konusu olabilen algıda seçicilik’ ve ‘zihniyet çözümlemesi’ni bir yazarın dediği
“Karakter gelişmemişse tahsil işe yaramıyor. Unutmayalım; banka hortumlayanlar,
devleti soyanlar, rüşvet alanlar, vatanı çıkar uğruna satanlar, maç satanlar, şike
yapanlar, teşvik verenler; birilerini hakir görüp aşağılamakla yükseleceklerini
zannedenler hep tahsilli bireylerdir...” cümleleri ile bitirip hangi eğitim düzeyinde
olunursa olunsun eğitim ve ahlak ilişkisine Russel Gough’un "Doğru ve iyi olanı
bilmek ile doğru ve iyi olanı yapmak arasındaki en önemli bağlantı, doğru ve iyi
olanı yapacak bir karaktere sahip olmaktır.” ve Roosevelt’in "Bir insanı ahlâken
eğitmeden sadece zihnen itmek topluma bir belâ kazandırmaktır." sözleri ile
vurgu yaparak Rahmi Dirican’ın yaşamından ve anılarından giderek bugünkü
kuşaklara verdiği zihniyet derslerini ülkenin yüce çıkarları ile birleştirip somutlaştırsak
en önemlilerini şöyle sıralayabiliriz:
A. Devlet adına Sağlık Bakanlığına
a. Sağlık politikaları ve özelde hekim başta olmak üzere sağlık personeli
istihdam politikaları halk sağlığı bilimi ilkelerine göre bilimselleşmelidir.
i. Bu bağlamda her yönüyle bir sağlık hizmeti örgütlenmesi
ucubesi olan, halen ülke genelinde irili ufaklı 40 ilde
yürürlükte olan[1] ve kısa sürede tüm ülkede
uygulanmasına geçilmek istenen aile hekimliği
sisteminden, Türk hekimlik ve sağlık hizmetlerini tamamen
çökertmeden vazgeçilerek sosyalleştirme uygulamasına;
eksik ve çarpıtılmış yönleri halk sağlığı bilimi ilkelerine
göre çözülmek kaydıyla aile hekimliğine verilen parasal ve
yönetimsel destek verilerek dönülmelidir.
b. Bilimsel özerkliğe ve halk sağlığı bilimi ilke ve deneyimleri ışığında
oluşturulmuş ilke, amaç ve kadrolara sahip Türk Halk Sağlığı Okulu en
kısa vadede yaşama geçirilmelidir.
34 “Akademik özgürlük ihtiyacını hiçbir şey ortadan kaldıramaz. Özgürlüğün olmaması günümüzde dünyanın pek
çok yerindeki üniversiteleri karikatüre çevirmiştir….Akademik kariyer, bugün de bir şeyler karşılığında başka
şeylerden vazgeçmek demektir. Ödenen bedel ekonomiktir ve sıkıntılar aile tarafından paylaşılır”, Rosovsky, H.,
“Üniversite, Bir Dekan Anlatıyor”, TÜBİTAK Populer Bilim Kitapları.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
48
c. Sağlık Bakanlığında bilim ve hizmet üretimi amacıyla, akademisyen ve
hekimler başta olmak üzere sağlık mesleklerinde çalışanların yer,
zaman ve kişi özelliklerine dikkat edilerek ülke veri tabanları, vital ve
demografik vb istatistikleri vb periodik olarak çıkarılmalı ve izlenmelidir.
d. Hekim işgücü planlaması yapılmalı, ücret ve istihdamı personelin ek
gelire gereksinmesine izin vermeyecek makul ölçülere çıkartılmalıdır.
e. Devletin yabancı kurumlarla yaptığı araştırma ve inceleme raporları
mutlaka Türk dilinde de ve toplumun bütün kesimlerinin ulaşabileceği
biçimde (elektronik ortam dahil) yayınlanmalıdır
B. Bilim Kurumu olarak üniversitelere ve YÖK’e
a. Hekimler ve tıp fakülteleri başta olmak üzere genelde sağlık meslekleri
okullarındaki; özelde halk sağlığı anabilim dallarında çalışan
akademisyenlerin ünvanlarına, tıpta uzmanlık anabilim dallarına ve unvan
çeşitlerine göre akademisyenlerin öğrenci sayısı başına dağılımları yer,
zaman ve kişi özelliklerine dikkat edilerek ülke veri tabanları, vital ve
demografik vb istatistikleri vb periodik olarak çıkarılmalı ve izlenmelidir.
i. Bu bağlamda halk sağlığı anabilim dalı bulunmadan açılan tıp
fakültesi sayısı ve halk sağlığı anabilim dalı ve dersi bulunmadan
mezun veren tıp fakültesi ve bu eksikle mezun olan toplam mezun
sayıları araştırılmalıdır.
b. İnsan gücü planlaması ve halk sağlığı bilim topluluğu istatistiklerinin
toplanması başarılmalıdır.
c. Tıp fakültelerinde halk sağlığı anabilim dalları kadroları “Koruma
tedaviden üstündür” temel ilkesini yaşama geçirecek sayılara, imkânlara,
eğitim bölgelerine, laboratuarlara ve halk sağlığını ilgilendiren kararlarda
veto hakları içeren düzenlemelere sahip olmalı ve bunun nasıl olması
gerektiği halk sağlıkçılarca tartışılıp yazılı raporlarla bilinçle talep edilmelidir.
d. p fakültelerinde akademik kademelere bilim insanlığı, bilim felsefesi,
bilim tarihi, bilim etiği, erişkin eğitimi becerileri, eğitimde ölçme ve
değerlendirme ve iletişimi dersleri verilmelidir.
e. rkiye bilimsel üretimini halka ve gündelik yaşama faydalı olması için
yabancı dilde yapılan bilimsel yayınların Türkçe yayını da yapılmalıdır.
f. Eskilerin fiziki ve insan gü eksikleri tamamlanmadan yeni hiçbir
üniversite ve tıp fakültesi açılmamalı ve halk sağlığı anabilim dalına ve yeterli
halk sağlığı akademisyen kadrolarına sahip olmayan hiçbir tıp fakültesi
öğrenci mezun etmemelidir.
C. Ulusal Tıp ve Halk Sağlığı Bilim Topluluğuna
a. Bed Nihatların yargılanabileceği her bilim ve tıpta uzmanlık alanında
Ulusal Bilim Akademisi disiplin kurulu olmalıdır.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
49
b. Gelecek vaad etmek izafidir, tartışılarak üzerinde düşünülmüş asgari
müştereklere sahip uzmanlardan yararlanılması yönünde irade ve onlara
üniversiteye ya da eğitim kurumları bünyesine katma yönünde eylemli davet
veya tavsiye kurumlaşması olmalıdır.
c. Özellikle halk sağlığında üniversitede akademik inbreeding önlenmeli
ve bunun nasıl engellenmesi gerektiği taraflarca önceden bilinen kurallara
bağlanmalıdır.
d. Halk sağlığı anabilim dallarında en azından halk sağlığının dört ana ileri
uzmanlık alanının her birinde ileri çalışma yapmış, ya da uluslar arası ileri
uzmanlık eğitim almış profesör veya doçent sayısına (her bölümde her
birinden birer olmak üzere en az dört farklı halk sağlığı yan dalında uzman
akademisyen) ulaşmak hedeflenmelidir.
e. Halk sağlığı akademik yükseltilme ölçütleri nicelik kadar niteliğe önem
veren; yayın puanlarında majör ve minör ölçütlerin yükseltilmede olmazsa
olmazdan ziyade bir birbirine çevrimi olan (kaç minör ölçütün kaç majör ölçüt
yerine sayılacağı) kurallara ve halk sağlığı akademik yükseltilmelerini sosyal
bilimler yükseltilmeleri ile tıp fakültesi yükseltilmelerinin karması bir takım
kurallara bağlanmalıdır.
D. Türk Hekimlerine
a. Halkın arasına karışmak ve gezici hizmet başarıya götürür.
b. Hekimlik ve sağlık hizmeti para ile satılamaz.
c. Ülkenin çıkarları (döviz gereksinimi) için yurt dışından aldığı araştırmacı
ücretini dolarla almak isteyecek kadar bilinçli vatanseverlik.
Halkı ilgilendiren konularda halktan yana taraf olmak başta olmak üzere bütün
çağcıl ve günümüz koşullarına uyarlanış meslek ahlâkı ilkelerine önce hekimler ve
halk sağlığı uzmanları uymak.
Unutmayalım, bu ülkede hekimlik ve öğretim üyeliği toplumdaki saygısını hiç
olmadığı kadar yitirmiştir. Bunu görmemek için, araştırma balonuyla havada gezerken
yaparken yollarını kaybedip aşağıdaki köylülere “Biz nerdeyiz?” diye soranlar gibi,
bilim insanı olmak gerekir. Cevap en az soru ve soranlar kadar bilimseldir:
“Balondasınız!” Rahmi Dirican’ın halk sağlığı, bu ülkenin bilim balonunun ve tıp
uzmanlarının safrası olmamalıdır. EyvAllah35 Hocam, nur içinde yat.
35 (*)Tasavvuf kültüründeki ‘Hakla kabul ettik, haktandır’; ‘Gözle, sözle, gönül ile, samimiyetle aldık, kabul
ettik’ anlamındaki anlamı ile, http://www.netpano.com/haber/522/Eyvallah/Demek adresine 16.09.2010
tarihinde yapılan ziyaret.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
50
Prof. Dr. AHMET SALTIK (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı
Anabilim Dalı Öğretim Üyesi)-
Saygıdeğer Dirican ailesi, Dirican
dostları; hepinizi sevgi ve saygıyla
selamlıyorum. Yoruldunuz, akşam oldu,
son saatlere kalan konuşmacılar için
aleyhte bir durum oluyor, ama herhalde
Rahmi Hocayı konuşuyor olmak, benim de
bu dezavantajı aşmama yetecek fazlasıyla.
Bu tür geç kalan konuşmalarda
benim anlattığım bir fıkra var, onunla
başlayayım. Elazığ’da bir yaz günü, sıcak,
bir faytoncu müşteri bekliyor. 150 kiloluk bir
adamcağız, yavaş adımlarla faytoncuya yaklaşıyor ve diyor ki, “Beni şu tepedeki eve
bırakıver.” Faytoncu, bir adama bakıyor, bir tepeye bakıyor, bir tepedeki kızgın güneşe, bir
de atlarına bakıyor.. Nasıl baş edecekler?? diye. “Geç geç, arkadan geç de bari hayvanlar
seni görmesin..” der. Bu yükü nasıl tepeye çıkaracağız arkadaşlar; gerçekten yükümüz ağır.
Birtakım insanlar şu saatlerde kim bilir nasıl keyifli işler yapıyorlar… Biz de yaptığımız bu gibi
işlerden keyif alıyoruz, ama kuşkusuz yoruluyoruz.
Rahmi Hoca hakka yürüdüğünde, -dilim varmıyor başka sözcük kullanmaya- ben de
olayı öğrendiğimde bir iki gün içinde olayı, kalemimden şu başlık altında iki sayfalık bir yazı -
klavyemden demem gerekiyor, değil mi postmodern terminolojiyle?- döküldü: “Rahmi Dirican,
Nam, Halk Sağlığı Kahramanına” diye. Çok da demlendirmeden bu yazıyı, birçok yere
gönderdim, web siteme koydum. Sağ olsun, Kayıhan da Bursa Tabip Odası’nın web
sayfasında yer verdi, Ankara Tabip Odası da sitesinde yayımladı vesaire…
O yazıdan bölümlerle araya koyduğum birtakım belgeleri sizlerle paylaşmak
istiyorum. Bunlardan ilki, bana 2004 tarihinde yazdığı bir mektuptan bir bölüm :
“Değerli kardeşim Saltık’a sevgi ve saygılarımla..” diyor, 13 Ekim 2004, yaklaşık 6 yıl
önce. Bu mektubun başlangıç yazısı, bir yüzü, bir de öbür tarafı var, A4’ün yarısına yazılmış.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
51
Kitabının 3. baskısını gönderiyor. İkinci bölümde, yani sayfanın arkasında “Sevgili kardeşim”
diye bana hitap ediyor, “Aylardan beri seninle konuşmak, Atatürkçü Düşünce Derneği Genel
Başkan Yardımcısı olduğun için seni kutlamak istiyordum. Bir hafta öncesine dek bana
verdiğin Edirne’deki evin telefon numarasından seni arayışlarım sonuçsuz kalıyordu. Geçen
hafta Prof. Yıldız merdem’den senin Ankara Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’na
geçtiğini öğrendim. Ne senin, ne Anabilim Dalı’nın telefon numaralarını bilemediğim için, bu
mektubu yazıyorum.” 2004, çok eski bir tarih de değil. “Bir engel çıkmazsa, Nusret Hoca’nın
mezarını ziyaret için 3 Kasım’da Ankara’da olacağım, o zaman görüşürüz. Ama, daha önce
şu numaralı telefondan beni arayabilirsin. Sana ve eşine, Prof. Dr. Recep’e selam, sevgi ve
saygılar. Hoşça kal. Rahmi Dirican.”
Bu 3 Kasım anma ziyaretlerini hep yaptı Ankara’ya. Hocamız Nusret Fişek’in ölüm
yıldönümlerinde O Bursa’dan 6 saatlik yoldan, ben de Edirne’den 12 saatlik yoldan Ankara’ya
gelirdik 3 Kasım sabahlarında.. Karşıyaka gömütlüğünde Nusret hocamzı ziyarete giderdik
topluca.
Bir de telefon görüşmemiz olmuş, hesap numarasını yazmış bulunuyorum bu
mektubun üzerine, Erdek Ziraat Bankası hesap no... Kitaplarını bana gönderecek, onun
karşılığını havale etmeye çalışacağım.
