ArticlePDF Available

EDEBİYATA EKOELEŞTİREL YAKLAŞIMLAR: EKOŞİİR VE ELİF SOFYA

Authors:
Gönderim Tarihi: 27.10.2016
Kabul Tarihi: 08.12.2016
SEFAD, 2016 (36): 297-314
ISSN: 1300-4921/e-ISSN: 2458-908X
DOI Number: http://dx.doi.org/10.21497/sefad.285241
EDEBİYATA EKOELEŞTİREL YAKLAŞIMLAR: EKOŞİİR VE ELİF
SOFYA
Yrd. Doç. Dr. Meliz ERGİN
Koç Üniversitesi
İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi
İngiliz Dili ve Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü
mergin@ku.edu.tr
Yrd. Doç. Dr. Özen Nergis DOLCEROCCA
Koç Üniversitesi
İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi
İngiliz Dili ve Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü
odolcerocca@ku.edu.tr
Öz
Bu çalışmanın amacı edebiyat ve çevre ilişkisini öne çıkaran ekoeleştiri
alanına ışık tutmak ve bu alanın çağdaş Türk edebiyatı in önemini irdelemektir.
Öncelikle ekoeleştiri alanının 1990’lı yıllarda akademide nasıl ortaya çıktığına ve
ne tür çalışmaları kapsadığına değinilecek. Daha sonra bu çalışma alanının
amacını ve kapsamını vurgulamak için eleştirel bir gözle yazılan ekoyazın ile doğa
yazını arasındaki benzerlikler ve farklılıklar incelenecek. Çalışmanın son iki
bölümünde ekopoetika geleneğinden ve ona bağlı ortaya çıkan yeni ekoşiir
örneklerinden bahsedilerek, çağdaş şair Elif Sofya’nın Dik Âlâ başlıklı eserinin bu
mercekten bir okuması sunulacak. Makale bu alanın ülkemizde ve dünyada
artmakta olan önemini vurgulayarak ve Türk edebiyatında ekolojik okumalara
duyulan ihtiyaca dikkat çekerek sonuçlandırılacak.
Anahtar Kelimeler: Ekoeleştiri, Ekoşiir, Doğa yazını, Posthümanizm, Elif
Sofya.
Meliz ERGİN-Özen Nergis DOLCEROCCA ___________________________________
SEFAD, 2016 (36): 297-314
298
ECOCRITICAL APPROACHES TO LITERATURE: ECOPOETRY AND
ELİF SOFYA
Abstract
The goal of this study is to shed light on the field of ecocriticism, which
studies the relationship between literature and the environment, and to emphasize
its importance for contemporary Turkish literature. First, we will discuss how
ecocriticism emerged as a field in the 1990s and explain the different areas of
study it includes. We will then elaborate on the similarities and differences
between econarratives and nature writing in order to underscore the scope and
the purpose of the ecocritical approach. In the final two parts of our essay, we will
particularly focus on ecopoetry and the tradition of ecopoetics, and offer a reading
of the contemporary poet Elif Sofya’s work, Dik Âlâ, from an ecopoetic
perspective. We will conclude the article by stressing the increasing importance of
ecocriticism around the world and calling attention to the need for ecological
readings of Turkish literature.
Keywords: Ecocriticism, Ecopoetry, Nature writing, Posthumanism, Elif
Sofya.
________________________ Edebiyata Ekoeleştirel Yaklaşımlar: Ekoşiir ve Elif Sofya
SEFAD, 2016 (36): 297-314
299
GİRİŞ
Ekoeleştiri terimi ilk kez William Rueckert tarafından “Edebiyat ve Ekoloji”
(1978) başlıklı makalede kullanıldı ve “ekoloji prensiplerinin edebiyata
uyarlanması” (107) olarak tanımlandı. Her ne kadar çevreyi konu alan edebiyat
metinlerinin kökenleri çok eskiye dayansa da bunlar ekoeleştiri alanının ortaya
çıkmasından önce hiçbir zaman sistematik bir şekilde incelenmedi. Bu çalışma
öncelikle ekoeleştiri alanının ne zaman ve nasıl ortaya çıktığına değinecek, daha
sonra da bu alanın ekoyazına ve ekoşiire bakışımızı nasıl değiştirdiğini
irdeleyecektir. Ekoeleştiriye tarihsel ve kuramsal bir yaklaşım sergileyen bu çalışma
ayrıca Türk edebiyatında ekoşiir türünün yükselişine dikkat çekecektir.
Günümüzde Elif Sofya ve Nazmi Ağıl gibi pek çok şair farklı ekolojik sorunlara
değinmekle yetinmeyip aynı zamanda dil ve ekoloji arasındaki ilişkiyi irdelemekte
ve deneysel anlatım teknikleri keşfetmektedir. Bu çalışma dil ve ekoloji arasındaki
ilişkiye getirdiği farklı yorumu nedeniyle özellikle Elif Sofya’nın Dik Âlâ başlıklı
eserine odaklanacak, bu metnin ekopoetika geleneğinin ışığında bir okumasını
yapacak ve bu okuma sonucunda diğer canlılarla paylaştığımız yaşam
alanlarımızın korunmasının önemine dikkat çekecektir. Öncelikli olarak dünyadaki
ekoeleştiri çalışmalarından söz eden bu makalenin amacı Türk şiirini bu çalışmalar
bağlamında konumlandırmak ve Sofya’nın bu alandaki önemli katkısının altını
çizmektir.
Ekoeleştirinin Ortaya Çıkışı
Edebiyat ve çevre ilişkilerini disiplinlerarası bir perspektiften ele alan
ekoeleştiri 1990’lı yıllarda edebiyat ve kültürel çalışmaların bir alt alanı olarak
ortaya çıkar. Ekoeleştirinin akademik bir disiplin olarak kendine bir yer edinmesi
ise Cheryll Glotfelty’nin çabaları ile olur. 1980’li yıllarda Cornell Üniversitesi’nde
yüksek lisans öğrencisi olan Glotfelty çevre ve edebiyat üzerine yapılan akademik
çalışmaların tek bir şemsiye altında toplanmadığını ve günümüzde ekoeleştiri adı
altında öğretilen pek çok araştırma projesinin akademik bir alan olarak
tanınmadığını farkeder. Çevre ve edebiyat konusuyla ilgilenen iki yüzü aşkın
akademisyene çağrıda bulunarak onları bir antolojiye katılımda bulunmaya davet
eder. Harold Fromm gibi araştırmacılardan aldığı pozitif tepkiler üzerine Glotfelty
The Ecocriticism Reader: Landmarks in Literary Ecology (1996, Ekoeleştiri
Okumaları: Edebi Ekoloji’nin Dönüm Noktaları) başlıklı antolojinin
yayınlanmasında önemli bir rol oynar.
1990’lı yıllarda sıklıkla referans verilen bu önemli kitabın “Giriş”
bölümünde de belirttiği gibi Glotfelty ekoeleştiriyi “edebiyat ve fiziksel dünya
arasındaki ilişkilerin çalışılması” olarak tanımlar (Glotfelty-Fromm 1996: xviii).
1999 yılında Amerika’daki Modern Languages Association (MLA, Modern Diller
Derneği) tarafından yayınlanan PMLA başlıklı dergide yayınlanan “Forum on
Literatures of the Environment” (Çevre Edebiyatları Üzerine Forum) başlıklı
yazıda Scott Slovic bu tanımı biraz daha genişleterek ekoeleştiriyi şöyle tanımlar:
Meliz ERGİN-Özen Nergis DOLCEROCCA ___________________________________
SEFAD, 2016 (36): 297-314
300
ekoeleştiri hem çevreci bir dille yazılmış edebi metinlerin çalışılmasını hem de
herhangi bir edebi eserin ekolojik içeriğinin ortaya çıkarılması amacıyla
okunmasını amaçlar. Bu anlamda ilk bakışta çevreci bir içeriğe sahip olmadığı
gözlemlenen edebi eserlerin dahi ekoeleştirel veya “yeşil okuması” (Slovic 1999:
1102) yapılabilir. 1990’lı yıllardan bu yana ekoeleştiri alanında yapılan birbirinden
farklı çalışmalar, uygulanan metodolojiler ve teorik yaklaşımlar bu alanın tanımını
gitgide daha da fazla genişletmektedir.