Dirican Hocamla gerçekten çok güzel ilişkilerimiz oldu. Benim köyüm, Hozat’ın
Karaca köyü. O’nun ilk hekimliğini yaptığı, mesleğini ilk olarak uyguladığı yer; Hozat
Jandarma Alayı hekimliği. Hozat’a -benim de buralı olduğumu öğrenince- kendi deyimiyle
âşık olduğunu söylerdi. Belki de ilk görev yaptığı yer olması bakımından öyledir…
Benim ailemi de, büyüklerimi de iyi tanıyordu. Örneğin eşime “Gelin z” diye
sesleniyordu. 1970-71 yazında lise 2’den 3’e geçtiğimde, babam devlet memuruydu,
Van’daydık. Ailemin büyük çocuğuydum, yazın seyyar satıcılık yapıyordum, aileye katkı için.
Annem de çalışmadığı için, geçim darlığı çekiyorduk. Sıcak ve uzun bir günün akşamında
çok başım ağrıdı, akşam saatlerinde, bir güneş çarpması anlaşılan. Babam aldı, doktora
götürdü. Telefon da yok o zaman, her nasılsa zorlukla bulundu, Dr. Daim Dirican, Rahmi
Hocanın kardeşi, çocuk hekimiydi. O zaman bana önerilerini, gösterdiği sevecenliği,
dostluğu, babacanlığı gerçekten unutamıyorum. Bir kuruş para da almadı
muayenehanesinde, aynı genetiğin dallarıydılar Rahmi Hocayla ne de olsa.
Rahmi Hoca’yı yılda birkaç kez en azından telefonla arar, hatırını sorardım. Özellikle
ulusal bayramlarda; 23 Nisan, 19 Mayıslarda, 30 Ağustos’ta, 29 Ekimlerde bana kutlama
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
52
kartları yollardı; özellikle ulusal bayramlarda.. Katıksız, son derece içten, bilinçli bir
Cumhuriyetçi ve Atatürk sevdalısıydı.
“Bir Hekimin Anıları” adlı mütevazı, fakat bence gerçekte görkemli kitabı beni çok
etkilemişti. Bana yolladığında ilk baskısını, -lütfen şunları söylemem açısından ayıplamayın
lütfen- elden geldiğince çok sayıda, onlarca edinerek çok değişik gerekçelerle tıp
öğrencilerine elimizden geldiğince armağan olarak vermeye çalıştık. Yeni başlayan
asistanlarımıza veriyorduk. Tahir Hatipoğlu hocamızın Selvi Yayınları basmıştı bu ilk baskıyı.
Zafer Öztek Ağabeyimizin de aynı şekilde “Bir Hekimin Anıları” kitabı gibi Nusret
Fişek kitabını asistanlarımıza ilk başladıklarında vermeye çalışıyorduk, “Okuyup gel
bakalım…” Öğrencilerimize de daha çok arasınavlarda ilk 3 dereceye girenlere.. gibi
gerekçeler üretmeye çalışarak kendilerine armağan olarak bu iki kitabı sunup, “Bize, haftaya
sınıfın önünde lütfen özetler misin?” diye .. yansısın, yansıtılsın, paylaşılsın isterdik.
Daha sonra Baki Komsuoğlu rahmetli hocamız, Kocaeli Üniversitesi Rektörü olarak,
Rahmi Hocamızın “Bir Hekimin Anıları” kitabının 3. Baskısını yapmıkştı. Rahmi Hoca buna
çok sevinmişti. Az önce sunduğum mektup, bana gönderdiği, 3. baskı kitabının arasına
koyarak gönderdiği bir mektuptu ve imzalamıştı o zaman. İki özgün kopyayla birlikte.
Fakültede odamda duruyor ve adeta “ben buradayım, beni fark edin, alın, okuyun, ödünç
alın..” diye dikey konumlanmış durumda. Halen Ankara’da da böyle.
Kitaplarının pek adları sayıldı mı, bilmiyorum. 51 kadar makalesi, “Türk Hekiminin
Düşünüş ve Davranışları ve Bunun Toplumsal Alana Etkileri”, “Gebe, Ebe, Hemşirenin El
Kitabı”, “Halk Sağlığı ve Toplum Hekimliği”, “Bir Hekimin Anıları” ve söylenmedi, bunu
söylemek gerekiyor, “Nusret Fişek’in Kitaplaşmamış Yazıları” sevgili arkadaşlar.
Rahmi Hoca, Uğur Mumcu’nun deyimiyle kalpaksız Kuvvayı Milliyeci Nusret Fişek’in
gerçek, bilinçli bir âşığı olarak, O’nun kitaplaşmamış yazılarının dağılmasına gönlü
elvermedi. Büyük emeklerle pek çok arşivden toparladı ve 3 cilt olarak, ilki Sağlık Yönetimi’ne
ilişkin olmak üzere TTB 1997’de ve izleyen 2 yılda bunları bastı. İkincisi, Ana-Çocuk Sağlığı,
Nüfus Sorunları, Aile Planlamasıyla ilgili yazılarıydı Nusret Hoca’nın. Toparlandı, 98’de, bir yıl
sonra bunlar da basıldı. Üçüncüsü de eğitim, tıp eğitimi, uzmanlık, rekli tıp eğitimi... öbür
konularda olmak üzere derlendi ve 1999’da TTB (Türk Tabipleri Birliği) meslek örgütümüz
sağ olsun, bunu da bastı. TTB’nin web sitesinde (www.ttb.org.tr) bu kitapların içeriğine
erişilebiliyor. BU 3 kitabı TBMM kitaplığının sanal arşivinde de bulabildim.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
53
Değerli meslektaşımız, “Türkiye'de Sağlık İnsan Gücü” çalışmasını yabancı
uzmanlarla birlikte yaptığını ve Johns Hopkins Üniversitesi tarafından basıldığını biliyoruz.
Sevgili arkadaşlar; anılarını aktardığı kitabında, ilk hekimliğini, kitabının ilk baskısının
9. sayfasında, 2 saatlik bir yolculuk sonunda ortalık kararmak üzereyken Elazığ’dan Hozat’a
ulaştığını anlatıyor. 1955 nüfus sayımına göre nüfusu 1 500 dolayında olan bu ilçede elektrik
yok, yollar çok bozuk, çatısı kiremit kaplı bir iki yapı dışında, gerisi hep toprak damlı, kerpiç
duvarlı evler. Duvarları da, damları da toprak olan ve yağmur başladığında, sızıntıların birçok
yerden içerde llendiği, altlarına “teşt” denilen o zaman olanı yok, metal leğenlerin
konulduğu “dam” lar (evler). Öyle ki, yağmur-kar yağdığında, toprak damı pekiştirme amaçlı
“loğ” denen ağır silindirik taşla loğlansasa, loğ çekilse de birkaç yerden sızdırma
engellenemezdi.. Damlayan yerlerin altına ince tenekeden yapılma teştler koyardınız..
Hozat’taki ilk kadın hastasıyla ilişkili anısı var, kısacık onu paylaşalım, şu paragrafta:
“İlk hastam bir kadındı, kocası çantamı taşıdı ve beni evine götürdü. Gündüz olmasına
karşın, hastanın odası yarı karanlıktı. Hastayı muayene etmeme izin vermeyen kocası, ‘Ateşi
var, sen bir iğne yap’ dedi ve ateşi olup olmadığını anlamak için derece koymama bile izin
vermedi. Kalçadan Penisilin yapmak üzere iğne yapacağım yeri açmama da izin vermeyen
kocaya, iğne yapılacak yeri nasıl bulacağını tarif ettim ve onun gösterdiği yerdeki 5
santimetrekarelik bir alana iğne yaptım. 2 gün sonra kocası geldi, ücretimi ödedi ve teşekkür
etti. Doğrusu bu tür bir hekimlik, benim için çok sıkıntılıydı. Bereket, hastalarımın çoğu çocuk
ve erkekti.” derken bastıran ağır bir kış ve o Hozat’ın çok zor koşullarında geçirilen bir
dönem.
Giderek ayrılık zamanı geliyor Hozat’tan. Nasılsa Hozat’ı çok seviyor, askerlikten
sonra orada kalmayı düşünüyor, kış hazırlığı da yapmış; kışlık yiyecek erzakını almış, hatta
kavurmasını da yaptırmış. Şimdiki kronolojik yaşı genç insanlar kavurmayı bilmezler, belki
yöre kültürüne yabancı olanlar da haliyle bilmeyebilirler. Bir koyun, davar, keçi kesilir, eti
pişirilir, kavrulur, buzdolabı yok, tuzlanır ve soğuk hava koşullarında ortamda saklanır, kışın
et kaynağı olarak kullanılır. Sanki birkaç yüzyıl öncesinden söz ediyorum, ama yaşadığımız
kültürün parçaları, öğeleri bunlar arkadaşlar.
1954 Aralığında, benim doğumundan 1 yıl sonra kabaca eşi ve 3 aylık kızıyla birlikte
Samsun’a Elazığ’dan trenle yola çıkarlar. Hozat kasaba merkezinde bizi uğurlamaya
gelenler, gözyaşlarımızı tutamadık. Otobüs 1 kilometre ileride jandarma kışlalarını geçince
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
54
durdu, resmi ayrılış da gözlerimizi yaşarttı..” diyor. Bunlar gerçek, değil mi Meliha Hanım? Siz
de eşi olarak birlikte yaşadınız.
Trabzon sürgününden söz edildi arkadaşlar. Trabzon rgünü yaklaşık 4-4,5 ay
galiba, o dolayda sürüyor. Duygulu insan Rahmi Hoca, “Rektöre Yakarış” diye bir şiir yazıyor:
“Usandım Rektör bey ama pes demem / Zalimin zulmüne boyun eğemem / Çok sıkıntıdayım,
tarif edemem / Yazıver yazıyı, gideyim gayri / Ya her gün yedirir kuzuyu kurda / Dört aydır hiç
işler yapmadım burada / Yakında hocalık olacak hurda / Genç olsam kızardım dedeyim gayri
/ Uyma şeytana üzme kulunu / Hem sağını kolla, hem de solunu / Göster büyüklüğün gerçek
yolunu / Trabzon’a veda edeyim gayri / 4 ay geçti hâlâ almadın karar / Vefasız kişiler bize
inan zarar / Rahmi yarasın kendi sarar / Arif olan anlar..” diye.. İsyanı, neredeyse Pir Sultan’ı
çağrıştıran düzeyde : Açılın kapılar Şah’a gidelim / Hızır Paşa biri berdar etmeden..
Bu kitaplarında arkadaşlar, son bölümlerde bir yer özellikle önemli: “Kula kulluk
yapmadım” diyor, bunu vurgulamak istiyorum. “Doğru bildiğim sözümü esirgemeden, hatta
kırıcı konuşup konuşmadığına dikkat etmeden söyledim.” “40 yaşından sonra, eskilerin
Kıblegah-ı Kibriya’dır. Kırma kalbini kimsenin.” Kıblegah-ı Kibriya, büyük kıbledir, en büyük
kıble, insanın yönelmesi gereken. “Gönül” anlamında, ‘En yük kıble insan kalbidir,
kimsenin kalbini kırma deyimini öğrenince, İncinsen de incitmeöğüdünü uyguladım. Buna
uymaya o denli çok dikkat ettim ki, kimi kez kalbimin kırılmasın pahasına başkasını
kırmamaya çalıştım..” demekte Rahmi Hocamız.
Özgeçmişini hepimiz konuştuk uzun uzun. Kendisinin Nusret Fişek hakkında
yazdıklarından da belki küçük bir iki paragrafı paylaşmak olanaklı, Uzun uzun yazdıkları var
bu bağlamda. Nusret Hocayla salt bir anısını sizinle paylaşmak istiyorum. Sosyalleştirmenin
ilk yıllarında Nusret Fişek Hoca Sağlık Bakanlığı Müsteşarı iken, bir yabancı uzman davet
ediliyor. Dr. Gardner geliyor ve Nusret Hoca, Rahmi Hocayı da çağırıyor, “Bu uzmanla
dolaşacağız, sen de gel” diyor. Rahmi Hoca da çok iyi İngilizce bildiği için, “Karşılıklı anlatırız
süreci” diye. Dolaşıyorlar Nusret Hocayla birlikte, yabancı uzmanla beraber. O yabancı
uzman diyor ki; “Eğer ülkenizin gereksinimi olan aşıları bizden alırsanız, size gerektiği kadar
taşıt aracı verebiliriz.” Bu acı bir yaradır, halen aramızda olan fakültede oda komşum Prof.
Dr. Feride Aksu meslektaşım da, -ki Türkiye’nin aşının serüveniyle ilgili çok değerli
dokümanter, ürünler vermiştir;- bir turtsever olarak konuyu sanırım iyi bilir..
Nusret Fişek Hoca şu yanıtı veriyor:
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
55
“Bu mümkün değil, çünkü yasalarımıza göre halkı aşılamak devletin görevidir ve bu iş
ücretsiz yapılır. Yasalar değişmedikçe, halka aşını eczaneden al diyemeyiz. Hükümet aşıları
yurtdışından getirtmeye kalksa bile, ona bütçe olanakları elvermez. Bu nedenle bizıyı
ülkemizde üretmeye çalışıyoruz. Öte yandan, aşı ithali başlarsa, aşı üretim tesislerimizi
geliştiremeyeceğimiz gibi, sürekli dışa bağımlı kalırız.”
Rahmi hoca aktarmayı sürdürüyor : “Ertesi yıl 200 araç yerine, ancak 30-40 kadar
araç bağışı yapılıyor, kabul edilmek için arkadaşlar. Bu azalmada Hocamın ülke yararını
düşünerek verdiği yanıtın herhalde ektisi oldu. Son yıllarda aşıların hemen tümünün
yurtdışından sağlanır olması ve aşı hazırlama etkinliğinin yok olma derecesine getirilmesinde
kimi dış baskıların ne derece rol oynadığını ve aymaz yöneticilerin herhangi bir oyuna getirilip
getirilmediğini düşünmekten kendimi alamadım.”
8 ldır kesintisiz Sağlık Bakanlığı yapan bir çocuk hekimi profesör, ülkemizde
maalesef hiçbir aşının üretimi konusunda adım atmamış durumda; bu onuru (!) taşıyor..
Bu yazının son bölümde ise, zaman zaman Rahmi Hoca’nın da kırılma noktasına
geldiği bir anı görüyoruz :
“Kimi kez uğradığım haksızlıklara dayanamadığım olur ve yurtdışına gitmeyi ya da
emekliliği düşündüğümü bilirdi.” Böyle bir mektubum Nusret Hoca’yı üzmüş ve Nusret Hoca,
şu yanıtı vermişti:
“Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı kitabını okuduysan bile, bir kez daha oku. O roman,
bizlerin romanıdır, yarınlar bizimdir, dayanan kazanır. Ben emekli oluncaya kadar dayandım,
sen de dayan, çocukların dayanamayıp gitti.. demesinler.”
Nusret Hoca ve Rahmi Hoca gönüllerince tanık olmasalar da, uzun erimde bütün
dünyanın mutlaka koruyucu sağlık hizmetlerinin erdemini anlayacağına kuşku yoktur.
“Tarihe Bin Canlı Tanık” kapsamı Tarih Vakfının da kendisiyle bir uzun yleşi
yaptığını biliyoruz, Yansıda izlendiği üzere, Milliyet Gazetesinde yayınlanmıştı.
Rahmi Hocamıza zaman zaman bu yaptıklarımızdan, çalışmalarımızdan telefonda
söz ederdim, öğrencilere kitabını dağıttığımızdan falan.. Çok mutlu olurdu. İşe yeni başlayan
asistanlarımızı genellikle telefonla kendisiyle görüştürürdüm, onlara nasihatlerini aktarsın
diye. Çok keyif alırdı bu kısa konuşmalardan. Sağ olsun o arada beni haketmediğim düzeyde
şımartan değerlendirmelerini de genç asistanlarımıza aktarırdı. Geçen yıl, 2009’da Ankara
Tıp Halk Sağlığı’na yeni başlayan bir asistanımızla bu ritüeli yinelemek istedik. Ne yazık ki
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
56
başaramadık, Hocamızın hastalığı çok ilerlemişti. Konuşma güçlüğü, onu bir zamanlar çok
ustalıkla Türkçe-İngilizce’yi kullanan Hocamızı bizden koparmıştı. Araya eşi Meliha hanım
girdi ve...
Akademik kariyere geçmek isteğimde, çeyrek yüzyıl önce, kendisini Bursa’da ziyaret
etmiştim. Rahmetli rektör Nihat Balkır’la araları hiç ama hiç iyi değildi. Dürüstlük anıtı, Nusret
Fişek âşığı Rahmi Dirican Hoca hakkında, O’nu derinden yaralayan sözde “yolsuzluk” savıyla
bir soruşturma vardı. Rahmi Dirican Hocamız uzun bir süreçten sonra aklandı, kitabın ikinci
üçüncü baskısında uzun uzun bu belgeler, soruşturma evrakları ne yazık ki yer alıyor. Bir
halk sağlıkçının gelecek kuşaklara bırakacağı kalıtın ya da belgelerin herhalde böylesine
içeriklenmesi hüzün vericidir, giderek bu tablo bir yerde sistemin utancıdır da. Rahmi Hoca
aklandı elbette. Bu tür bir suçlanmaya yeryüzünde belki de en son yaraşır insanlardan biriydi.
Bir koroner yetmezlik sorunu gelişti biliyorsunuz o yıllarda, Kayıhan arkadaşımız da
söz etti. O zamanlar ülkemizde kalp-damar cerrahisi çok yerleşmemişti. Yurtdışına ameliyat
için Rektör Nihat Blkır tarafından inat ve ısrarla gönderilmedi. Kendi çok mütevazi
olanaklarıyla olanaklarıyla gitti, ameliyatını oldu geldi. Oradaki meslektaşları, ¼ dolayında
indirim yaptılar. Bu bana bizzat kendisinin söylediği tümcedir : “Ahmet’çiğim, %25 indirim
yaptılar, kalanı da 3 yıl Dolar ile takside bağladılar..” dedi. Bunları 1988 Antalya 2. Ulusal
Halk Sağlığı Kongresinde kendisiyle konuştum ve “Taksitle ödeyeceğim” diye eklemişti. Halk
Sağlığı profesörü Rahmi Dirican, yurtdışında ameliyatının bedelini Dolarla, taksit taksit 3 yıl
ödedi. Çok ilginçtir; kendi rektörünün meslektaşına göstermediği deontolojik nezaketi,
Amerikalı meslektaşları Rahmi Hoca’ya gösterdiler.
İyiydi, sağlıkla döndü, 1988 2. Halk Sağlığı Kongremizde Antalya’da, tepelere
maşallah tırmanacak kadar iyiydi. Biz de takılıyorduk, “Turbo oldu galiba koronerleriniz…”
diye.
Sonra biliyorsunuz, emekli olup Erdek Ocaklar Köyü’ne yerleştiğinde, süregelen
aralıklı telefon konuşmalarımızdan birinde, Cumhuriyet Gazetesi’ni günlük almakta
zorlandığını bana söyledi. Ben bu mleyi kurarken içim eziliyor, fakat tarihe not düşmek
adına, bunun utancının, faturasının birisine ait olması gerektiğini vurgulamak bağlamında,
biraz da mahremiyet dışına çıkarak bu cümleleri kuruyorum. Cumhuriyet Gazetesi almakta
zorlandığından sıkılarak, çok sıkılarak bana söz etmişti.. diye sizlerle acıyla paylaşıyorum.
Nusret Hoca’nın kitaplaşmamış yazılarını 3 cilt olarak konularına göre toparladığını
yukarıda ifade etmiştik. Kısmen yineleyeyim; her 3 Kasım’da ben Edirne’den 12 saat süren, o
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
57
da Bursa’dan 6 saat süren yolculukla gelir, Hacettepe ve Karşıyaka’daki Nusret Fişek
Hoca’nın mezarı başında toplanırdık. Başlarda Prof. Dr. Kazım Türker, daha sonra Rahmi
Hocamız, mezarı başında bizler adına Nusret Hoca’ya seslenirdi. Büyük bir içtenlikle, duygu
yüklü, yüreğinin derinliklerinden kopup gelen sıcacık sözcüklerle Nusret Hocayla gömütü
başında adeta dertleşirdi. Dilerim ki, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne uzun hizmet yılların
ve kurucu dönemlerdeki 4 yıllık dekanlığı bakımından, hizmetlerine yakışır bir yontusu
yapılsın. Bu yontunun altına, O’nu ve Halk Sağlığı felsefesini temsil eden özlü zleri
konulsun, uygun mekânlara adı verilsin. Kaç ay geçti aradan; daha fazla gecikmeden, bunu
biraz ısrarla götürmek lazım; istemek lazım, hatırlatmak lazım. Haddimi aşıyorsam,
bağışlanmamı dilerim, bu salona örneğin adının verilmesi olanağı var mıdır? Çizmeyi
aşmayayım, ama içtenlikle paylaşmaya çalışıyorum fakat sanırım bu salonun lkiyeti salt
Bursa Tabip Odası’nın değil.. Birkaç Oda ile ortak olmalı..
Benim fakültemde 4 tane seminer salonu var, numaraları ile adlandırıyoruz : 1, 2, 3..
Utanıyorum, kendi fakültemde, kendi Anabilim Dalımda başaramadım, bir tek bizim eski
anabilim dalı başkanlarından rahmetli Prof. Dr. Nevres Baykan’ın adı bir dersliğe verilmiş !?
Rahmi hocayı anma dileklerimizi arkadaşlarımız sağ olsunlar, değerlendirdiler, Bursa
Tabip Odası Başkanı değerli Doç. Dr. Kayıhan Pala arkadaşımız, birkaç ay önce emekli olan
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı başkanı, Rahmi Hoca’nın ardılı
(halefi) Sayın Prof. Dr. Hamdi Aytekin Hocamız ve çalışma arkadaşları.. sağ olsunlar,
hemen bu etkinliği planlayıp, 18 Ekim 2010 günü, bu gün yaşama geçirdiler. 18-22 Ekim
2010’da İzmir’deki 13. Ulusal Halk Sağlığı kongremizde bir anma oturumu planlandı. Sanırım
bu oturumunun tutanakları kitaplaştırılarak İzmir Kongresinde dağıtılacak. TTB’nin yine
geçtiğimiz 2010 Haziran’ında -seçimli büyük genel kurulunda- bir anma oturumu oldu keza.
Elbette bunlar bize düşen revler, yapmalıyız, bu çok güzel insanlara ödenmez vefa
borcumuz.
Rahmi Hocamızın 28 Nisan 2010 günü “Hakka yürüyüşü” öğrenmemi izleyen 2-3
günde kalvyemden dökülen yazımın son bölümü şöyle bitiyor:
“Rahmi Dirican Hocam, rahat uyu, sen hep diri bir can oldun. Halkının sağlığı için bir
faninin yapabileceğinin çok ötesinde ürettin, kendinden vererek, kendini tüketerek, seçkin
beyninle, özverinle. Toprağın bol olsun, ışığın da. Biz evlatların, Halk Sağlığı’nın, halkının
sağlığına musallat olan KüreselleşTİRme = yeni emperyalizm belasını ülkemizden ve
Dünyadan eradike etmek için var gücümüzle çalışmayı sürdüreceğiz..”
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
58
Diye yazdıktan sonra şöyle bağlıyorum:
“Bu soylu kavgamızda sizlerden öğrendiklerimiz, kazandığımız değerler, başlıca güç
kaynaklarımızdan olacak. Bu sözlerimi duyduğunuzu hissediyor ve yüzünüzdeki mutlu
gülümsemeyi görür gibi oluyorum. Son bir atak ile ellerinizden yakalıyor ve bir kez daha
öpüyorum. Sevgi, saygı ve şükranla.
Bu yazımın tarihi 3 Mayıs 2010’du, ben bugüne uyarladım,
“Dr. Ahmet Saltık, öğrencin ve evladın” diye de imzaladım..
Yazımın dipnotunda;
“Rahmi Hoca’dan sonra aynı Anabilim Dalı’nı yıllarca büyük bir yetkinlikle, aşağı
yukarı 15 yıl aynı ekolle yöneten ve geçtiğimiz aylarda emekli olan Sayın Prof. Dr. Hamdi
Aytekin Hocamıza da engin şükranlarımızı sunar, halkının sağlığına katkısına biçimsel
emeklilik döneminde de gereksinim duyduğumuzu içtenlikle belirtmek isteriz..” demekteyim.
Bu gün öğrendim, çok sevindim, Hamdi Hoca her gün görevine gelip gidiyormuş, ne
kadar güzel. Hem kendisini, hem de O’na bu fırsatı sağlayan çalışma arkadaşlarını hürmetle
selamlıyorum. Anabilim Dalı’nın şimdiki başkanı, Hamdi hocamızın değerl eşi Prof. Dr. Necla
Tugay Aytekin’e, Bursa Tabip Odası’na ve değerli başkanı Doç. Dr. Kayıhan Pala
(Profesörlüğüne birkaç gün kaldı..) kardeşime, tüm çalışma arkadaşlarına, buraya anma için
teşrif edenlere.. ve Rahmi Hoca’mızın ülkemizde Halk Sağlığı bilim alanına paha biçilmez
hizmetleri için aile ortamı sağlayan muhterem ailesine.. prk çok teşekkür ediyorum. Bu
toplantıya emek veren herkese kendi adıma şükranlarımı sunuyorum. Atilla İlhan’ın bir
şiiriyle, eşi bulunmaz duygulu sesiyle sanatçı Selda’nın bestelediği ağıtla bitiriyoruz..
AN GELİR
an gelir
paldır küldür yıkılır bulutlar
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet
çalgılar susar heves kalmaz
şatârâbân ölür
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
59
şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır
kan tutar / tutan ölür
sokaklar kuşatılmış
karakollar taranır
yağmurda bir militan ölür
an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür
son umut kırılmıştır
kaf dağı'nın ardındaki
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
çeşmelerden akar sinan
an gelir
-lâ ilâhe illallah-
kanunî süleyman ölür
görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
60
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatli bir bombadır patlar
an gelir
Attila İlhan ölür..
Attila İLHAN
*******************************
Saygıdeğer Dirican ailesi ve
Değerli arkadaşlarım;
Son cümlemi de şöyle kurayım: 1971’de Hacettepe’de tıp eğitimine başladığımda,
daha 1. sınıfta Nusret Fişek Hoca’dan duyduğumuz ve beynimize çivi gibi çakılan
sözlerinden bir tanesi şuydu:
“Tarih, halkların er ya da geç haklarını aldığının öyküsüdür. Hiç kuşku yok, Türkiye'de
de halkımız, hak ettiği sağlık hizmetlerine ulaşacaktır. Dolayısıyla akıllıca ve sağlıklı olan, bu
tarihsel gelişmelerin karşısında durmak değil; yanında yer almaktır..” (Nusret hocamız, bu
sözlerinden dolayı, 12 Mart 1971 askeri darbe sıkıyönetimlerinde değil fakat, on yıl kadar
sonra, ak saçlarıyla, bilgin ve bilge kişiliğiyle 12 Eylül 1980 darbesi sürecinde yargılanmıştı
ne acıdır ki !..)
Nusret Fişek Hoca’nın öncülüğünü yaptığı, başlattığı, Rahmi Dirincan’ların çok yol kat
ettiği bu süreci bizler salt onları nostaljik biçimde anarak değil; hedefe taşıyacak bir bilinçle,
kararlılıkla birlikte olmak üzere bu etkinlikleri düzenliyoruz. Bu azmimizi, sevdamızı da
vurgulayarak huzurunuzdan ayrılıyorum.