1991’de MLA tarafından düzenlenen yıllık konferansta Harold Fromm’un
“Ecocriticism: The Greening of Literary Studies” (Ekoeleştiri: Edebiyat
Çalışmalarının Yeşillenmesi) başlıklı bir seminer düzenlemesi ve 1992 yılında
Amerika’nın Nevada Eyaleti’nde Association for the Study of Literature and
Environment’ın (ASLE, Edebiyat ve Çevre Çalışmaları Derneği) kurulması üzerine
ekoeleştiri akademik dünyada kendine ait bir yer edinir. ASLE 1993’ten itibaren
Interdisciplinary Studies in Literature and Environment (ISLE, Edebiyat ve Çevre
Üzerine Disiplinlerarası Çalışmalar) başlıklı bir akademik dergi de yayınlamaya
başlar. İleriki yıllarda ASLE’nin bir devamı niteliğinde Avrupa’da, Kore’de ve
çeşitli ülkelerde edebiyat ve çevre çalışmalarını öne çıkaran dernekler kurulur.
Ekoeleştiri 2009 yılında Türkiye’de Serpil Oppermann, Ufuk Özdağ ve Nevin
Özkan’ın düzenlediği “The Future of Ecocriticism: New Horizons” (Ekoeleştiri’nin
Geleceği: Yeni Ufuklar) başlıklı konferans ve bunun takibinde yayınlanan aynı
başlıklı kitap sayesinde ülkemizde de akademik tartışmaların odağı hâline gelmeye
başlar. 2000’lerin başından bu yana Türkiye’de pek çok ekoeleştirel çalışma
ortaya çıkar. Bunlara Serpil Oppermann’ın editörlüğünü üstlendiği Ekoeleştiri:
Çevre ve Edebiyat (2012) ve Ufuk Özdağ’ın yazarlığını yaptığı Çevreci Eleştiriye
Giriş: Doğa, Kültür, Edebiyat (2014) başlıklı kitaplar örnek verilebilir. Ayrıca Burcu
Karahan’ın “Yeşillenen Edebiyat Eleştirisi” (2002) ve Dilek Bulut’un “Çevre ve
Edebiyat: Yeni Bir Yazın Kuramı Olarak Ekoeleştiri” (2005) başlıklı makaleleri
ekoeleştirinin temel prensiplerini ortaya koyarken Macit Balık ve Bilgen Tekben’in
“Çevreci Eleştiri Kuramı Açısından Müge İplikçi’nin Cemre Adlı Romanı” (2014)
ve Arda Arıkan’ın “Edebi Metin Çözümlemesi ve Ekoeleştiri” (2011) başlıklı
çalışmaları ekoeleştiri tartışmasını Türk edebiyatına taşır. Balık ve Tekben
İplikçi’nin çevre bilincini kadın karakterlerle özdeşleştirdiğini öne sürerek romanda
doğa ve kadının bir bütün olarak ele alınışını incelerken Arıkan ise Orhan Veli ve
Nazım Hikmet gibi şairlerin eserlerinden örnekler vererek ekoeleştirel yaklaşımı
Türk şiiri üzerinden irdeler. Türk akademisyenler tarafından kaleme alan bu yazılar
Türkiye’de ekoeleştirel çalışmalara ışık tutar.
Başlangıç aşamasında ekoeleştiri İngiliz Edebiyatı ve Amerikan
çalışmalarının bir uzantısı olarak ortaya çıktığından ilk evrede yapılan akademik
çalışmalar yoğunluklu olarak Amerikan doğa yazını, İngiliz pastoral anlatımlar,
Romantik akımı ve Derin Ekoloji hareketine odaklanır. 1990’ların başında
yayınlanan pek çok kitap Henry David Thoreau, John Muir, Edward Abbey, ve
Aldo Leopold gibi realist anlatıma başvuran Amerika’lı yazarları öne çıkarır.
________________________ Edebiyata Ekoeleştirel Yaklaşımlar: Ekoşiir ve Elif Sofya
SEFAD, 2016 (36): 297-314
301
Bunlar arasında Scott Slovicin Seeking Awareness in American Nature Writing:
Henry Thoreau, Annie Dillard, Edward Abbey, Wendell Berry, Barry Lopez
(1992, Amerikan Doğa Yazınında Farkındalık Aramak: Henry Thoreau, Annie
Dillard, Edward Abbey, Wendell Berry, Barry Lopez) ve Jonathan Bate’in
Romantic Ecology: Wordsworth and the Environmental Tradition (1991,
Romantik Ekoloji: Wordsworth ve Çevreci Geleneği) isimli kitapları örnek
verilebilir. 2000’lerin başında ise ekoeleştiri alanında yapılan çalışmalar doğa
yazını ile kısıtlı kalmaksızın çevre problemlerini ırk, cinsiyet, sınıf, etnik kimlik
üzerinden yapılan sosyal tartışmalarla ilişkilendirerek incelemeye başlar. Pek çok
araştırmacının ilgisi daha önce dikkate alınmayan siyahi Amerikan ve ekofeminist
yazarlara yoğunlaşırken bazıları da sömürgecilik dönemi sonrası ekoeleştiri ve
ulusötesi ekoeleştiri gibi farklı çalışma alanlarına yönelir. Bu kapsamda
editörlüğünü Joni Adamson, Rachel Stein, ve Mei Mei Evans’ın üstlendigi The
Environmental Justice Reader: Politics, Poetics and Pedagogy (2002, Çevresel
Adalet Okumaları: Politika, Poetika ve Pedagoji), Graham Huggan ve Helen
Tiffin’in Postcolonial Ecocriticism: Literature, Animals, Environment (2010,
Postkolonyal Ekoeleştiri: Edebiyat, Hayvanlar, Çevre), ve Sylvia Mayer’in
Restoring the Connection to the Natural World: Essays on the African American
Environmental Imagination (2003, Doğal Dünya ile Bağları Güçlendirmek: Afrikan
Amerikan Çevre Algısı Üzerine Denemeler) başlıklı kitapları öne çıkar. Bunlara ek
olarak, Michael Bennet ve David W. Teague gibi eleştirmenler yalnızca doğal
alanları çalışmakla yetinmeyip, şehir ekolojilerine ağırlık vererek, onları yoğun
nüfusa sahip ekosistemler olarak ele alırlar. Örnegin, Bennet ve Teague’nin The
Nature of Cities: Ecocriticism and Urban Environments (1999, Şehirlerin Doğası:
Ekoeleştiri ve Kentsel Çevre) başlıklı çalışması kentsel ekoloji alanında öne çıkan
önemli eserlerden biridir.
Günümüzde ise ekoeleştiri posthümanizm şemsiyesi altında hayvan
çalışmaları, nesne-odaklı ontoloji ve yeni maddecilik gibi yeni araştırma
alanlarından beslenmeye başlayarak bir “maddesel dönüşüm” yaşamaktadır.
Buna göre insan ve insan olmayanların bedenleri maddesel oluşumlar olarak
kabul edilir ve farklı “bedensel doğalar” (Alaimo) ya da eyleyici maddelerle
(mineraller, toksik atıklar vb.) etkileşimleri bağlamında incelenir. Bu alanda en çok
öne çıkan çalışmalar arasında sayabileceklerimiz şunlardır: Diana Coole ve
Samantha Frost’un editörlüğünü üstlendiği New Materialisms: Ontology, Agency
and Politics (2010, Yeni Maddecilikler: Ontoloji, Benlik ve Politika), Karen
Barad’ın Meeting the Universe Halfway: Quantum Physics and the Entanglement
of Matter and Meaning (2007, Evrenle Yarı Yolda Buluşmak: Quantum Fiziği ve
Madde ile Anlamın Dolaşıklığı), Jane Bennett’s Vibrant Matter: A Political Ecology
of Things (2010, Canlı Madde: Şey’lerin Politik Ekolojisi), Timothy Morton’ın
Hyperobjects (2013, Hiperobjeler), ve Serenella Iovino ve Serpil Oppermann’ın
editörlüğünü üstlendiği Material Ecocriticism (2014; Maddesel Ekoeleştiri).