Teşekkür ederim.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
61
Prof. Dr. NAZAN BİLGEL (Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği Anabilim Dalı Başkanı)
Sevgili Rahmi Hocam
Zaman zaman aklıma
düşüyor, onu bir daha hiç göremeyecek
ve ellerinden öpemeyecek olduğum.
Ama sonra, sonra unutuveriyorum bunu.
Görmesem de kendisini, yanına ulaşıp
elini tutamasam da o benim için
uzaklarda bir yerlerde yaşıyor hâlâ. Sesi
kulağımda: “Nazan Hanım, siz niye öz
Türkçe sözcükleri kullanmıyorsunuz da, Farsça, Arapça Osmanlıca olanlarını
benimsiyorsunuz? Olur mu canım bu genç yaşta?” Hemen siliveriyorum yazdığım
“tasdik etme” sözünü, “onaylama” sözcüğü ile değiştiriveriyorum. “Ayıp!” diye
mırıldanıyorum kendi kendime, ayıp, Rahmi Hoca sana koskoca, kalın kalın bir
Türkçe sözlük bile hediye etti ama sen yine de bırakamıyorsun bu eski alışkanlığını!”
ve başlıyorum yazdıklarımı yeni baştan gözden geçirip düzeltmeye…
Sevgili Rahmi Hocam ile ilk ne zaman tanıştım? 1983 yılı olmalıydı.
Karışık zamanlardı. Askeri darbe sonrasında, üniversite yönetimi Rahmi Hoca ile ters
düşmüş, onun yetkilerini elinden almış, kendisinin kurduğu, dişi ile tırnağı ile
kazıyarak yoktan var ettiği Gemlik Eğitim Araştırma Bölgesine gitmesini, orada
çalışmalar yapmasını yasaklamış, kendisini dehlize benzeyen, yukarıdan çeşitli
boruların geçtiği bir bodrum katında oturmaya zorunlu kılmışlardı. Yönetimle düştüğü
çelişkileri anlattı ve “Aman” dedi bana, “aman eğer zorunlu hizmetten sonra
üniversiteye girmeyi düşünüyorsanız sakın benim adımı ağzınıza almayınız, bu sizin
için iyi olmaz, bilakis beni tanımadığınızı söyleyiniz”. Anladım ki kendisini tanıyor
olmam sebebiyle, zarar görmemi istememişti ve ben de onun önerilerine uydum, ta ki
Halk Sağlığı Ana Bilim Dalındaki görevime başlayana kadar kendisi ile bir daha
görüşmedim. Ama bu kadar değerli bir bilim insanının böyle bir duruma düşürülmüş
olmasından da üzülmenin ötesinde büyük bir utanç duydum. Neyse bu günler de
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
62
gelip geçti ve Rahmi Hocam yeniden aramıza katıldı. Ama gözlerindeki hüznü hep
gördüm. Sunuk kaldığı kötü davranışın izlerini sanırım hayatının son demine kadar
hep yüreğinde taşıdı. Bir Hekimin Anıları isimli kitabında bunları büyük bir ık
yüreklilikle anlatmaya çalıştı. Şimdi düşünüyorum da değer miydi böylesine büyük bir
kalbi kırmaya? Türkiye’de kaç tane Rahmi Hoca yetişiyor ki? Bir kalp kırıldı mı da
sonradan dilenen özürler pek yarar sağlamıyor, mesele o kalbi kırmamakta!
“Halk Sağlığı Toplum Hekimliği Dersleri kitabımın genişletilmiş II.
Baskısını yapmayı düşünüyorum Nazan Hanım, birkaç bölü de siz yazar
mısınız?”. Bu hayatımda bana yapılan en güzel öneri idi. Düşünmedim bile, hemen
kabul ettim. “Hangi bölümleri yazmamı istiyorsunuz Hocam?” O zamanlar, henüz
bilgisayarımız yok, daktilo ile yazdık tüm kitabı, bir buçuk-iki yıl gibi bir sürede de
tamamladık. Bu Türkiye’de halk sağlığı alanında geniş bir kapsam ile yazılmış ilk
kitaptı. Kitabın çoğu hocamın eseriydi ancak o benim adımı da ikinci yazar olarak
koymakta ısrar etti. Onun bu davranışı beni çok duygulandırmıştı. İlk defa bir hocam,
beni bir eserine ortak ediyor ve bana destek oluyordu. Kitabın basılmış hali eline
ulaştığı gün odama gelmiş ve bana bir tanesini imzalayarak hediye etmişti:
Sayın Prof. Dr. Nazan Bilgel’e ,
Birlikte çalışmanın ilk yapıtı olan bu kitabın gelecek yıllardaki başarılı
çalışmalarına ve değerli yayınlarına bir başlangıç olması dileğiyle.
20 Mayıs 1993”
Diye de bir not düşmüştü kitabın ilk sayfasına. Hocamın dileklerini boşa
çıkarmadım. Gerçekten de o yıldan sonra pek çok yayınım oldu ve hocamın başka
kitapları üzerinde beraber çalışmalarımız da… Sevgili Rahmi Hocamın bu ilk desteği
benim ben olmamı sağlamış gerçek hocalığın ne demek olduğunu öğretmiştir ve ben
de onun öğretilerini sürdürmeye devam edeceğim.
- “Sayın Hocam, ne olur bana Nazan Hanım demeyin, sadece Nazan deyin!”
- “Olur mu Nazan Hanım? Olmaz.”
Benim öz rkçe sözcükleri kullanmamam dışındaki tek tartışma konumuz da
buydu. Ama Hocamı bu tutumundan vazgeçiremedim. İlk tanıştığımız günden, onu en
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
63
son gördüğüm güne kadar onun için hep Nazan Hanım olarak kaldım. Kendisine
Hoca denilmesinden de h hoşlanmazdı ve bunu dile getirirdi. “Hoca, medresede
olur” derdi hep. Ama başka bir hitap biçimi bulamamış olduğumdan, onun bu isteğini
yerine getiremedim ne yazık ki.
Sevgili Rahmi Hocamın, bir halk sağlığı öğreticisi olarak nitelikleri,
dünya görüşü, sağlığa bakış açısı, felsefesi çok iyi biliniyor ve tanınıyor. O kendi
öğretmeni olan Prof. Dr. Nusret Fişek ve meslektaşı olan Prof. Dr. Kurt Deuschle’nin
öğretilerini ve kuramlarını yaşatmış, devam ettirmiş ve geliştirmiştir. Tüm eserlerinde
bilimsel yaklaşımı esas almıştır. Kitaplarındaki en küçük ayrıntılara bile dikkat eden,
titiz bir araştırmacı yaklaşımını benimsemiş bir insandır. Bu titizlik ve ayrıntılara önem
veren yaklaşımı sebebiyle kendisi ile çalışmak, kolay değildir ancak çok eğitici,
öğretici ve zevklidir de. Güzel yazısını, gözlemin halk sağlığının esası olduğunu
vurgulayan ayrıntılı notlarını, geliştirdiği dosyalama sistemini unutmak olası değil.
Onun hep halk sağlığı ile ilgili yönü bilinir ve anlatılır. Ancak kendisi aynı
zamanda çok iyi bir tıp tarihçisidir. Özellikle, Türkiye’de ebelik ve hemşirelik mesleği
ile sağlık memurluğu hakkında yaptığı araştırmaları anlattığı kitapları da ilk ve tektir.
O aynı zamanda iyi bir sosyal hekimlik öğreticisidir. Her zaman bir toplumun sağlık
düzeyini belirleyen etkenlerin altında yatan sosyal ve ekonomik etmenlerin
araştırılması gerektiğini, kötü sağlık durumunun sadece bireyin değil tüm toplumun
sorunu olduğunu ve en önemli hastalıkların toplumda en çok görülen, öldüren, sakat
bırakan, ekonomik ve iş gücü kaybına neden olan hastalıklar olduğunu vurgulamıştır.
Herkese sosyal güvenlik sağlanması, herkese eşit sağlık hizmeti sunulması yolundaki
görüşleriyle, sosyal güvenlik sistemini iyileştirmeye yönelik, kıyaslamalı çalışmaları
onun ne kadar insancıl, bütüncül ve çağının ilerisinde bir hekim, bir öğretmen ve bir
insan olduğunu kanıtlamaktadır.
Onu özlüyorum Özellikle de düzenin çarkları ve devam ede gelen
kısır döngü canımı sıktığında… Beni yatıştıran akılcı çıkarımları, öğütleri artık
duyamamaktan, başımı dayayacak bir omuzu yitirmiş olmaktan üzüntü duyduğumda
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
64
onu daha çok özlüyorum. Ama sonra şanslı olduğumu anımsıyorum. Şanslıyım çünkü
onu tanıdım, onunla konuştum, onun fikirlerini öğrendim. Biliyorum, sevgili Rahmi
Hocam, Ocaklar köyünde denize bakan bir tepede, bir çam ağacının gölgesinde
dinleniyor ama öğretileri, öğütleri, sözleri bende yaşıyor ve hep yaşayacak ta ki ben
de toprağa karışana kadar ve kim bilir belki bir gün ben de onun söylemlerini ve
kuramlarını, onu tanıma konusunda benim kadar şanslı olmayan genç kuşaklara
aktarabilme başarısını elde edebileceğim.
Prof. Dr. Şakir Küçükkömürcü- Değerli konuklar, değerli meslektaşlarım;
hepinizi sevgi ve saygıyla
selamlıyorum. Meliha Ablam, ellerinden
öperim.
Öncelikle kıyafetim için özür
dilerim. Ben buraya konuşma yapmak
için gelmemiştim, bir aile arası toplantı
niyetiyle gelmiştim, ama konuşmadan
buradan çıkarsam, Rahmi Hocama
saygısızlık etmiş olurum diye iki kelam
etmek zorundayım.
Ben sevgili Rahmi Hocamı benimle olan ilişkilerinden 4 tane slayt sunacağım
ise ve 4 tane Rahmi Dirican takdim edeceğim. 1973’lü yılların sonları, bir çalışma
yapıyoruz, bir literatüre ihtiyacım var. Türkiye'de bulamadık. Bir mektup yazdım
Dünya Sağlık Örgütüne, dedim ki, “Şu şu konularda bir çalışma yapıyorum, şu
literatüre ihtiyacım var, lütfen bana yardımcı olur musunuz?” Bir ay sonra mektup
geldi; “Sizin fakültede Dr. Rahmi Dirican var, ona gidin.” Aldım mektubu, Rahmi
Hocaya gittim; “Bakalım” dedi, çıkardı verdi. İşte akademisyen Rahmi Dirican.
İkinci Rahmi Dirican, insan Rahmi Dirican. Ben yurtdışındayım, yine 70’li
yılların sonu, Rahmi Hoca Dekan. Benim eşim de biyokimyada laborant olarak
çalışıyor. Eski fakülteyi bilir misiniz, bilmiyorum; kütüphaneyle anestezinin arasında
dar bir koridor vardır, oradan biyokimya laboratuarına geçilir. Orada eşimle karşı
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
65
karşıya geliyor Rahmi Hoca. “Kızım, ben de seni şimdi sordum, ne yapıyorsun, ne
ediyorsun, kocan yok; bir sıkıntın var mı, bir ihtiyacın var mı?” “Yok Hocam, teşekkür
ederim” diyor. Rahmi Hoca gidiyor. Diyor ki hanım, kafasından, “Hocaya bak, benimle
kafa buluyor.” Laboratuara gidince, bütün teknisyenler, “Zühal neredesin; Rahmi
Hoca geldi, seni aradı, koskoca dekan, seni bulamadı.” Öyle dekan bugün var mı,
bilmiyorum.
Üçüncüsü, insan sarrafı, yani insanı iyi bilen bir kişiydi Rahmi Hoca. Bir gün
kapısını çaldım, “Hocam, benim sınıf arkadaşım var, beraber mezun olduk, ama 10
sene hiç doktorluk yapmadı, bir tane reçete bile yazmadı, bir hasta muayene etmedi.
Ama, bu arkadaşım şimdi halk sağlığı ihtisası yapmak istiyor” dedim. “Ne yaptı bu 10
senede?” “3 tane çocuk doğurdu” dedim. “Yarın getir, konuşalım” dedi. Arkadaşımı
aldım, götürdüm, konuştular; “Hemen asistan olarak işle başla” dedi. İnsanı tanıyan,
bakınca gözlerinden, konuşmasından değerlendiren bir insandı, insan sarrafıydı. İşte
o kişi, Dr. Necla Aytekin’di. Sağ olsun.
Son slaydım, çocuk Rahmi Dirican; koskoca adam, ama çocuk. Kusura bakma
Meliha Abla. Altıparmak’tan iniyorum arabayla. Birisi arkamdan “dat dat…” Döndüm
baktım, Rahmi Hoca. “Merhaba Hocam” falan dedim. Neyse, gidiyoruz; ben
gidiyorum, o arkamdan geliyor. Yine “dat dat dat…” Bu sefer şöyle şöyle yapıyor.
“Allah Allah, lastik mi patlak acaba?” dedim. Sağa çektim, durdum, indim tabii, acaba
bir şey mi oldu diye. O da hemen durdu. “Hayırdır Hocam, ne var, bir şey mi var,
lastik mi patlak?” “Yok yok, arabamı görmüyor musun?” “Gördüm” dedim. O zaman
bir Anadol’u vardı, iki kapılı. Onu satmış, 131 Murat almış. “İyi, hayırlı olsun Hocam,
güle güle kullanın, Allah kaza bela vermesin.” “Ama, görmüyorsun” dedi. “Neyi
Hocam?” “Plakaya baksana; 16 RD.”
Nur içinde yatsın. Çok saygılar sunuyorum ailesine kendisine ve sizlere. İyi
akşamlar diliyorum.