Meliz ERGİN-Özen Nergis DOLCEROCCA ___________________________________
SEFAD, 2016 (36): 297-314
302
Günümüzde ekoeleştirinin tanımı pek çok farklı soruyu da bünyesine
katarak çok daha kapsamlı bir hâle gelmektedir. Örneğin, geçmişten günümüze
doğa algısı ve çevreye yaklaşımlar farklı coğrafyalarda ne tür değişikliklere
uğramıştır? Bu değişiklikler farklı dillerde ne tür edebi eserlerin, anlatıların ve
metaforların ortaya çıkmasına yol açmıştır? İnsanın diğer canlılarla ilişkisi insan
merkezli olmayan bir bakış açısıyla nasıl betimlenebilir? Doğa bilimleri ve kültürel
üretim arasındaki karşılıklı fikir trafiğinin kazanımları nelerdir? Örneğin, çağdaş
ekolojik yazını ve eleştiri kuramı 2000’lerin başında Nobel ödüllü atmosferik
kimyager Paul Crutzen ve biyolog Eugene F. Stoermer’ın ortaya attıkları
anthropocene kavramından çok etkilenmiştir (Crutzen and Stoermer). Anthropo-
(insan) ve cene (çağ) kelimelerinden türemesinden oluşan bu terimi şu an içinde
bulunduğumuz çağı tanımlamak için kullanan Crutzen ve Stoermer’e göre on
sekizinci yüzyıldan itibaren insanlığın dünya üzerinde sebep olduğu jeolojik ve
iklimsel değişimler artık bizi geri dönüşü olmayan, yeni bir jeolojik döneme
sokmuştur. Başlangıç noktası olarak Watt’ın 1784 tarihli buhar makinesinin icadını
alan bilim adamlarına göre insan aktivitesinin sebep olduğu küresel değişim son
iki yüzyılda öyle farkedilir bir hâl almıştır ki artık insanın yalnızca biyolojik bir
benlik olarak değil, aynı zamanda gezegenin temel jeolojik yapısını değiştirme
kapasitesine sahip etken bir özne (agent) olarak tanımlanması gerektiğini ileri
sürerler. Anthropocene kavramı bilim adamlarının ortaya attığı bir terim olduğu
hâlde zaman içinde ekoeleştiri alanında çalışan edebiyatçıların ve “environmental
humanism” (çevresel insani bilimler) olarak da bilinen alanda emek veren
akademisyenlerin doğaya ve insanlığa bakışını temelden etkileyen bir kavram
hâline gelmiştir. Ekoeleştiri doğa bilimleri ve kültürel üretim arasındaki bu tarz
karşılıklı fikir trafiğine dayanan disiplinlerarası bir diyalogdan beslenir, ve daha
önceleri yalnızca doğa bilimlerine ait olduğu sanılan ekolojik sorunları sosyal
bilimler ve edebiyat alanlarına taşır.
Ekoyazın ve Doğa Yazını
Ekoeleştiri alanında incelemeye alınan edebi eserler literatürde ekolojik
yazın, ekolojik edebiyat veya kısaca ekoyazın olarak tanımlanır. Ekolojik bir bakış
açısıyla yazılan bu edebiyat türü pek çok açıdan doğa yazını ile farklılıklar gösterir.
Örneğin keni Yunan sair Hesiod’a (MÖ 750-650) veya Latin şair Virgil’e (MÖ
70-19) kadar uzanan pastoral şiire, veya William Wordsworth gibi İngiliz Romantik
şairlerin işlerine baktığımızda, çoğunlukla yazarın toplumdan uzaklaşarak kırsal
alana/vahşi doğaya çekildiğini, ve burayı kültür, tarih ve politikadan uzak, ideal bir
inziva yeri olarak tasvir ettiğini rürüz. Hesiod’un şiiri Ἔργα καὶ Ἡμέραι (İşler ve
Günler) hem bir çiftçi elkitabı (almanac) hem de insan emeğinin didaktik bir
incelemesi gibi görülebilir. Virgil’in Eclogae (Egloglar) adlı eseri ise kırsal kesimde
yaşayan çobanların hayat, politika ve aşk üzerine yaptıkları sohbetler aktarılır.
Tüm bu eserlerde gözlemlenebilecek ortak bir nokta ise hepsinde doğal ortamın
sosyal-politik karmaşadan uzak bir alan olarak portre edilmesidir. Örneğin Yunan
şair Theocritus’un (300-260 BC) Εἰδύλλια (İdiller) başlıkeserinde kırsal kesimde
________________________ Edebiyata Ekoeleştirel Yaklaşımlar: Ekoşiir ve Elif Sofya
SEFAD, 2016 (36): 297-314
303
yapılması gereken işlere değinilir ve doğa adeta insan ruhuna ayna tutan, ideal bir
mekân olarak betimlenir.
Pastoral şiirden sonra belki de kırsal kesim ve yaban hayat algımızı en
derinden etkileyen bir diğer gelenek de Romantik akımıdır. Çoğunlukla
ekoeleştirinin öncüleri olarak da görülen Romantik şairler beklenmedik şekilde hız
kazanmış bir endüstriyel büyüme döneminde eser vermişlerdir. Aynı dönemde
yaban hayata ve tabiata duyulan ilginin de arttığını görürüz. Yazar-aktivist
Rebecca Solnit’in Wanderlust: a History of Walking (Gezgincilik Tutkusu:
Yürümenin Tarihi) adlı kitabında yazdığı gibi Romantizm döneminde tabiat
yürüyüşü ltürel ve estetik bir tecrübe olarak algılanmaya başlamış, ve pek çok
turistin yanı sıra sanatçılar ve yazarlar İtalya’ya ve Alp Dağları’na turlara katılmaya
başlamıştır (2001: 82). Bu sanatçı ve yazarların içinde özellikle bir İngiliz Romantik
şair epik yürüyüşleri ve eserleri ile öne çıkmaktadır. Bu şair zaman zaman tek
başına 180,000 millik bir yürüyüşe göğüs geren, zaman zaman ise arkadaşları ve
kız kardeşi Dorothy ile bilinmeze doğru yolculuk eden William Wordsworth’ten
başkası değildir. Hatta “tek ve uzun bir yürüyüş” (Solnit 2001: 107) gibi okunan
The Prelude (Prelüd) adlı eser Wordsworth’un 1790’da öğrencisi Robert Jones ile
Fransa’dan Alp’lere yaptığı yürüyüşün sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu eserde
zorlu yaban hayat ve Wordsworth’un geride bıraktığı sosyal-endüstriyel yaşam
arasındaki tansiyon öne çıkmakta, ve şairin öznelliği bu çekişme üzerinden
tanımlanmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse, Prelüd’ün altıncı kitabında şair
Simplon Pass adlı dağ geçidini aşmaktadır. İçinde bulunduğu doğanın ihtişamı
onu derinden etkiler ve sonsuz, adeta ölümsüz bir manzara olarak bilincine kazınır:
Çürüyen, asla çürümeyecek olan ormanların
Akıl almaz yükseklikleri, yer yer patlayan şelaleler,
Ve dar geçit boyu her dönemeçte birbiriyle çarpışan
Rüzgȃrlar, şaşkın ve yılgın, açık mavi gökten
Boşalan sağanaklar, kulaklarımızın dibinde
Mırıldanan kayalar, içinde bir ses varmış gibi konuşan
Yol kıyısındaki çiseleyen kara kayalıklar,
[…]
Uğultu ve huzur, karanlık ve ışık
Hepsi tek bir aklın işleri gibiydiler, aynı yüzün
Hatları, tek bir ağacın üstündeki çiçekler,
Büyük Kıyametin alametleri,
Sonsuzluğun harfleri ve sembolleri,
Evvel ve son ve ortada ve sonsuz olan. (2010: 128)
Bu dizeler yalnızca dış dünyanın bir portresini çizmez, aynı zamanda şairin
iç dünyasını da yansıtır. Şiir hem şairin Alp dağlarının ihtişamını aktarmada çektiği
zorluğu hem de hayal gücünün sonsuz olana ulaşmak için her tür duyuyu aşmaya
çalışmasını ortaya koyar. Paradoksal olarak her ne kadar hayal gücü sonsuzluğu
temsil etmekte zorlansa da şair tam da bu yetersizlik sebebiyle aydınlanmaya ulaşır
(Yu 2005: 204). Wordsworth’ün ilham aldığı tabiat hem doğal bir fenomen olarak
Meliz ERGİN-Özen Nergis DOLCEROCCA ___________________________________
SEFAD, 2016 (36): 297-314
304
hem de hayal gücünün bir ürünü olarak karşımıza çıkar. İşte bu yüzden Geoffrey
Hartman Wordsworth’ün doğasını “düşünmeyi mümkün kılan bir açık hava
odası” (1997: 158) olarak betimler. Doğa insan zihninin bir aynası hâline gelir;
okuyucular ise betimlenen doğanın, örneğin ağacın kendisine bakmak yerine
şairin ağaca bakışına dikkat kesilirler (Morton 2007: 125). Basit bir şekilde
manzarayı görmek yerine, kendisini o manzaranın bir uzantısı olarak gören şairin
hayal gücünün içine çekiliriz ve yaban hayatı onun anlatımı aracılığıyla tecrübe
ederiz. Doğa ve hayal diyalektik bir ilişki içine girer. Post-endüstriyel
öznelliğin ve yaşamın sınırlarını zorlama arzusuyla yola çıkan Wordsworth o
dönemde gelişmekte olan yeni taşımacılık sistemleri veya demir yapım
tekniklerinden çok “patlayan şelaleler” ve “mırıldanan kayalar” ile özdeşleşir. Şair,
doğa ve kültür arasındaki dikotomiden hareketle süblim/yüce olanı arayışa
koyulur. Benzer örnekler Romantik akıma dahil farklı edebi eserlerde ve görsel
sanatlarda da bulunabilir.
Alman Romantik ressam Caspar David Friedrich’in Der Wanderer über
dem Nebelmeer (Sis Denizinde Amaçsızca Dolaşan Adam, 1818) başlıklı eserini
burada örnek verebiliriz. Der Wanderer urum kenarında, kayalıkların üstünde,
sırtı izleyiciye dönük şekilde ayakta duran bir adamı resmeder. Koyu renk paltosu,
elinde bastonu ve rüzgarda dalgalanan saçlarıyla adam sis örtüsüyle kaplı
manzarayı izler. Sisin içinde uzaktan yükselen dağlar görünür, ama bunun
ötesinde her yeri kaplayan sis adeta bulutlu gökyüzünden ayıredilemez hâldedir ve
sonsuzluk hissi uyandırır. Resmedilen adam bu yüce tabiatın içinden ucu bucağı
görünmeyen, ne getireceği bilinmeyen geleceğe doğru bakar. Bu duruş, adamın
manzara üzerinde hakimiyet kurması gibi anlaşılabileceği gibi aynı zamanda uçsuz
bucaksız yüceliğin içinde insanın önemsizliğini ortaya koyması gibi de
yorumlanabilir. Romantik şiirde olduğu gibi resimde de yaban hayatın sosyal-
politik-endüstriyel hayattan romantik bir kaçışı simgelediğini görürüz.
Oysa çağdaş ekolojik yazın bu tip doğa betimlemelerinden uzaklaşır.
Rebecca Solnit’in Storming the Gates of Paradise (2008, Cennetin Kapılarını
Kırmak) başlıklı kitabında belirttiği gibi doğanın insan eliyle geri dönüşümü
olmaksızın tahribata uğratıldığı günümüzde çağdaş edebiyatın bu tarz romantik
kaçışları betimleyecek lüksü kalmamıştır. Doğa ile kültürün kaçınılmaz şekilde iç
içe geçtiğini inkȃr etmek ve yaban hayatı sosyal hayatın dışında kalan bir alan
olarak görmek ancak orada yaşamış olanların (örneğin aborjinlerin) tarihini yok
saymakla, ya da insan müdahelesinden bağımsız var olan bir doğa hayaline
tutunmakla mümkün olabilir. Çağdaş edebiyatın sorumluluğu insanın ekosistem
içindeki yerini sorgulayarak hem bu iç/dış düalizmini, hem de doğal/sosyal,
maddesel/söylemsel arasındaki geçirgen sınırları gözden geçirmektir. Bundan
hareketle günümüzde pek çok yazar bize biyolog Barry Commoner’ın 1971’de
açıkladığı ve “herşeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu” (Commoner 33) belirten
ekoloji yasasını hatırlatır. Fakat edebiyatçıların ekolojiden ödünç aldığı
bağlantısallık metaforu holizm veya dünyanın kendi içinde ahenkli bir bütünselliğe
________________________ Edebiyata Ekoeleştirel Yaklaşımlar: Ekoşiir ve Elif Sofya
SEFAD, 2016 (36): 297-314
305
sahip olduğu inancı ile karıştırılmamalıdır. Bu metafor hem yapıcı hem yıkıcı
eğilimleri içinde barındıran, etkileşim, dolanıklık, zorunlu ilişkilenme ve kopukluk
gibi farklı anlamlara bürünen bir kavram olarak karşımıza çıkar. Ekoyazının bir
amacı da bu ilişkilenmeler, bağlantılar ve kopukluklar zincirinde insanın aktif veya
pasif olarak oynadığı role ve sorumluluğa dikkat çekmektir. Doğanın insan
tarafından hükmedilmesi gereken pasif bir yaşam alanı ya da deşifre edilmesi
gereken bir kitap değil, insanın da parçası olduğu kompleks bir ekosistem
olduğunu hatırlatır. Aynı dönemde çevre hareketlerine büyük ölçüde yön vermiş
ve liderliğini Murray Bookchin’in yaptığı sosyal ekoloji akımı da insanların
çevreleri ve diğer canlılarla olan ilişkilerinin insanlarla kurdukları ilişkilerin devamı
niteliğinde olduğuna dikkat çekerek, yaşadığımız ekolojik problemlerin pek
çoğunun temelinde hayatımıza derinlemesine yerleşmiş olan ekonomi, etnik
kimlik, kültür ve cinsiyet merkezli çatışmaların yattığını öne sürer. Bu bağlamda
günümüzde pek çok ekoeleştiri çalışması ekolojik sorunları ve sosyal çatışmaları
birbirleriyle ilişkilendirerek ele alır, ve hem çevrenin politik bir bakış açısıyla hem
de sosyal hayatın ekolojik bir bakış açısıyla okumasını yapar.
Ekoşiir ve Ekopoetika
Doğa yazını ve ekoyazın arasındaki fark pek çok açıdan doğa şiiri ve ekoşiir
arasında da bulunur. Barındırdığı çeşitliliği göz önünde bulundurduğumuzda
ekoşiiri tek bir tanıma sığdırmak oldukça zor olsa da Amerikalı şair Juliana
Spahr’in tanımı bizlere bir fikir verir. Well Then There Now (İyi O Zaman Orada
Şimdi) adlı kitabında Spahr ekoşiiri ve bununla ilişkili ekopoetika geleneğini “doğa
ve kültür arasındaki ayrımların sistematik bir analizi” (2011: 71) olarak tanımlar.
Ona göre doğa şiiri temelinde doğal/kültürel, maddesel/söylemsel gibi pek çok
düalizmden beslenir ve soyutlayıcı bir anlatıma dayanır. Örneğin doğa şiiri
ağaçtaki bir kuşu betimlerken o kuşun habitatını birazdan yerle bir edecek olan
buldozerden bahsetmez. Yahut aynı kuşun nereden göç ederek oraya vardığına ve
içinde yaşadığı ekosistem ile nasıl bir etkileşime girdiğine değinmez. Ekoşiir ise bu
soyutlamaların aksine doğal yaşam ile sosyal yaşam arasındaki bağlantıları, ve bu
bağlantıların hem pozitif hem negatif sonuçlarını inceler. Diğer bir deyişle
gözlemlenen kusun ait olduğu doğal ve sosyal bağlamın bütünlüğü içinde anlatır.
Ekoşiir bu anlamda insanların ve insan-ötesi canlıların birbirleriyle ve çevreleriyle
olan ilişkilerinde belirleyici rol oynayan doğal ve sosyal sistemlerinbiyolojik,
iklimsel, ekonomik, kimyasal, politikiç içe geçtiği ilişkiler ağını açığa vurur.
2001 yılından bu yana Ecopoetics adlı derginin editörlüğünü yapan
Jonathan Skinner ise ekoşiiri, oikos ile ilişkilendirerek, bir çeşit “ev yapmak”
olarak tanımlar (2001:5). Eğer bu tanımı temel alacak olursak dikkat etmemiz
gereken bir nokta da evin sınırlarının nereye kadar uzandığı veya ne derece esnek
olduğudur. Spahr benliğin nerede başlayıp nerede bittiğini bilemediğini söyleyerek
başlar pek çok şiirine. Bedenin sınırlarının deri ile, evin sınırlarının duvar ile
örülemeyeceğini hatırlatarak kişisel/toplumsal, maddesel/söylemsel, yerel/küresel,
iç/dış gibi pek çok düalizme meydan okuyan çok sesli ve akışkan bir dil yaratır.
Meliz ERGİN-Özen Nergis DOLCEROCCA ___________________________________
SEFAD, 2016 (36): 297-314
306
Örnek vermek gerekirse Well Then There Now adlı kitabındaki bir şiirinde Spahr
feminist ekoeleştirmen Stacy Alaimo’nun kuramsal bir yaklaşımla irdelediği farklı
“bedensel doğalar” (2010) ve eyleyici maddeler (mineraller, toksik maddeler vb.)
arasındaki etkileşimi sürükleyici bir dille anlatır.
thisconnectionofeveryonewithlungs (akciğeriolanherkesinbubağlantısı) adlı
kitabındaki bir şiiri ise yatak odasının mahremiyetinde kuş seslerini dinleyen
sevgililerin dokunuşlarını betimleyerek başlar, ama gitgide bu dokunuşlar
bireylerin kendilerini soyutlayamadıkları ve bizzat sorumlu hissettikleri savaşın ve
ekolojik yıkımın birer uzantısı hâline gelir. Spahr bir yandan betimlediği sistemin
içinde kendi pozisyonunu sorgularken bir yandan da şair olarak otoritesini farklı
türlere ve insan ötesi canlılara ses veren çoğulcu bir dilde yitirir. Posthümanist bir
yaklaşımla incelediği ekolojik bağlantıları yalnızca tematik bir sorunsal olarak ele
almak yerine dili bir ekosisteme dönüştürür. Çeşitli sistemlerin, bedenlerin,
söylemlerin ve edebi türlerin (avant-garde şiir, belgesel yazın, deneysel çeviri,
otobiyografi vb.) dinamik bir örgüde buluştuğu, adeta nefes alan bir dil sunar
okuyucuya.