Lemanser SÜKAN- Işıklar içinde yatsın. İki söz söylemeden duramadım, beni
bağışlayın. Çok yorgunsunuz, biliyorum ama…
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
66
Tokat Öğretmen Okulundan 2 aylık bebeğimle Erzurum’a sürüldüm. İlk
dostum, ilk karşılayanım, solcuların dostu, sürgünlerin dostu Rahmi Dirican oldu ve
Erzurum’da tanıdığım ilk aile, Rahmi Dirican ailesiydi. Aradan zaman geçti, emekli
oldum geldim, Kükürtlü Mahallesi’ne yerleştim. Rahmi Dirican mahalle komşum oldu,
yine ailece görüşmemiz devam etti. Kızım tıp fakültesine girdi, öğrenci, emekliyim; iki
öğrenci okutuyorum, bir oğlum, bir kızım, ekonomik zorluk içindeyim. Rahmi Dirican,
Gemlik’teki projede kızıma görev verdi, araştırma görevi, onun öğrenci harçlığını
kazanmasına yardımcı oldu.
Kızım Kanada’ya gitti, halk sağlığı üzerine mastır için uğraşıyor. Türkiye'deki
halk sağlığı konusunda da bir şeyler yazmak istemiş tezine; “Anne, ne olur Rahmi
Hocama git, bana kitap yollasın buraya.” Kendisine başvurdum, elinde tek bir kitap
var, Nusret Fişek’in galiba, “Tek, yok başka, bunu gönderecek bana gerisin geriye,
öyle veriyorum” dedi. Bir de kendi kitabını koydu, ben Kanada’ya postaladım. Aksiliğe
bakın ki 11 Eylüle denk geldi, Türkiye’den giden bütün paketler iç edilmiş. Kitap
kızımın eline geçmedi, Rahmi Beye kitabı geri veremedik. Utancımdan, üzüntümden
kendisine söyleyemedim. İhsaniye’de komşu olduk, hastalığını duydum, ziyarete
gittim. O kadar olgun, o kadar şey ki, kitap hakkında bana en ufak bir şey söylemedi,
“Kitap niye gelmedi?” demedi. “Demet nasıl, ne yapıyor?” dedi. Dedim, “Halk sağlığı
üzerine çalışmalarını sürdürüyor.”
Çok ağırlaştığında, tıp fakültesine gittiğim ve yine Meliha Hanıma gittim.
“Görme, gitme ne olur, eski haliyle anısı sende kalsın” dedi ve ziyaretine gidemedim.
Onu o halde görmek istemedim. Çok sevdiğimiz, can dostumuz Rahmi Bey ışıklar
içinde yatsın.
Salondan- Yüce heyetinizi saygıyla selamlarım.
Ben, Köy Enstitüsü mezunu bir öğretmenim, yakamda Köy Enstitüsü rozeti
var. Bu büyük hümanist Hocamız, sık sık öğretmenevine gelirdi, yakamda bunu
görmüş. Geldi, bizim masamıza oturdu. Biliyorsunuz, çok tatlı konuşurdu, fikirlerinin
dışına çıkmak mkün değildi. Bazı şeylerden bahsederken, yeni hacdan dönmüş
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
67
bir öğretmen arkadaş yanıma geldi. Merhabalaştık, durumunu sordum. Hac meselesi
ortaya atılınca, Rahmi Bey kendini tutamadı. Dedi ki, “Size ilginç bir dörtlükten
bahsedeyim, bir hatıram var.” Bu hatıra, benim için de çok önemli bir hatıra oldu. Çok
sevdiği bir arkadaşı, telefonda, “Hocam, eşimle hacca gidiyorum, gelip helallik
alamadım, bana hakkınızı helal edin” demiş. O da telefonda teşekkür etmiş, demiş ki,
“Ahmet, yanında kalem defter var mı?” Var Hocam” demiş. “Hadi yaz bakayım, bir
dörtlük, yolda okursun” demiş. Bu rtlüğünde diyor ki, “Duydum ki eşinle
gidiyormuşsun Mekke’ye / Şapkayı terk edip yöneldin takkeye / Ne olursun orada kal
da / Bir iyilik yap ülkeye.” İçime oturdu, tam beklediğim dörtlük. Hemen onu kaleme
aldım. Sohbetimiz devam etti.
Bunu bilahare kullanmaya kalktım; çok sevdiğim bir arkadaşım, ama çok kilolu,
hacca giderken bana aynı şekilde telefon etti. “Hocam, şimdi hacca gidiyorum,
misafirlerim fazla, gelip ziyaret edemedim, helalliğini alamadım, bana hakkını helal
et.” “Kardeşim, benim pek hakkım yok, ama helal olsun” dedim. Ben de aynı Hocam
gibi, o hümanist insan gibi, “Kalem defterin var mı yanında?” dedim. “Var var” dedi.
“Çıkarır mısın?” Çıkardı. Buna telefonla bu dörtlüğü yazdırdım. Ama, bereket versin ki
yazarken anlamadı. “Arkadaşım, bir oku, bir yanlışlık olmasın” filan dedim. Okurken
işi çaktı, “Teessüf ederim” diye ahizeyi kapattı. Gitti hacca, aradan 6 ay geçti. Beni
görünce uzak uzak dolaşıyor, bir türlü yaklaşamıyorum. Beni rünce yüzünü
çeviriyor. Nihayet bir gün Kapalıçarşı’da baktım ki eşiyle karşıdan geliyor. Ben
kendinin tarafından değil de, yenge hanımın tarafından yürümeye başladım. Tam
karşılaşınca beni gördü ve yine döndü. Dönünce, yenge hanıma merhaba ettim.
Dedim ki, “Yenge hanım, din olan yerde kin olur mu?” “Yok ağabey, olur mu öyle
şey?” “Peki, bu eşine bir sor bakalım, niye o tarafa bakıyor? Bak, hiç bana taraf
bakmıyor.” Ondan sonra, “Sen orada kalmamı istediğin için, sana çok kırıldım.”
Burada bir açıklama yapmak gerekiyor. Dedim, “Bak arkadaş, orada
kalsaydın, ermişliğin tescil edilmiş olurdu, amacına ulaşırdın. Ama, kalmadığın için,
geldin, işte ikimiz aynı yerde yine beraberiz.” Bu hatıra ölünceye kadar da devam
edecek. Bu yüce insanı saygıyla, hürmetle, sevgiyle anıyorum, ışıklar içinde yatsın.
Hepinizi tekrar selamlıyorum.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
68
Dr. Çetin TOR (Bursa Tabip Odası eski başkanı)
Sabrınızı zorlamayacağım, kısa konuşmak istiyorum. Ben de Rahmi Hocamı
1974 yılında Bursa’da tanıdım. Ben mayıs ayında Bursa Tıp Fakültesi o zamanki
ismiyle uzmanlık eğitimine başlamıştım. Yanlış hatırlamıyorsam, kasım sonuna doğru
da Rahmi Hocam geldi. Aşağı yukarı işte 36 sene geçmiş o zamandan bu zamana.
74 yılından 1980’de ben ayrılana kadar, tabii o dönemlerde birlikte çok bir arada
olduk. Dekanlığının son döneminde de ben asistan temsilcisi olarak 1978 sonu ve
79’un başı, yine bir arada Fakülte Yönetim Kurulunda çalıştık. Daha sonra da ben
1980’de darbe sonrası ayrıldıktan sonra, yollarımız 1990 yılında Rahmi Hocanın
Tabip Odası Başkanlığı döneminde tekrar kesişti ve Tabip Odasında 90-92 yılında
birlikte çalıştık.
Birçok konuşmacının belirttiği gibi, Rahmi Hocam, gerçekten bir Cumhuriyet
aydını, bir Atatürkçüdür, ülkesini çok sever, halkını çok sever ve tam anlamıyla bir
hümanisttir, kendi ifade ettiği gibi. Ama, o dönemlerde tabii hümanistlikle komünistlik
eşdeğerdi. Bu nedenle de çok suçlanmıştır Rahmi Hoca. Gerek Erzurum’da kendi
anlatılarında, Rektör Kemal Bulutoğlu ile olan mücadelesi, gerekse Bursa’da llarca
süren yine Rektör Nihat Balkır’la olan mücadelesi, çok uzun şeyler bunlar. Bu 74-80
dönemi de Türkiye'de kanın gövdeyi götürdüğü dönem. Bizim için çok endişelenirdi,
bize çok nasihatte bulunurdu. Biz de sıkıştığımız yerlerde kendisine gider, akıl
danışırdık; bize yol gösterirdi, bizi frenlerdi, sakinleştirirdi.
90-92 döneminde Tabip Odasında çalışırken, bir şeyi söylemeden
geçemeyeceğim: Sürekli tıp eğitimi çalışmalarını programlamaya çalışırken,
üniversiteden katılacak öğretim üyeleriyle ilgili Rektörlüğe yazı yazmak durumu
doğmuştu. Üniversitede Tabip Odasında ders vermeye gelecek öğretim üyeleri için
izin istemişti Rahmi Hoca, Tabip Odası Başkanı olarak. Fakat, Rektörlükten bir
cevabi yazdı, rektör yardımcısının imzasıyla, Fatih Babalık. Orada şöyle diyordu:
“Üniversitemizden tek yönlü yararlanmaya matuf hareketlerinden ötürü işbirliği yapma
olanağımız yoktur” diye, bunu Tabip Odasına söylüyor.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
69
Ben Bursa Tabip Odası tarihiyle ilgili bir çalışma yapıyorum. Belgeleri şey
yaparken, bu belge de elime geçti, bendedir bu belge şu anda. Rahmi Hoca buna çok
üzülmüş, çok da kızmıştı. Buna kendi özel sağlık problemlerine üniversitenin tavrı, o
sürgünler falan da eklendiğinde, ki hayatımda, yani bu 36 sene içerisinde bir kez
Rahmi Hocanın sinirlendiğini görmüştüm, yine rektöre. Bana demişti ki, “Çetin, şöyle
fakültenin orta yerine şu adamı tutup bir kafa atmak geçiyor içimden.” İlk defa böyle
bir şiddet unsuru bir ifade duymuştum hayatımda Rahmi Hocadan.
Söyleyecek çok şeyler var, ama ben kısa konuşacağımı söyledim. Saygıyla
anıyorum, nur içinde yatsın, ışık içinde yatsın. Yaşadıkça bize yol göstermeye devam
edecektir.
Teşekkür ediyorum.
Prof. Dr. NECLA TUGAY AYTEKİN Saat geç oldu, yoruldunuz.
Konuşmacılar, Rahmi Hocayı çeşitli yönleriyle andılar. Belki yeterli olmadı, ama güzel
bir toplantı olduğunu zannediyorum. Aslında gelmeyi, katılmayı isteyen daha pek çok
kişi vardı. Ancak, gerçekten geçerli olan özürlerini bildirdiler ve gelemedi, onu seven
daha pek çok kimse katılmak istemişti. Halk Sağlığı Kongresinde bu sene yine küçük
bir bölüm onun için ayrılmış bulunuyor, orada da tekrar Rahmi Hocayı anacağız.
Bu konuşmaların kitap haline getirileceğini tekrar hatırlatmak istiyorum.
Dolayısıyla, dışarıda isim, adres vermemiş olanlar varsa, onu tamamlarsak memnun
oluruz.
Tekrar katılımınız, katkılarınız için hepinize çok teşekkür ediyorum. Saygılar
sunuyorum.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
70
Nadir GEZER’in Rahmi Dirican için kaleme aldığı yazı
Rahmi Dirican, “dip”diri yapısıyla “can”dan davranışlarıyla bir Anadolu
gezginidir. Aile nüfusu Tokat ilinin Artova ilçesinin Kızılca bucağına kayıtlı olmasına
karşın, babasının yargıçlığı nedeniyle 3 Şubat 1928’de Erzincan’ın Kuruçay ilçesinde
doğmuştur.
Yargıç babanın Samsun’un Havza ilçesine atanmasıyla doğduğu ilçeden
ayrılmış, 1937’ye dek Havza’da kalmışlardır. 1934 yılında Havza Merkez İlkokulunda
öğrenimine başlamış, eğitim ve öğretiminin ilk öğretmeni de Sakallı Şakir Bey
olmuş...
Babası Yozgat’ın Akdağmadeni’ne atanınca, ilköğretiminin kalan bölümünü bu
ilçede tamamlamıştır. Yine ilk kez bu ilçede “Atatürk’ün ÖLÜM acısı” düşmüştür
çocuksu yüreğine...
1939 yaz aylarını yoğun ders çalışmakla geçirmiş. Nedeni de ablasıyla birlikte
parasız yatılı sınavlarına girmek istemeleridir. Bir yaylı arabasıyla çıkarılırlar yola,
Yozgat oldukça uzaktır. Peyik bucağından Sorgun ilçesine, oradan da Yozgat’a
ulaşılacaktır ama, ablası yolda sayrılaşır, bucak müdürü onların sağlıklarıyla
yakından ilgilenir, yolculuğu sürdürürler ama, ablasının yüksek ateşi ve ishali
nedeniyle Sorgun’da gecelemek zorunda kalırlar. Ertesi gün Yozgat’a ulaşırlar, orada
babalarının yargıç arkadaşının evinde konaklarlar. Rahmi orada bir düğmeye
dokunarak odanın aydınlanmasının coşkusunu yaşar. Geceyi gündüze çeviren
elektriktir bu!.. Ertesi gün ablası sayrı, kendisi yorgun mu yorgun sınava girerler ama
başarısız olurlar.