Türk Ekoşiiri: Elif Sofya
Türk şiirinde doğa motiflerinin hakim olduğu pek çok eser mevcuttur.
Örneğin Sait Faik, İlhan Berk, Gülten Akın, veya Garip şairlerinin eserlerinde çoğu
zaman doğadaki canlıların ve hayvanların izlerine rastlarız. Fakat bu yazarların
çoğu sistematik bir şekilde tüm eserlerinde ekolojik sorunlarla ilgilenmez ya da
bugün ekopoetika’nın önde gelen sorunlarından biri olan şiirsel dil ve ekolojik
yaşam arasındaki ilişkiyi irdelemez. Dolayısıyla güçlü bir şiir geleneği ve doğa şiiri
geleneği olmasına rağmen Türk edebiyatında ekoşiir tartışması oldukça yeni
ortaya çıkmış bir tartışmadır. Son yıllarda Elif Sofya, Anita Sezgener, Naze Nejla
Yerlikaya, Güven Turan, Nazmi Ağıl, Süreyya Berfe, Gürgenç Korkmazel, Turgay
Fișekçi ve Hüseyin Kıran gibi pek çok şair farklı ekolojik sorunlara değinmekle
yetinmeyip aynı zamanda dil ve ekoloji arasındaki ilişkiyi irdelemekte ve deneysel
anlatım teknikleri keşfetmektedir. Örneğin, Nazmi Ağıl’ın insan-hayvan
karşılaşmalarına esprili bir dille değindiği Kokarca Aramak (2005) başlıklı
kitabından tutun da Elif Sofya’nın Dik Âlâ (2014) başlıklı kitabına kadar pek çok
eser Türkiye’de yeni bir ekoşiir tartışmasının doğduğunu göstermektedir. Nitekim
2015’te yayınlanan Cinayşe adlı feminist kültür-sanat dergisinin on dördüncü
sayısının “Ekolojik Şiir” konusuna ayrılması, ve bu sayıda pek çok Türk ve
yabancı şair ve eleştirmene yer verilmesi de bu alanın yükselişte olduğunun
kanıtıdır.
Türk edebiyatında ekoşiir’in örneklerine baktığımızda çağdaş şairlerden
yenilikçi dili ve üslubu ile Elif Sofya’nın öne çıktığını görebiliriz. Sofya’ya göre
materyali doğa olan her şiir ekolojik değere sahip değildir:
Malzemesini doğadan seçen her edebiyat ürünü için, ekolojik duyarlılık
taşıyor diyemeyiz. Kuşlar, böcekler, çiçekler üzerinden kurulan metaforlar
genellikle yararlanmacı bir niyet içeriyor, doğayı sembolleştiriyor. Yani
________________________ Edebiyata Ekoeleştirel Yaklaşımlar: Ekoşiir ve Elif Sofya
SEFAD, 2016 (36): 297-314
307
bambaşka göndermelere, göstergelere yol almak için doğayı malzeme
olarak seçiyor. Derdi, ekolojinin kendisi asla değildir. Yazar, inşaat vinci ile
sardunya çiçeği arasında bir tercih yapmış ve estetik üç kağıt sardunyayı
açmıştır önüne, o da onu yazmıştır. Oysa doğa, politik ve varoluşa dayalı bir
direnişin tam göbeğidir. Burada durmayan, burası, yani doğanın ta kendisi
olmayanların, sistemin bakış açısıyla doğayı yazmayı iş edinenlerin yazdıkları
da o ölçüde sentetiktir (2015a: 31).
Üçüncü şiir kitabı Dik Âlâ’yı 2014 yılında yayınlayan Sofya bu düşünceden
hareketle kitaplarında doğanın içinden, direnişin göbeğinden yazar. Dik Âlâ hem
zengin içeriği hem de çok katmanlı dili ile ekopoetika geleneğine güzel bir örnek
oluşturur. Hayvan hakları savunucu olan annesine adadığı ve altı bölümden
oluşan kitapta ayrıca çağdaş Türk şair ve Cinayşe’nin editörü Anita Sezgener’in
yaptığı çizimler bulunmaktadır. Yer yer insanı yer yer hayvanı hatırlatan, ve bizi
aşina olduğumuz figürlerden uzaklaşarak soyut bir anlatım sunan bu çizimler
posthümanist bir yaklaşım sergiler.
Sofya’nın eserinin bir analizini yapmadan önce kısaca hayvan çalışmaları
hakkında bilgi vermekte yarar var. Posthümanizm şemsiyesi altında çalışılan en
önemli alanlardan biri olan hayvan çalışmaları 2000’li yıllarda edebiyat
eleştirisinde Harriet Ritvo’nun “hayvana dönüş” (the animal turn) olarak
adlandırdığı bir dönüşüm yaşar. Bu konuda yayınlanan akademik çalışmalar
özellikle insan ve hayvan, akıl ve içgüdü, kültür ve doğa gibi geleneksel ayrımlara
dayandırılan kavram ve terimleri yeniden gözden geçirmeyi amaçlar. Örneğin,
editörlüğünü Philip Armstrong ve Laurence Simmons’ın üstlendiği Knowing
Animals (2007, Hayvanları Bilmek) başlıklı kitapta hayvana dönüş teriminin
ortaya çıkışı 2003 yılında gerçekleştirilen bir konferansa dayandırılır ve bu konuda
farklı eleştirmenlerin yaklaşımlarına yer verilir. Journal of Literary Theory ise
2015’te “Cultural and Literary Animal Studies” (Kültürel ve Edebi Hayvan
Çalışmaları) başlığı altında yayınladığı manifesto niteliğindeki çağrıda hayvan
çalışmalarının kendine özgü yöntemler ve teoriler ile yeni bir araştırma
paradigması kurularak incelenmesi gereken bir alan olduğunu savunur. Burada
bahsedilen “hayvana dönüş” fikri edebiyatta insan-hayvan çalışmalarının
merkezini oluşturur. Donna Haraway’in When Species Meet (2007, Türlerin
Karşılaşması) ve Cary Wolfe’un What is Posthumanism? (2010, Posthümanizm
Nedir?) ve Before the Law: Humans and Other Animals in a Biopolitical Frame
(2012, Hukukun Önünde: Biyopolitik Çerçevede İnsanlar ve Diğer Hayvanlar)
başlıklı kitapları gibi pek çok çalışma bu alanda çığır açmıştır. Günümüzde hayvan
çalışmaları açısından çok büyük önem taşıyan eleştirel okumalar mevcuttur.
Bunların arasında hayvan bilincini yorumlayarak hayvan hakları alanına katkıda
bulunan, küreselleşmenin insan ve hayvan hayatlarına etkilerini çalışan, hayvan
ve insan arasında kalıplaşmış epistemolojik ve ontolojik farklılıkları sorgulayan,
türcülük kavramını ve hayvan/insan betimlemelerinin cinsiyet, sınıf, ırk ve öznellik
ile ilgili varsayımlarını inceleyen eserler örnek verilebilir.
Meliz ERGİN-Özen Nergis DOLCEROCCA ___________________________________
SEFAD, 2016 (36): 297-314
308
Her ne kadar hayvan çalışmaları yeni bir alan da olsa ekoeleştirmenler
yalnızca çağdaş edebiyat eserlerini ele almazlar. Örneğin Batı edebiyatında
karşımıza çıkan ilk hayvan odaklı hikayelerden biri olan Miguel de Cervantes’in El
Coloquio de los Perros (1613, Köpeklerin Konuşması) adlı hikayesinde Scipio ve
Berganza isimli iki köpeğin konuşmasına tanıklık ederiz. Basit bir okuma
köpeklerin bir toplumsal hiciv izleği olduğunu söylese de, çok yönlü bir okuma
konuşan köpeklerin türcülük, hayvan hakları ve ahlak felsefesine dayanan farklı
sorunsalları ele aldığını ortaya koyar. Her ne kadar erken dönem edebiyatının bir
örneği olarak Cervantes’in eseri bazı açılardan antroposentrik bir kurguya dayansa
da ekoeleştirel bir okumayı mümkün kılan ve hayvan odaklı konulara değinen
anlatısı ile erken dönem hayvan çalışmalarında ele alınan en eski eserlerden
biridir. Bu hikayenin analizini yapan çalışmalarda olduğu gibi çoğu hayvan
çalışmasında öne sürülen tez edebi eserlerde karşımıza çıkan hayvanların yalnızca
insanın hikayesini anlatmak için kullanılan bir araç olarak görülmesinden çok
metnin içindeki rolleri ile yorumlanması gereğine dayanır.