Ah o Anadolu yolları yaylı arabalarla bitip tükenir miydi? Onun için olsa gerek,
“sınavdan sonra Akdağmadeni’ne döndük” diyen Rahmi Dirican anılarında bu dönüş
yolculuğu için de şöyle der: “Nasıl ve kaç günde döndüğümüzü anımsayamıyorum”
Doğal olarak anımsayamaz... Koca Anadolu’nun pek çok ilçesi okulsuzdur;
uzmanlarla kuşatılmış sayrılarevlerinden yoksundur. Yargıç Dirican şeker sayrısıdır,
raporları da vardır ama dinleyen yoktur. Peyik bucağını deprem altüst ediverince,
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü bu bölgeyi incelemek için yollara düşürür... Dönüşte
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
71
Akdağmadeni’ne de uğrayacaktır. Bunu fırsat bilen yargıç kızını ve oğlunu sıkıntısını
İnönü’ye aktarmaları için hazırlar. Ellerine birer dilekçe verir, ayrıca oğlu Rahmi’nin de
bir şiir okuması için ön hazırlık yapar. Sayın İnönü, Akdağmadeni’ne ulaşınca, kısa
bir soluklanma anında iki kardeş karşısına geçerler. İnönü ablasına: “Benden ne
istiyorsunuz?” diye soruverince Rahmi birden öne atılarak: “Babam sayrı, burada iç
sayrılıkları uzmanı yok, üstelik biz iki kardeş ortaokulda okuyacağız, burada ortaokul
da yok!” deyince, İnönü “Dilekçeniz var mı?” diye sorar, iki kardeşin ikisi de hazır
dilekçelerini uzatırlar. “İkisi de aynıysa birini al” diyerek Genel Sekreteri Kemal
Gedeleç’e emreder. Ardından da Rahmi, “Cumhurbaşkanım size bir şiir okuyabilir
miyim?” diye sorar, İnönü, “Oku evladım.” deyince:
“Ey Cumhurbaşkanımız Sayın İsmet İnönü
Seninle şenleniyor vatanın her bir yönü,
...”
diye başlayan şiiri okur. Kardeşini kucağına alan İnönü, çocukları severek onları
mutlu eder. Aradan bir süre geçtikten sonra Rahmi, adına postalanmış bir mektup
alır. Mektupta saca şöyle bir ileti vardır: “Babanızın durumu haklı görülerek Adalet
Bakanlığı’na gereğinin yapılması için yazıldı.” Dirican’lar bu salıkla derin bir soluk
alırlar. Bir süre sonra yargıcın atanması Yozgat’a yapılır, çocuklarından ayrı
düşmekten kurtulurlar...
Rahmi Dirican orta bir, orta iki ve orta üçte üst üste övünç listesinde yer
alıverince, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in imzasını taşıyan “Nutku” ona
göndermesinden apayrı bir sevinç duyar..
Lise sınıflarında o yılların toplumsal olaylarına katılır. Özellikle Lise I’de
Türkçülük, Turancılık akımı ilgisini çeker ama, babasının bu olaya çok kızması,
Turancılar’ın hatalı bir yolda olduklarını söylemesi, onu bu yoldan uzaklaştırır.
Lise I’den başlayarak kız arkadaşı S’ye tutkusu uzun süre derin bir seviye
dönüşür. Kız arkadaşıyla konuşmak ister ama, konuşamaz, sıkılır...
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
72
Lise Edebiyat Bölümünü birincilikle bitirir ama, üniversitede bir dal seçme
konusunda babasıyla çatışır. Babası Tıp Fakültesi’ne gitmesini isterken, o lise
yıllarında hayranlıkla izlediği Felsefe Öğretmeni Sami Göktürk’ün yolunda yürümek
ister. Babası direngen bir sesle: Bak oğlum, sen doğmadan önce iki ağabeyini bir
hafta ara ile kızıl sayrılığından yitirdik. Bulunduğumuz yerde bir hekim olsaydı, belki
onları kurtarırdık” diyerek onu düşüncesinden caydırmaya çalışır, ne var ki yolundan
döndüremez. Sonunda Felsefe Öğretmeni Sami Bey aracılığıyla Rahmi’yi yola
getirir...
İstanbul Tıp Fakültesine sınavsız alınır ama, yatılı tıp öğrencisi olabilmesi için
bir sınav vermesi gerekir. Girdiği sınavı kazanır. Rapor alması için de Ankara
yollarına düşer, Ankara Numune Sayrılarevinden alır sağlık raporunu. Bu vesileyle
Ankara’yı da tanımış olur. Böylece her şeyini tamamlayınca Yatılı Tıp Öğrenci Yurdu
Birinci Şubesinde yatılılığı uygun görülür...
Akşamları saat 19.00’da yurt kapanıyordu. Beslenme sorunu diye bir sorun
yoktu. İlk sınıfta Fizik, Kimya, Biyoloji ve Zooloji dersleri okutuluyordu. Alman
profesörler anlatıyor, asistanlar çeviriyorlardı. Anlatılanları izlemek olanaksızdı!.. Ön
sıralarda da oturulsa sonuç değişmiyordu. Bu konularla hekimlik arasında ilgi
kuramıyor, derslerden soğuyordu.
Bir gün fakülteye gitmesi gecikmişti. Bir arkadaşı ona Rahmi, bugün derse
gitmeyelim, kahveye gidelim.” dedi. Şaşırmıştı. Babasının ince bir duyarlıkla ilk, orta
ve lise öğrenim yıllarındaki kendisini izlemesini düşündü bir an. Ama arkadaşının
ilginç önerisi de hoşuna gitti doğrusu... Derslik yerine sigara kokusuyla dolup taşan
kahveyi yeğleyiverdi. Artık, aylak aylak dolaşma günleri başlayıverdi Dirican’ın!..
Arkadaşı, Rahmi, tavla veya kağıt oyunlarından bildiğin var mı?” diye
sorunca, yine orta ve lise yıllarındaki öğretmenlerinin ikide bir kahveleri, çayevlerini
yokladıkları günler geldi gözlerinin önüne. “Hayır hayır, her iki oyunu da
bilmiyorum!...” dedi dudakları titreyerek. Arkadaşı, “Sen de pek toymuşsun be
arkadaş!” diyerek takıldı ona. Ardından da tavla dersi almaya başladı arkadaşından...
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
73
Öğle yemeği için yurda girerken nöbetçi memurun kendilerini sorgulayacağını
sandı. Ne var ki hiç kimse onun derslerini astığının ayırdında değildi... Yemekten
sonra yine kahvenin yolunu tuttular. Rahmi için aylak saatler ve günler birbirini
izliyordu. Kuramsal derslerde de yoklama yapılmadığından, bir süre sonra bu dersleri
de astı...
Eh artık, Rahmi’nin dünyası özgürlük açılımlarına tutulmuş, dersliklerden çok
kahve köşeleri ilgi alanını sarıvermişti!.. Koca kentte olaylar, güzellikler birbirini izliyor,
arkadaşlarıyla o olayların ardına düşüyor, kendine yeni bir dünyanın yeni bir insanı
olma yolunu tutuyordu!..
O günlerin fırtınalarının nereden nereye estiği de belirsizdi!... Coşkulu
kalabalıklar insanları bir yana doğru sürüklüyordu!.. O gün nedense Rahmi de
bilinçsizce bu rüzgâra tutulmuş, bir anda kendini Beyazıt Meydanı’ndaki büyük
kalabalığın içinde buluvermişti. Kalabalık Çarşıkapı, Çemberlitaş, Cağaloğlu derken
Tan gazetesi önüne ulaşıverir. Halk Partisi yapısı önünden de sevgi gösterilerini
yüklenerek gazetenin önünde alır soluğu!.. Bu coşkulu kalabalık önce gazetenin
camını, çerçevesini yerle bir eder, ardından da içeriye dalarak matbaa makinelerini
parçalar, büyük kağıt bobinlerini sokağa atarlar. Rahmi de tanımadığı biriyle bir kağıt
bobinini Sirkeci’ye dek yuvarlayarak Galata köprüsüne ulaşır. Köprüyü de geçtikten
sonra “kahrolsun komünistler” çığırtkanlığıyla Şişhane’ye ulaşırlar... İşte orada işçi mi,
köylü mü olduğu belirsiz bir kalabalık daha katılır onlara!.. Onlardan birinin, “şekeri 25
kuruşa satar mısınız namussuzlar?” çığırtkanlığıyla karşılaşır Dirican...
O güruh oradan önce Tünel’e yakın “La Turquie” gazetesinin basıldığı
matbaaya ulaşır... Matbaa dar bir sokaktadır!... Herkesin “vurma, kırma” işine
katılması güçtür bu sokakta. Dirican biraz uzakta duruyordu, elinde yağlı bir demir
çubuk tutan birisi öfkeyle üzerine gelerek, “ulan vatansız, orada seyirci gibi durma”
diyerek demir çubuğu yeğni bir şekilde omuzuna vurdu. Pek canı acımasa da daha
yenice giymiş olduğu pardüsesi yağ içinde kalıverdi. Kalabalık oradan Beyoğlu’na
yöneldi, bir kitabevinin camlarını kırdı, kitapları sokağa dağıtıp saçtılar...
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
74
Ortaokul ve lise öğrenimi süreçlerinde Hamdi Konur, Ahmet Malkoç, Sami
Göktürk öğretmenlerini hem çok sevmiş, hem de unutamamıştı onları. Ahmet Malkoç,
onun nül gizlerini de bildiğinden kendini ona daha bir yakın duyumsardı. İstanbul
günleriyle ilgili onunla mektuplaşır ve dertleşirdi. Öğretmenine bütün ayrıntılarıyla
olayları anlatınca, almış olduğu yanıt içini titretivermişti... Öğretmeni konuyu şöyle
irdeliyordu: “Eğitilmiş kişilerin” düşünceye saygılı olması gerektiğini, kaba kuvvete
başvurmanın hiçbir olumlu sonuç vermeyeceğini belirtiyor,” ardından da şunu
ekliyordu: “ Sen oraya okumaya gittin, bu tür davranışlardan uzak dur.”
Bu arada okula pek devam etmediğini, zamanının hemen tümünü kahve
köşelerinde geçirdiğini de öğretmeninden gizliyordu. Sonu belli olan bir sonucu yine
kendisi hazırlayınca, haziran sınavlarında da başarısız oluverdi...
Bu sonuca üzülen anne ve babası onu sıkı bir denetim altına aldılar, bir oda
ayırdılar ona. Ama o yine bildiğinden şaşmaz. Dersleri yerine Emile Zola’nın,
Dostoyevski’nin, Tolstoy’un yapıtlarına dalar gider... İkide bir annesi odaya girip
çıktıkça ders kitapları bu ünlü yazarların yapıtlarıyla yer değiştirir, annesini aldatma
yolunu yeğlerdi!.. Sıkıldığında da sazın tellerine, türkülerin içli duyarlıklarına kendini
bırakır, kendi kendini avuturdu!...
İşte böyle Dirican sazdı, sözdü, romandı, öyküydü derken, eylül sınavlarında
da başarısız oldu! Yurttan ayrıldı. “İkinci yıl nıfını geçersen, yeniden yurda
dönebilirsin.” dediler ona. Yozgat’a dönüp bu kez şubata dek defterdarlıkta geçici
memur olarak çalıştı. O yıl S. de liseyi bitirmiş, İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Fransızca Bölümüne girmişti. 1947 Mart’ında yeniden İstanbul’da aldı
soluğu, Kumkapı’daki öğrenci yurduna attı kapağı. Yozgat’tan ayrılırken hem
babasına, hem de öğretmenlerine sınıfını geçeceğinin sözünü verdi. Yoğun bir
çalışmayla bu isteğini gerçekleştirdi. İyi dereceyle sınıfını geçti. Yeniden Tıp Öğrenci
Yurdu’ndaki yerini aldı.
Rahmi Dirican İstanbul yolculuğuna sazını da almıştı yanına. Ne zaman
hüzünleniverse, sazının tellerine dokunarak kendini avutuyordu. Sınıf arkadaşı
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
75
Adnan Ataman onun çalmış olduğu türkülere dalıp giderdi!.. Bir gün babası Sadi
Yaver Ataman’a ondan söz etti, söylemiş olduğu türküleri daha önce duymadığı
türküler olduğunu belirtince, babası Rahmi’yi görme isteğini iletti. Bir pazar günü
sazıyla Adnanlar’ın evine giden Rahmi’ye söylemiş olduğu türkülerden birini birkaç
kez yineletti ve notlar aldı Sadi Yaver... Aradan geçen bir süre sonra bu türkü
radyoda çalınıverince, kendi adından da derlendiğini duyuverince babasından aldığı
tel’de şöyle sorguluyordu oğlunu: “Oğlum seni İstanbul’a saz çalmaya mı, yoksa
okumaya gönderdim?” Babasına konuyu uzun bir mektupla anlatınca, babası da
hoşgörüyle yaklaştı ona!..
Türkü Güllük köyünde öldürülmüş olan “Ziya” adında biri için yakılmış bir
ağıttı!.. Türkünün ilk bölümü şöyleydi:
“Çamlığın ardında tüter bir tütün
Acı görmeyenin yüreği bütün
Ziya’nın atını pazarda satın
Gelen geçen Ziya’m ölmüş desinler.
At üstünde kuşlar gibi dönen yar,
Kendi gidip ahbapları kalan yar
...”
Yeniden derslerine dönen Dirican, anatomide bir yığın Latince sözcük
ezberlemek, embriyoloji ve histolojide anlatılanlarla hekimlik arasında bir ilişki
kendince kuramaz. Ayrıca fizyoloji ve biyokimya hocalarının derslerinin çevirmenler
aracılığıyla aktarılan derslerden pek çok sıkıntı duyuyor, derslerden uzaklaşma
yollarını arıyordu. Hele bir de yoklama yapılmayınca içindeki kahve özlemi yeniden
depreşiyordu!.. Ah o tat aldığı briç oyununa dalar giderdi!.. Ne yazık ki bu aylak
günlerinin acısını şubat ve haziran sınavlarında çekiverdi. 1949 yazını da çok yoğun
çalışmayla geçirmek zorunda kaldı. Eylül sınavlarını başarıyla vererek iyi dereceyle
4. sınıf öğrencisi oldu.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
76
Bu arada S’ye tutkunluğundan bir türlü kurtulamadı. Bir kez de çok sevip
saydığı Öğretmeni Ahmet Malkoç’un aracılığını rica etti ama, sonuç tam bir
düşkırıklığıydı!.. Artık bu konudaki umudu tükenip gitmişti... Başka arayışların ardına
düştü. Bu arada içini tanımsız sıkıntılara sürükleyen ve bütün benliğini titreten bir
olayı yaşayıverdi!.. O da şuydu: “S’nin kumarbazlığıyla ünlü T İle ilişkisinin ciddi
olmamasını diledi. Gerçekten ona göre S mutlu olmaya layık biriydi. Sonunda olan
oldu: T İle evlenen S, birkaç yıl sonra boşanmış, bir daha hiçbir kimseyle bir daha
evlenmemişti!..”