Çağdaş edebiyata geri dönmek gerekirse, Elif Sofya’nın şiirleri de hayvan
çalışmaları ve posthümanizm başlıkları altında incelenebilir, ama bu eserler aynı
zamanda pek çok farklı ekolojik soruna da değinmekten geri durmaz. Çarpık
kentleşmeyi, doğal kaynakların sömürülüşünü, insanlara ve insan ötesi canlılarla
çevreye verilen tahribatı konu alan şiirler aynı zamanda dilin yozlaşmasını ve dil
aracılığıyla iyice artan şiddeti eleştirir. Aynı zamanda Sofya, doğal ve sosyal yaşam
alanlarının arasındaki geçirgen sınırları ve bu iki alan arasındaki geçişleri
anlatırken kolektif bir dil yakalar. Şiirlerinde anlatıcı her zaman insan olmadığı gibi
yakaladığı dil de her zaman insana ait bir dil değildir. “Sincap,” “Balina,” ve
“Böcek Sıkıntısı” gibi başlıklara sahip otuzdört şiirden oluşan kitapta hayvanlar,
aynı insanlar gibi, iç içe geçmiş pek çok ekolojik ve politik sorunun tanıklığını
yapan varlıklardır. Özellikle hayvanlara yapılan zulümü anlatan Sofya’nın
şiirlerinin bir ilham perisi varsa eğer, o peri, kendi deyimiyle, “yara bere içinde,
kan revan bir hâlde, buram buram mezbaha ve barut kokuyor. Tırnaklarını
kemiklerime dek geçirmiş, omuzumda durmaya çabalıyor” (2015b). Sofya,
hayvanları ve doğayı insan tarafından isimlendirilmeyi ve deşifre edilmeyi
bekleyen pasif bir manzara olarak betimlemez. Varoluş çabasını yer yer kuşların
yer yer insanın gözünden anlatarak, insan ve insan ötesi varlıkların arasındaki
dolaşıklığa ve insanın yeryüzünde getirdiği yıkıma değinir. Sorumlusu olduğumuz
onlarca tahribatı gözler önüne sererek, değişim için çağrıda bulunur. Örneğin
“Kuşların Kuşatması” adlı şiirinde doğa ile tarihin kesiştiği noktada kuşlar “dik
yazılara sığmayan çığlıkları” (15) ile insanlığın yalnızca kendi için yazdığı tarihe ile
meydan okur:
Titremeden gövdeleri
Birkaç yağmur yukarıda bekliyorlar […]
Mayınlar ve sınırlar ayıklayarak topraktan
Kuşlar kuşatıyor kışlaları […]
Kanatlarına rüzgarları gömüp giderken
________________________ Edebiyata Ekoeleştirel Yaklaşımlar: Ekoşiir ve Elif Sofya
SEFAD, 2016 (36): 297-314
309
Biliyorlar
Tarih denen teranede
İnsandan başkası yok diye
Yok sayılacak kuşların kışlaları kuşatması. (2014: 14-15)
Sofya’nın şiirleri hayvanların gözünden modern toplumdaki kırılmaları
hedef alır ve hem insan hem de insan ötesi varlıkların üzerinde hegemonya
kuranlardan hesap sorar. Dik Âlâ çevresel yıkıma sebebiyet veren politikalara,
endüstriyel makinelerin ve otobanların sağır edici gürültüsüne karşı sessizliği
savunur. Sofya “İşleyişi İşlerin” başlıklı şiirde şöyle yazar:
Dilimi her sözle küçültüyorum
Söz ve dil birlikte bitsin diye
Ama niye
Sessizlikte yavaşlayacak çünkü dünya
Gürültüsü makinelerin susunca. (2014: 53)
Bir yanda uygarlığın dinmek bilmeyen gürültüsünü ve yozlaşmış dilini, öte
yanda doğanın tüm bu çöküşe karşı direnerek devam ettirdiği sessizliğini anlatan
Sofya’nın “Uygarlaşma” şiiri ironik bir anlatımla uygarlık anlayışımıza eleştiri
getirir:
Kelimelerin kökü bende
Kanlı bir ağız tarihinden geliyor.
Seslere bir vuracaksak vuralım
Yoksa cümle hayȃsızca sürüyor
[…]
Beton bina, büyük müze, otoban
Hem temizim, hem de nezih, steril
Nasılsa gözden uzak çalışıyor mezbaha
[...]
Orada olan bitene hâlâ
Olup bitmiyormuş gibiyiz hepimiz.
Uygarmışız, uygarlaşmışız
Gurur böyle gurulduyormuş göğsümüzde. (2014: 89)
Uygarlık denen buluşun ardında yatan çevre yıkımını, konuşulmayan
hayvan haklarını ve antroposentrik dili açığa vurur şair. Çoğu şiirinde belli zaman
dilimlerine ve mekânlara referans vermekten kaçınan Sofya eleştirisini coğrafi ve
tarihsel birer bağlama oturtmaz. Öne çıkardığı nokta var olan düzene ve yozlaşmış
dile getirdiği eleştiridir. Örneğin, “Kurgulanmış Saatlerin Dışında” başlıklı şiirinde
insan dilinin insan ötesi canlıları dışlayıcı bir yapıya sahip olduğunun altını çizerek,
bundan doğan şiddeti aktarır: “Beni sen bana bir ad taktığında
yavaşça/Gölgeliklere gölge eklemek kadar güzarca/Çoktan boğmaya başlamıştın
aslında” (2014: 39).
Pek çok şiirinde insan ve insan ötesi varlıklar arasında kendi/öteki gibi bir
ayrım yaratılmasını eleştiren Sofya “ötekileştirme” değil de “ötekileşme”
Meliz ERGİN-Özen Nergis DOLCEROCCA ___________________________________
SEFAD, 2016 (36): 297-314
310
deneyiminin peşindedir. Şiirlerinde yer yer karşımıza çıkan insan sesi
posthümanist bir metamorfoz sergileyerek yer yer hayvana, yer yer ağaca, kısacası
ötekileştirilen her tür canlıya dönüşerek her seferinde kendini yineler: “Bana iyi
bak ben/Sonra hayvan olacağım/Sonra çağlar dökeceğim tarihine dünyanın” (33).
Bu eserlerde hayvana dönüşmek ya da “öteki olmak” şairin tüm insanlık adına
duyduğu sorumluluk duygusunun bir getirisidir. Aktif veya pasif bir rol
oynadığımıza bakmaksızın tüm insanlığı olup biten eko-politik yıkımdan sorumlu
tutar. Bu sorumlulukla bizleri yüzleştirmek için bireysel/politik, insan/hayvan,
gerçek/gerçeküstü arasındaki sınırları sürekli aşarak kendisini öteki’ne dönüştürür,
ve okuyucuyu öteki’nin sesini dikkatle dinlemeye davet eder. Böylece kendi ile
öteki arasındaki yer yer pozitif ilişkilenmeler yer yer ise vahşet dolu dolaşıklığa
dikkat çeker. Sofya öznelliği dönüştürerek gerek insana gerek tabiata ve ekolojiye
bakışımızı kökünden değiştirmeyi amaçlar. Doğayı sahiplenmek veya ona
hükmetmek yerine onun yaralarına çare olmaya çağırır bizleri: “Ağaçlara kabuk
olmak için kalkalım yerimizden /Yerimiz hiç olmadığı kadar olmasın bizim” (2014:
33). “Yerimizi” yıpratmak amacıyla sahiplenmektense, onu iyileştirmek için
harekete geçmeye çağırır okuyucuyu.