Kardeşi Daim’in de İstanbul Tıp Fakültesi’ne girmesiyle, sorunlar daha bir
çözüm yoluna girmiş olur... İki kardeşin her ikisi de Sağlık Bakanlığı’ndan yüzer lira
burs alıverince bir ev kiralarlar, ayrıca Hayriye Ablaları da başlarında olunca sorunlar
çözüme ulaşır. Hele bir de yargıç babaları İnebolu’ya atanıverince sevinçlerine yeni
sevinçler eklenir...
Rahmi ikide bir “İç, cerrahi, kadın sayrılıklarıyla doğum, çocuk sağlığı ve
sayrılıkları konularında kuramsal dersler” verilmesini, eleştiriyor, bunca ayrıntının
pratisyen hekimlik uygulamalarında yeri olmaz” diyerek, kendince bu derslerden
kaytarma yollarını arıyordu!..
1950 yılının 14 Mayıs’ı sağ iktidarlar için sözde tam bir utkuydu!... Öyle
görünüyordu ama, sağ iktidar olan DP, özellik eğitim ve öğretimde sinsice dinselliğe
yönelmiş, Atatürk’ün “ulusal eğitimini” unutuvermişti! Varsa da yoksa da komünizmi
tezgâhlayıp Amerikan meddahlığını gerçekleştirme yoluğu yeğlemişlerdi!... Hele
Tevfik İleri gibi yaygaracı bir bakan da buluverince öncelikle Köy Enstitüleri’ni
kemirmeye başladılar... Çalışkan, yurtsever öğretmen kitlelerini tedirgin etmek için
elinden ne gelirse tümünü saygısızca ortaya koymaya başlamıştı İleri!..
Böylesi ters davranışların hazırlığı 1940’lara dek uzanıyordu!... Rahmi daha
Lise I öğrencisiyken her sınıftan en çalışkan birer öğrenciyi odasında toplayarak
onlara şöyle der: “Sevgili çocuklarım, sizlerden çok önemli bir isteğim olacak.
Öğretmenleriniz ve arkadaşlarınız arasında komünist olanlar var. Bunlar vatanımızı
Ruslara satmak istiyorlar. Sizlerden ricam, komünizmi öven öğretmen ve
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
77
arkadaşlarınızı bana bildirmenizdir. Böylece ülkemize büyük bir hizmette
bulunacaksınız.” Dedi Lise Müdürü Kemal Özerdim.
Öğrencilerin böylesi bir konuda kullanılması onları ele verici bir kişiliğe
yöneltmek; eğitimcilik görevini üstlenmiş olanların yapmaması gereken bin bir
sakıncası bulunan bir davranış biçimidir!.. Daha sonraları Kemal Özerdim Manisa
Lisesi Yöneticiliğine atandığına göre, üstlenmiş olduğu bir konuda oldukça başarılı
olduğu sonucunu fısıldar gibidir bizlere!.. Yozgat Lisesi’nde büyük çabalarla yetişmiş
olan öğrencilerin büyük bölümünün İstanbul Üniversitesi’nde okuma olanağına
kavuşmaları, ne güzel bir sonuç değil mi?.. Bu çalışkan öğretmenlerden Milli Eğitim
Bakanı Tevfik İleri’nin bakanlığı döneminde Hamdi Konur’la Sami Göktürk’ün
bakanlık emrine alınıp Ankara gibi bir kentte öğretmenlik dışı işlerle uğraşmaları son
kerte acı bir gerçektir.
Sevi dalgalarıyla yoğrulmuş dünyası bir seviden ötekine atlaya zıplaya
sonunda öncelikle kendisinin, ardından da babasının çok beğendiği eşiyle 6 Ekim
1952’de nikahlanır. Ertesi gnu de ilk olarak damatlık giysisini bitpazarında
satıverir... Ardından da uzun süredir savsadığı derslerine eğilir. Eşi de çevresinde
fıldır fıldır döner, isteklerini hemen yerine getirir. Belki de fakülteye adım attığından
bu yana ilk kez yoğun mu yoğun böylesi bir çalışma hiç yapmamıştı!.. bu çalışmanın
sonucu olarak küçük ve büyük sınavlarını, stajlarını başarıyla vererek 1 Haziran
1953’te iyi dereceyle mezun olur... Artık adı “Doktor Rahmi”dir. Derin bir soluk alır ve
sonra da bir an için düşünür: Yaklaşık olarak eşi altı aylık gebedir. İstanbul’da
kalmaları için de bir neden yoktur. Eşini ve ev nesnelerini derleyip toparlayarak
İnebolu yoluna düşer vapurla. Oradan da Yedek Subay Okulu’na...
Prof. Dr. M. Rahmi Dirican öğrenciliğiyle hekimliği sürecinde onu derinden
derine etkileyen köylülerle köy enstitüleri ve olaylarla ilgili olarak ne gibi öz
düşünceler üretmişti:
I- 1942’nin yaz aylarıdır, nya Savaşı’na girmemiş olmamıza karşın,
gençlerin çoğu askere alınmıştı. Bu nedenle Kızılca bucağındaki evde
yaşayanların tahıl ürünleri tarlada kalmış ve babam yıllık iznini alarak köye
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
78
gelmişti. Yakınımızdaki Bebekderesi köyünden yardım isteyen babama,
köy halkı erkeği ve kadınıyla birlikte yardıma geldi ve birkaç gün içinde
ekinler biçildi, harman yerine taşındı. Bebekderesi köyü halkının bu özverili
yardımını, her zaman gönül borcu duygularıyla anarım.
II- Köy gerçeklerinin ortaya konulmasında, yönetimin kırsal kesim sonuçlarıyla
daha ciddi bir şekilde ilgilenmelerinde Köy Enstitüleri’nde yetişenlerin,
büyük etkisi olmuştur. (Aramızdan Ayrılışının 50. Yıldönümünde İ. Hakkı
Tonguç, s:423)
III- 1954 yılı milletvekili seçimleri yaklaşmıştı. CHP adayı olan Arslan Bora
Hozat’a gelince görüştüm ve onu destekleyeceğime söz verdim. 1950
yılında birçok genç gibi ben de DP’yi desteklemiştim. Ama onların
TÜRKÇE EZANI kaldırmaları, en sevdiğim öğretmenlerimi görevden
almaları ve çok yararlı olacağına inandığım KÖY ENSTİTÜLERİ’ne karşı
olmaları yüzünden bu partiden iyice soğudum. Arslan Bora’ya ait oy
pusulalarını beni tanıyanlara ve sözümün geçtiklerine veriyor, bu pusulayı
kullanacaklarına dair Seyit MUNZUR’un başına yemin ettiriyordum. (...)
Seçimi Arslan Bora kazandı.
IV- (Mesudiye’de görevli olduğum sürede) Öğretmenlerle, özellikle köy
öğretmenleriyle çok iyi ilişki kurdum. “Eşiniz ya da çocuğunuz hasta olursa
lütfen okulu kapatıp kasabaya gelmeyiniz. Zaten beş sınıfı çoğunlukla bir
ya da iki öğretmen okuttuğu köy okullarının, olanaklar elverdiğince açık
kalmasını istiyordum.”
V- 1956 Ocak ayında Başağrı köyü öğretmeninin çok hasta olduğu ve beni
çağırttığı haberini aldığım anda, gönderilen ata binip yola çıkmakta iken,
başta kaymakam ve yargıç olmak üzere tüm arkadaşlar, “Doktor bey bu
havada yola çıkılmaz, şu kar fırtınasını görmüyor musun?” diyerek beni
engellemeye çalışmışlardı. Ben atımı mahmuzlayarak yola koyuldum.
Yanımda bana at getiren köylüyle birlikte iki atlı olarak yola çıktıktan yarım
saat sonra öyle bir kar fırtınasına yakalandık ki; birbirimizi kaybettik. Yol,
yoğun kar yığınları altında kaybolmuştu. Ancak önümde yolu göstererek
giden köylüyü izleyerek ilerliyordum. Bir ara atım kara saplandı. Onu
kaldırıp yeniden yola koyulduğumda önümde kimseyi göremedim.
Bağırıyor, yanıt alamıyordum. İki metre öteyi göremiyordum. Yaşamımda
ilk kez ÖLÜM KORKUSUNA KAPILDIM. Hangi yöne gideceğimi
bilemediğim için olduğum yerde kaldım. Sadece zaman zaman “Hasan
Efendi, ben buradayım” diye bağırmakla yetindim. Doktor arkamdan geliyor
düşüncesiyle bir ara arkasına bakmadın atını sürmüş. Geriye baktığında
beni göremeyince telaşa kapılmış. Atın ayak izlerini kar hemen
kapattığından, beni bulmakta epey güçlük çekmiş. Normal koşullarda atla
iki saatte gidilen köye tam beş saatte ulaştık. Öğretmen gerçekten ağır
hasta idi. İki gün başında kaldım ve elimden geleni yaptım. Üçüncü gün
hava biraz düzelince, öğretmeni, köylülerin yardımıyla sedyeye benzer, bir
taşıma aracına yerleştirerek Mesudiye’ye kadar getirdim. Kasabada yirmi
gün daha tedavisini sürdürdüm ve öğretmen sağlığına kavuştu.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
79
VI- 1958 yılı Şubat ayı sonlarına doğru bir sabah muayenehanede çalışırken,
bekleme salonunda yere çömelmiş yaşlı bir kadının kendi kendine bir
şeyler mırıldandığını görüp, “Anacığım, ne söylüyorsun bir derdin mi var?”
diye sorunca, “İmansız, ye kıran (salgın hastalık) girdi. Sen burada otur
para kes, bize kim sahip çıkacak?” demez mi? (...) “Anacığım, hangi
köydensin? Ne hastalığı var?” deyince “Sokutaş köyündenim çiçek
hastalığından (kızamık hastalığına çiçek derlermiş) millet sapır sapır
dökülüyor” dedi. Köyün adını söyleyince, iki hafta önce Kozlu bucağındaki
gezici sağlık memuru telefonla bana “Doktor bey, Sokutaş köyünde
kızamık salgını var” dediğini anımsadım. Tıp Fakültesi’nde bize, kızamığın
özel bir tedavisi olmadığı, hastanın bakımına dikkat edilmesinin yeterli
olacağı öğretilmişti. Bu nedenle sağlık memuruna gerekli önerilerde
bulunmakla yetindim. Ama şimdi değişmişti. Bu yaşlı ve YİĞİT KADINI
başımdan savamazdım. Yarım saat içinde hazırlandım, yanıma gerekli
olabilecek ilaçları, sağlık memurunu ve kadını alarak Sağlık merkezinin
jeep’i ile yola koyuldum.(...) Köyün girişinde yolun solundaki mezarlığı
gösteren kadın “Taze mezarları görmüyor musun?” deyince, gerçekten o
yönde karla kap arazide yeni açılan mezarlara ait toprak yığınlarını
gördüm. Jeepten inip bu mezarları saymaya başladım. Tam on bir mezar
saydım. Köye girince, sağlık memuruyla birilikte ev ev dolaşarak tüm
hastaları muayene ettim. Aralarında 50-60 yaşlarında erkek ve kadınların
da bulunduğu 37 hasta saptadım. Tümü de kızamık hastalığına
yakalanmıştı... (...) İki gün köyde kaldım. Başka bir ölüm olmadı. Bu olay
nedeniyle vicdan aza çekiyordum. “Demek ki” diyordum “İlk bildirim
yapıldığı zaman köye gelseydim ve şimdi yaptıklarımı o zaman yapsaydım
belki de bu ölümler olmayacaktı.”
VII- Eşim de benim gibi bir kamu görevlisinin çocuğuydu. Her ikimiz de o güne
kadar gösterişli bir yaşam sürmemiştik. Anımsadığım kadarıyla, yargıç olan
babamın pantolon ve ayakkabıları çoğu kez yamalı olurdu.Onun eskimiş
elbiseleri ters çevrilir, bana ya da kardeşime elbise olarak dikilirdi.
Beslenme yönünden baba evinde hiç sıkıntı çekmemiştim. Ama, annemin
sık sık çamaşır ve çorap yamamaktan yakındığını unutamıyorum.
VIII- Bir gün annem çok hastalanmıştı, ateşi yüksekti. Akşam babam eve
gelince durumu gördü, soğukkanlılıkla “Geçer, geçer hele bir aspirin
verelim” deyince ablam ve ben “Baba görmüyor musunuz? Annem ölümcül
hasta, hemen bir hekim çağırmalıyız” diyerek ağlamaya başladık. Babam
üzüntülü sesiyle, “Çocuklar cebimde yeterince para yok, nasıl hekim
çağırırız?” yanıtını verdi. Ben hemen bir çözüm yolu buldum. “Hekim
çağıralım, anneme baksın, giderken eline içi boş bir zarf veririz. Eğer ertesi
gün odanıza gelip, zarftan para çıkmadığını söylerse özür diler ve bir
arkadaşınızdan borç alarak parasını ödersiniz.” Dedim. Bu önerimi uygun
buldu ve ben hemen hükümet hekimi Tahsin Bey’i evinden alıp geldim.
Annemi dikkatlice muayene edip çantasındaki ilaçlardan verdi. Giderken
babam boş zarfı cebine koymaya çalıştıysa da kesinlikle kabul etmedi ve
ayrıldı. Bu olaydan sonra kendi kendime “Eğer hekim olursam, ben de
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
80
hiçbir kamu görevlisinden muayene ücreti almayacağım” sözünü verdim.
(s:92)
IX- (Erbaa’da) Sağlık merkezinin personeli çalışkan ve görevlerinin bilincinde
olan kimselerdi. Yatan hastalara bakımında hemşire, kırsal bölge sağlık
hizmetlerinde köy sağlık memurları ve köy ebeleri herhangi sorun
yaratmadan görevlerini yerine getiriyorlardı. Bu personel içinde Köy
Enstitüleri’nin sağlık kolundan yetişmiş ÖMER CABA çalışmalarıyla özel
olarak dikkatimi çekiyordu. Görevli olduğu bölgede çok olumlu hizmetler
gerçekleştiriyor, halkla yakın ilişkiler kurabiliyordu. Aşılama programlarını
aksatmadan yürütüyor, köy kahvelerinin temizliğine özel önem veriyordu.
Tek kusuru -eğer buna kusur denirse- doğru bildiğini açık açık söylemesi
ve kimi kez beni de eleştirmesiydi. Çalışma saatlerinde beni
muayenehanemde bulunca, “Doktor Bey bu saatte sağlık merkezinde
bulunacağınızı düşünerek önce oraya gittim, bulamayınca sizi burada
rahatsız ettim, özür dilerim” diyerek dolaylı yoldan beni eleştirirdi. (s.93)
X- Bu çalışkan sağlık memuru, yeri gelince Demokrat Partililere de
düşüncelerini açık açık söyleyerek onları kızdırdığı için 1958 yılı başlarında
Doğu Anadolu’da bir göreve atandı. Bu haksız işleme tepki göstererek istifa
etti ve Taşova ilçesine yerleşti. Köy Enstitüsü’nde iş eğitimi esnasında
öğrendiği radyo tamirciliğiyle ilgili bir atölye açarak geçimini bu yolla
sağlamaya başladı. Yıllardan beri ülke yararına çok önemli bir girişim
olduğuna inandığım Köy Enstitüleri’ni kuran İsmail Hakkı Tonguç’un ve onu
destekleyen Hasan Ali Yücel’in değerini bu olay nedeniyle daha iyi
anladım. Bu güzelim kuruluşları yozlaştırmak ve sonunda ortadan
kaldırmak için yoğun çaba harcayan Milli Eğitim Bakanları Reşat Şemsettin
Sirer’le Tevfik İleri’nin aymazlıklarını da kınamadan edemedim. (s.93)
XI- Eğer Köy Enstitüleri 1946 yılı öncesi düzende çalışmalarını 1960 yılına
kadar sürdürebilselerdi, bugün çok daha gelişmiş, çağdaş ve gerçekten
demokratik ve laik bir ülke olacağımıza inandığım için, bu kuruluşları
yozlaştıran, çeşitli iftira ve karalamalarla etkisiz duruma getirmeye
çalışanları ortaya çıkarmak istiyordum. Emeklilik dönemimde zamanımın
büyük kısmını bu görevi yerine getirmeye harcayacaktım. (s.221)
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
81
Prof. Dr. M. Rahmi Dirican’ın TONGUÇ VE KÖY ENSTİTÜLERİ Doğrultusunda
düşünce yazıları:
KÖY ENSTİTÜLERİ KANALIYLA TOPLUM KALKINMASI VE KÖYLERDE SAĞLIK
M. Rahmi DİRİCAN
Köy Enstitüleriyle toplum kalkınması arasındaki ilişkiyi belirtebilmek için, bu
enstitülerin kuruluş yıllarında ülkemizin toplumsal yapısını özetlemek uygun olacaktır.
(Bu konuda ayrıntılı bilgi bu kitabın “Gerekçe”bölümünde sunulmuştur.)
Genel görünümüyle az gelişmiş bir tarım ülkesi olan o günlerin Türkiye’sinde,
nüfusun yaklaşık dörtte üçü kırsal kesimde kırk bini aşkın köyde yaşamaktaydı.
Birkaç büyük kent dışında, kentsel ve kırsal bölgeler arasında sosyo-ekonomik,
kültürel ve sağlık açısından belirgin bir ayrım olmamasına karşın, köylerde yoksulluk,
geleneklere bağlılık ve gelişmeye karşı ilgisizlik ve isteksizlik daha yaygındı. Sosyo-
ekonomik ve kültürel yönden kendi içine kapalı olan köylerin, kasaba ve kentlerle
ilişkileri zayıf, ulaşım ve iletişim olanakları çok yetersizdi. Sıtma ve verem başta
olmak üzere, bulaşıcı hastalıklar yaygın; doğan bebeklerin beşte biri bir yaşına
ermeden ölmekte; beslenme, barınma ve çevrenin sağlık koşulları çok bozuktu.
Köylerde okuma ve yazma bilenlerin çağ nüfusuna oranı yüzde on dolayında idi. Bu
oran kadınlarda yüzde dörde düşmekteydi. Üst kademe yönetiminin iyi niyetli
çabalarına karşın, siyasal ve ekonomik alanlarda ağa ve zorba takımının engelleyici
etkisi nedniyle köylerin toplumsal yapısında göze batar bir değişiklik sağlanamıyordu.
Böyle bir değişimde etkili olabilecek şu önemli önlemler üzerinde gereken
ciddiyetle durulamamıştı: Köylerin yaşam koşullarına uygun ve sorunlarına yönelik
çağdaş bir eğitim sağlamak; tarım, küçük sanayi ve çevrenin sağlık koşullarını
geliştirmek; ulaşım ve iletişim sorunları çözmek; toprak ve tarım reformlarını
gerçekleştirmek. Kimi çevreler köy yaşamının çözüm bekleyen sorunlarının
üstesinden gelebilmek için toplum kalkınmasına bel bağlamışlardı.
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
82
Toplum kalkınması terimi, Devlet Planlama Örgütünce “halkın, kendi sosyal,
ekonomik ve kültürel koşullarını geliştirmek için giriştiği gönüllü çabaları, devletin bu
alandaki çabalarıyla birleştirme” olarak tanımlanmıştır. İlk bakışta çok yerinde ve
geniş kapsamlı gibi görünen bu tanıma uygun bir toplum kalkınmasının, sosyo-
ekonomik yönden az gelişmiş ülkelerde ve özellikle bu gibi ülkelerin daha az gelişmiş
bölgelerinde gerçekleşmesi beklenemez. Çünkü, bu tanıma uygun bir kalkınmanın ön
koşulu, toplumun kendi ekonomik, sosyal ve kültürel koşullarını geliştirmek isteği
duymasıdır. Oysaki, sosyo-ekonomik yönden az gelişmişliğin en önemli nedeni,
toplumu oluşturan bireylerin gelişmek ve ilerlemek isteği taşımamış olmasıdır. Bu
istekler ancak ve ancak eğitimle oluşturulabilir. Ama bu eğitimin gelişmiş batı
ülkelerinden alınan, sadece bilgi aktarımı, ezbercilik ve öğüt verme gibi öğretim
nitelikleri taşıyan klasik bir eğitim değil, toplumun temel gereksinimlerine, sosyo-
ekonomik yapısına ve eğitbilim (pedagoji) ilkelerine uygun çağdaş bir eğitim olması
gerekir.
Nitekim, Cumhuriyet Hükümetlerinin eğitimi yaygınlaştırmak için 1936 yılına
kadar uyguladığı klasik nitelikteki çeşitli eğitim denemeleri, devrim inancını bilinçli
olarak benimseyen küçük bir grup (aydın grubu) dışında, halktan kopuk ve toplum
sorunlarına sırtını dönmüş bir yığın okumuş yetiştirmekten öteye gidememiştir. Halkla
ilgileri yüzeysel girişimlerden ve laf ebeliğinden ileri gidemeyen bu okumuşların tutum
ve davranışları, yoksulluk, isteksizlik ve bilmezlik içindeki toplumların, özellikle
köylerin, yaşamında beklenen değişiklikleri sağlayamamıştır.
Ülke koşullarına uygun bir eğitimin gerçekleşmesi için, başta Atatürk olmak
üzere o günlerin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Milli Eğitim Bakanları Saffet Arıkan
ve Hasan Ali Yücel’in destekleyici tutum ve eylemlerinden güç alan büyük eğitimci
İsmail Hakkı Tonguç’un yoğun çabalarıyla 1940 yılında köy enstitüleri kurulmuştur. İlk
denemeleri 1936 yılında başlayan bu kuruluşlarda köylere öğretmen ve gereksinim
duyulan sağlık memuru, ebe, tarım ve hayvancılık teknisyenleri gibi meslek
mensuplarının yetiştirilmeleri planlanmıştır.
İsmail Hakkı Tonguç, toplumun, özellikle köylerin, kalkındırılmasında (onun
deyimiyle canlandırılmasında), sadece devletin maddi yardımlarının ya da hizmet
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
83
götürmesinin yeterli olmayacağını belirtiyor ve “kimilerinin zannettiği gibi, köy
sorunları otomatik bir şekilde köyün kalkınmasıyla değil, anlamlı ve bilinçli bir şekilde
köyün içten canlandırılmasıyla çözümlenebileceğini” savunuyordu. Bu hususta
çağdaş eğitimi gerçekleştirmenin büyük katkısı olacağına; bu eğitimi verecek
olanların köy yaşamının tüm ayrıntılarıyla içtenlikle ilgilenecek bir şekilde
yetiştirilmelerine; iş içinde, aracılığıyla ve iş için öğrenilecek yararlı, gerçek ve öz
bilgilerle donatılmaları gerektiğine inanıyordu.
Bu kuruluşlarda bilgiyle teknik, ülküyle gerçekçilik aynı amaçta, hizmet edilen
toplumun sosyo-ekonomik, kültürel ve sağlık düzeyini yükseltme amacında,
birleşiyordu. Yaparak öğrenen ve göreve başlayınca öğrendiklerini uygulayan Köy
Enstitüsü mezunları, kırsal bölgelerde yaşayanlarca o güne kadar bilinmeyen ya da
uygulanmayan kimi hizmetleri yaparak ve öğreterek toplum kalkınmasına önemli
katkılarda bulunmuşlardır. Köy gerçeklerinin ortaya konulmasında, yönetimlerin kırsal
kesim sorunlarıyla daha ciddi bir şekilde ilgilenmelerinde Köy Enstitülerinden
yetişenlerin büyük etkisi olmuştur.
Ne var ki, eğitimin, plana uygun ve iyi bir şekilde ancak altı yıl yapılabildiği Köy
Enstitülerinden yılmadan ve yorulmadan köysel bölgelerde olumlu hizmetler sunan
elemanlar yetişmiştir. Bunlar, içinde bulundukları toplumsal düzenin aksayan yönlerini
korkusuzca dile getirmiş; Atatürk devrimlerini bilinçli bir şekilde savunmuş ve
uygulamışlardır. Egemen güçlerin, tutucuların ve geleceklerinden endişeye kapılan
okumuşların baskıları sonucu, üst basamaklardaki aymaz neticilerin girişimleriyle
1946 yılından itibaren hızları kesilen Köy enstitüleri, giderek yön değiştirmiş ve 1954
yılında kapatılmışlardır.
Bir kurum olarak Köy Enstitülerinin ve insan gücü olarak bu kurumlardan
yetişen öğretmen ve köy sağlık memurlarının toplum kalkınmasında ne derece katkısı
bulunduğunu belirtecek geniş kapsamlı somut araştırmalar yapılmamıştır. Yerel ya da
bireysel çabalarla gerçekleşen araştırmaların bulguları ise genelleştirilemez. Ama, bu
kurumların amaçları ve uygulanan eğitim ilkeleri göz ününe alınırsa, yetişen insan
gücüyle ilgili aşağıdaki sayısal vriler, Köy Enstitülerinin toplum kalkınmasına önemli
katkılarda bulunduğunu açıkça ortaya koyacak niteliktedir: Köy Enstitüleri ilk
Prof. Dr. Rahmi DİRİCAN ve Halk Sağlığı Sempozyumu /18 Eylül 2010
84
mezunlarını 1942 yılında vermiştir. 1952-53 ders yılında öğretim süresi altı yıla
çıkarıldığı ve bundan sonraki öğretim yılında da öğretmen okullarıyla birleştirildiği
için, köy Enstitüleri on bir yıl öğretmen ve altı yıl köy sağlık memuru yetiştirmiştir. Bu
süre içerisinde, ilköğretime 8.675 eğitmen ve 17.341 öğretmen kazandırmıştır. 1941-
1942 öğretim yılında ülkemizdeki toplam ilkokul öğretmeni sayısının, vekil
öğretmenler dahil, 14.789 olduğu göz önüne alınırsa, Köy Enstitülerinin eğitime ve
dolayısıyla toplum kalkınmasına katkısı daha iyi anlaşılacaktır.
1943 yılında, Köy Enstitülerinin ilk üç yılını başarıyla tamamlayanlardan
isteyenlerin iki yıllık özel bir eğitimle köy sağlık memuru olarak yetiştirilmelerine karar
verilmiş ve bu uygulama 1951 yılında sonlanmıştır. Sağlık Bakanlığı kayıtları
üzerinde yaptığım bir araştırmada, bu süre içerisinde 1.599 köy sağlık memurunun
yetiştirildiğini saptamıştım. Bunların inançlı ve başarılı çalışmalarıyla kırsal kesimin
sağlık durumunda göze batar bir gelişme olmuştur. 1926-1945 yılları arasında Sağlık
Bakanlığına bağlı sağlık memuru okullarından toplam 905 sağlık memuru yetişmiş ve
bunların büyük çoğunluğu il ve ilçe merkezlerinde görev yapmıştır. Dolayısıyla kırsal
bölgelerin sağlık sorunlarıyla ilgilenen insan gücünün büyük bir bölümü Köy
Enstitüleri kaynaklarından sağlanmıştır.