________________________ Edebiyata Ekoeleştirel Yaklaşımlar: Ekoşiir ve Elif Sofya
SEFAD, 2016 (36): 297-314
311
SONUÇ
1990’lı yıllarda ortaya çıkan ekoeleştiri alanında günümüze dek yapılan pek
çok farklı çalışma hem edebiyat ve çevre arası ilişkileri algılayışımızı değiştirmiş
hem de yeni ekolojik yazın türleriyle tanışmamızı sağlamıştır. Doğa yazını ve
Romantik şiir gibi rlerle karşılaştırıldığında ekolojik yazının daha farklı bir bakış
açısı sunduğunu farkederiz. Doğayı sosyal ve politik yaşamdan ayrı bir alan olarak
tanımlamaktan vazgeçen ekolojik yazın yaban/sosyal, insan/insan ötesi gibi
dikotomiler arasındaki geçirgen sınırların altını çizer. Dünya edebiyatında olduğu
gibi Türk edebiyatında da bu geçirgen sınırları irdeleyen ve doğaya olduğu kadar
insan ve insan olmayana da bakışımızı değiştiren pek çok yazar ve şair
bulunmaktadır. Özellikle Elif Sofya’nın şiirlerinde dikkat çektiği önemli noktalar
günümüzde dünya edebiyatının farklı eserlerini ekopoetika merceğinden okuyan
birçok akademisyenin ve bu edebiyata katkıda bulunan pek çok şairin üzerinde
durduğu sorunlardır. Farklı diller ve coğrafyalarda eserler veren çağdaş ekoşairler
gibi Elif Sofya da dilin yalnızca insana ait olduğunu ve doğanın bizim onu
dillendirmemize ihtiyaç duyduğunu öne ren antroposentrik bakışa karşı
ekomerkezci bir bakış geliştirir. Ona göre şairler ötekileştirdiğimiz varlıkları dil
aracılığıyla anlamlı kılmak, onlara isim takmak, ya da onlar adına konuşmakla
yükümlü değildir. Ekoşairin görevi bizleri insan olmayan canlıların polifonik
şarkısının içine çekmek, onu dikkatle dinlemeye ve yanıtlamaya davet etmektir
(Rigby 2004: 434; 438). Gerek şiir gerek düzyazıda karşımıza çıkan çevreci eleştiri
bu anlamda diğer insanlar ve canlılarla paylaştığımız yaşam alanlarımızın ve yaban
hayatın tüm çeşitliliği ile korunmasına ışık tutar. Dünya edebiyatının olduğu kadar
Türk edebiyatının da bu mercekten okunması ve değerlendirilmesi toplumda
tahribata karşı duyarlılık ve değişim yaratması açısından çok büyük önem taşır.
SUMMARY
Since ecocriticism first emerged as a subfield of literary and cultural studies
in the 1990s, an expanding and competing field of definitions, goals, and
methodologies have continued to define the field. In its current state, ecocriticism
is moving toward new research areas that fall under the umbrella of
posthumanism, and there is a growing interest in bioethics, new materialism,
animal studies, and object-oriented ontology. Overall, we witness a materialist
turn that re-considers human and nonhuman bodies as material formations
interconnected with various “bodily natures (Alaimo 2010) and active matter.
Contemporary ecocritical and posthumanist studies no longer focus merely on
nature writing, and conventional genres such as the pastoral form or Romantic
poetry. Rather they take issue with the simplistic depiction of nature as a space
unaffected by human intervention and untouched by social-political history.
Presenting a complex view of natural-social entanglements, they call attention to
the permeable boundaries between nature/culture, human/nonhuman, and
material/discursive. Particularly ecopoetics, which Spahr defines as “a poetics full
Meliz ERGİN-Özen Nergis DOLCEROCCA ___________________________________
SEFAD, 2016 (36): 297-314
312
of systematic analysis that questions the divisions between nature and culture”
(2011: 71), is of utmost importance in revealing the entanglement of the
biological, chemical, economic, climatic, and political forces that comprise the
human and the nonhuman world. A close reading of the contemporary Turkish
poet Elif Sofya’s book Dik Âlâ manifests that her work participates in this tradition
of ecopoetics. Her poems touch upon significant issues taken up in animal studies
and posthumanist econarratives such as animal rights, human/animal interactions,
speciesism, and the necessity of listening closely to the call of nature and its
polyphonic song (Rigby 2014: 438).
________________________ Edebiyata Ekoeleştirel Yaklaşımlar: Ekoşiir ve Elif Sofya
SEFAD, 2016 (36): 297-314
313
KAYNAKÇA
ALAIMO, Stacy (2010). Bodily Natures: Science, Environment, and the Material
Self. Indiana: Indiana University Press.
ARIKAN, Arda (2011). “Edebî Metin Çözümlemesi ve Ekoeleştiri.” Akdeniz
İnsani Bilimler Dergisi 1 (1): 43-51.
BALIK, Macit-TEKBEN, Bilgen (2014). “Çevreci Eleştiri Kuramı Açısından Müge
İplikçi’nin Cemre Adlı Romanı.” Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi 2
(1): 338-351.
BOOKCHIN, Murray (1993). “What is Social Ecology?” Environmental
Philosophy (M. E. Zimmerman, ed.). New Jersey: Prentice Hall. 354-373.
BULUT, Dilek (2005). “Çevre ve Edebiyat: Yeni Bir Yazın Kuramı Olarak
Ekoeleştiri.” Littera 17: 79-89.
CERVANTES, Miguel de (2003). The Dialogue of the Dogs. trans. W.
Rolandson. London: Hesperus Press.
COMMONER, Barry (1971). The Closing Circle. New York: Knopf.
CRUTZEN, Paul - STOERMER, Eugene (2000). “The Anthropocene.” Global
Change Newsletter 41 (1): 17-18.
GLOTFELTY, Cheryll - FROMM, Harold (1996). The Ecocriticism Reader:
Landmarks in Literary Ecology. Athens: U of Georgia P.
HARTMAN, Geoffrey (1997). The Fateful Question of Culture. New York:
Columbia University Press.
KARAHAN, Burcu (2002). “Yeşillenen Edebiyat Eleştirisi.” Varlık 1138: 28-34.
MORTON, Timothy (2007). Ecology without Nature: Rethinking Environmental
Aesthetics. Cambridge: Harvard University Press.
OPPERMANN, Serpil (ed.) (2012). Ekoeleştiri: Çevre ve Edebiyat. Ankara:
Phoenix.
ÖZDAĞ, Ufuk (2014). Çevreci Eleştiriye Giriş: Doğa, Kültür, Edebiyat. Ankara:
Ürün Yay.
RIGBY, Kate (2004). “Earth, World, Text: On the (Im)possibility of Ecopoiesis.”
New Literary History 35 (3): 427-442.
RITVO, Harriet (2007). “On the Animal Turn.” Daedalus 136 (4): 118122.
RUECKERT, William (1996). Literature and Ecology.” The Ecocriticism
Reader: Landmarks in Literary Ecology (C. Glotfelty-H. Fromm, eds.).
Athens: Georgia UP. 105-123.
Meliz ERGİN-Özen Nergis DOLCEROCCA ___________________________________
SEFAD, 2016 (36): 297-314
314
SIMMONS, Laurence - ARMSTRONG, Philip (eds.) (2007). Knowing Animals.
Leiden & Boston: Brill.
SKINNER, Jonathan (2001). “Editor’s Statement.” Ecopoetics 1: 5-8.
SLOVIC, Scott (1999). “Letter.” PMLA 114 (5): 1102-1103.
SOFYA, Elif (2014). Dik Âlâ. İstanbul: Yapı Kredi Yay.
SOFYA, Elif (2015a). “Cin Soruşturma: Ekoloji ve Yazın Elif Sofya.” Cinayşe
14: 31.
SOFYA, Elif (2015b). “Elif Sofya ile Dik Âlâ Üzerine Söyleşi.” Cinayşe
Blog. http://cinayse.blogspot.com.tr/2015/01/elif-sofya-ile-dik-ala-uzerine-
soylesi.html [04.08.2016].
SOLNIT, Rebecca (2001). Wanderlust: a History of Walking. London: Verso.
SOLNIT, Rebecca (2008). Storming the Gates of Paradise: Landscapes for
Politics. Berkeley: University of California Press.
SPAHR, Juliana (2005). thisconnectionofeveryonewithlungs. Berkeley:
University of California Press.
SPAHR, Juliana (2011). Well Then There Now. New Hampshire: Black Sparrow
Books.
WORDSWORTH, William (2010). Prelüd: Bir Şairin Zihinsel Gelişimi. çev. N.
Ağıl. İstanbul: Yapı Kredi Yay.
YU, Yu-san (2005). “Poetic Identity, Aesthetics and Landscape in Wordsworth’s
Poetry.” Concentric: Literary and Cultural Studies 31 (1): 193-215.
Article
Ekolojik sorunların beraberinde getirdiği olumsuzluklar arttıkça ve görünür hâle geldikçe bu durumun çeşitli alanlardaki yansımalarında bir fazlalaşma yaşanmıştır. Edebiyat da yıllar içerisinde bu yansımanın gerçekleştiği alanlardan birisi olagelmiştir. Bu çalışmanın amacı, edebiyat ve çevre ilişkisini öne çıkaran çevreci akım içerisindeki “derin ekoloji” akımına ve kurmaca metinlerin ekolojik okumasını yapan ekoeleştiri kavramına odaklanarak söz konusu yaklaşımların Türk edebiyatındaki etkilerini tespit edebilmektir. İnsanın çevreyi tahrip ederek doğaya zarar vermesi ve bunun yansımaları, 20. ve 21. yüzyıl edebiyatının önemli konularından biridir. Derin ekoloji akımından sonra çevreci edebiyat sadece insanın doğadaki yerini sorgulamakla kalmamış, insan dışı varlıkları da ele almış ve araştırmıştır. Derin ekoloji akımının getirdiği farkındalık aynı zamanda ekoeleştiriyi doğurmuştur. Ekoeleştiri çevreye yönelik hem bireysel hem de toplumsal bilinçlenmeyi edebiyat aracılığıyla sağlamayı amaçlar. Edebiyatın bu durumu amaç edinmesiyle birlikte “çevreci eleştiri” kavramı belirmiştir. Çalışmada, çevreci akımların kaynaklarına, konusuna ve yöntemine ilişkin genel bir değerlendirme yapılacaktır. Öncelikle çevreci akımların beslendiği görüşlerden biri olan “derin ekoloji” kavramı ayrıntılarıyla ele alınacak, sonrasında ekoeleştiri kavramına yoğunlaşılacak ve Türk edebiyatında çevrecilik ve derin ekolojinin izleri tespit edilecektir. Türk edebiyatı ürünleri kapsamında ekolojik bunalım, ekoeleştiri ve derin ekoloji arasında bağlantı kurularak kapsamlı bir şekilde gerçekleştirilen başka bir çalışmaya rastlanmadığından dolayı böylesine bir incelemenin bu çalışmanın özgün yönü olduğu ifade edilebilir.
Full-text available
Article
Ekolojik sorunların beraberinde getirdiği olumsuzluklar arttıkça ve görünür hâle geldikçe bu durumun çeşitli alanlardaki yansımalarında bir fazlalaşma yaşanmıştır. Edebiyat da yıllar içerisinde bu yansımanın gerçekleştiği alanlardan birisi olagelmiştir. Bu çalışmanın amacı, edebiyat ve çevre ilişkisini öne çıkaran çevreci akım içerisindeki “derin ekoloji” akımına ve kurmaca metinlerin ekolojik okumasını yapan ekoeleştiri kavramına odaklanarak söz konusu yaklaşımların Türk edebiyatındaki etkilerini tespit edebilmektir. İnsanın çevreyi tahrip ederek doğaya zarar vermesi ve bunun yansımaları, 20. ve 21. yüzyıl edebiyatının önemli konularından biridir. Derin ekoloji akımından sonra çevreci edebiyat sadece insanın doğadaki yerini sorgulamakla kalmamış, insan dışı varlıkları da ele almış ve araştırmıştır. Derin ekoloji akımının getirdiği farkındalık aynı zamanda ekoeleştiriyi doğurmuştur. Ekoeleştiri çevreye yönelik hem bireysel hem de toplumsal bilinçlenmeyi edebiyat aracılığıyla sağlamayı amaçlar. Edebiyatın bu durumu amaç edinmesiyle birlikte “çevreci eleştiri” kavramı belirmiştir. Çalışmada, çevreci akımların kaynaklarına, konusuna ve yöntemine ilişkin genel bir değerlendirme yapılacaktır. Öncelikle çevreci akımların beslendiği görüşlerden biri olan “derin ekoloji” kavramı ayrıntılarıyla ele alınacak, sonrasında ekoeleştiri kavramına yoğunlaşılacak ve Türk edebiyatında çevrecilik ve derin ekolojinin izleri tespit edilecektir. Türk edebiyatı ürünleri kapsamında ekolojik bunalım, ekoeleştiri ve derin ekoloji arasında bağlantı kurularak kapsamlı bir şekilde gerçekleştirilen başka bir çalışmaya rastlanmadığından dolayı böylesine bir incelemenin bu çalışmanın özgün yönü olduğu ifade edilebilir.
Full-text available
Chapter
Doğayı bütün unsurlarıyla içine alan çevremiz; toprak, hava ve suyun sağladığı ekolojik yapı içindeki bütünü kapsamaktadır. Ekoloji, insan da dâhil olmak üzere evrende bulunan tüm canlıları ve canlıların birbirleri arasındaki ilişkiyi ele alıp inceleyen bilim dalıdır. Ekoeleştiri ise en basit tabir ile edebiyat ve fiziksel çevre arasındaki ilişkinin çalışılmasıdır. O halde, çevreci eleştiri “bir ayağı edebiyatta bir ayağı da doğada” olmak kaydıyla yürütülen çevre çalışmalarıdır. Çevreci eleştirmen esere “Bu şiirde doğa nasıl temsil edilmiştir? Bu şiirdeki değerler ekolojik erdemle uyumlu mudur? Toprağa, suya, havaya ilişkin metaforlar, doğaya olan tavrı nasıl şekillendirir?” gibi sorular yöneltebilir. Bu ve benzeri sorulara cevap bulunarak bir edebî eser, ekoeleştirel olarak çözümlenebilir. Edebiyat geleneğimizin şiir, öykü, roman gibi türlerinde, doğanın korunması ve çeşitli doğa tahripleri karşısında bu gidişata bir son verilmesi gerektiği fikri yeni değildir. Hatta birçok araştırmacıya göre, doğa farkındalığı Türk edebiyatında batıya göre daha eskidir. Çalışmamızda XIX. yüzyıl şairlerinden Esirî Baba’nın şiirleri, ekoeleştirel bir bakış açısı ile yorumlanmaya çalışılacaktır. Esirî Baba, dedesi Âşık Baboğ gibi iyi saz çalmakta, kendine has üslubu ile şiirler, türküler, deyişler söylemekte ve yakın çevresi tarafından Âşık Mehmet olarak anılmaktadır. Esirî Baba’nın şiirlerinde aşk, gurbet, din ve tasavvuf, nasihat, yakınma ve yergi, ölüm gibi ana temalar işlenmiştir. Bununla beraber şiirleri arasında semâîler, nefesler, koşmalar, destanlar, duvazlar, gazeller ve türküler de yer almaktadır. Çalışmamızda Esirî Baba’nın tüm şiirleri incelenerek, bu şiirler ile doğadaki unsurlar arasındaki bağlantı ortaya konulacaktır.
Full-text available
Article
Ecocritical theory began to be studied in Turkish academia during the late 1990s by pioneer scholars, Ufuk Özdağ and Serpil Oppermann. However, it was after 2000 that ecocritical studies started to gain popularity among Turkish scholars of the humanities. Although nature-oriented research dates back to earlier times in Turkish academia, research on a wide variety of genres and issues within the scope of ecocriticism created change by a re-evaluation of nature and human relationships. This research aims to provide a comprehensive survey of ecocritical studies of the last two decades, and explore Turkish ecocritical scholarship under two major headings: published books/articles, and unpublished dissertations. The ultimate purpose of this research is to introduce Turkish ecocritical studies to international scholars, to determine the least and most scrutinised ecocritical subfields, and to establish a framework for Turkish researchers of ecocritical theory. This article also strives to become a guide for future Turkish scholars of the humanities who are just stepping into ecocritical theory.
Full-text available
Article
This purpose is to experience the relationship between folk poetry and Birhan Keskin's poetry, and to question the themes of nature through an intertextual reading. As a result, the poetry that Birhan Keskin will apply as a measure strongly embraced, the animist/mystic/transcendent/ liquid love, folk poetry and its poetry is closely connected to contemporary Turkish poetry. Keskin is in an intertextual conversation with Yunus Emre and Karacaoğlan, the two strongest collective subjects of folk poetry recording. It can be imported by extending the love poem and the theme it filters with references, and associations. As implementation based on the language of Yunus and Karacaoğlan, with an autobiographical introspection, is the self of love, of human, who gives visuals to nature, from society and from the system. She combined the themes and motifs of the folk recording of the imitation of nature and therapeutic book with the myth of natal history and archaic femininity. Keskin has experienced the metaphysics of his poetry in Turkish mystical poetry, his romantic love and nature have been eroded again. Birhan Keskin has done the ancient over and over again, working with the ecofeminist between the modern opposition of the Turkish people with a bridge. Our word about Keskin's discussion is to provide a linguistic convenience about an insatiable project, to be briefly explained. The people of Keskin's fluid modern poetry were also used.
Book
Rebecca Solnit has made a vocation of journeying into difficult territory and reporting back, as an environmentalist, antiglobalization activist, and public intellectual. Storming the Gates of Paradise, an anthology of her essential essays from the past ten years, takes the reader from the Pyrenees to the U.S.--Mexican border, from San Francisco to London, from open sky to the deepest mines, and from the antislavery struggles of two hundred years ago to today's street protests. The nearly forty essays collected here comprise a unique guidebook to the American landscape after the millennium-not just the deserts, skies, gardens, and wilderness areas that have long made up Solnit's subject matter, but the social landscape of democracy and repression, of borders, ruins, and protests. She ventures into territories as dark as prison and as sublime as a broad vista, revealing beauty in the harshest landscape and political struggle in the most apparently serene view. Her introduction sets the tone and the book's overarching themes as she describes Thoreau, leaving the jail cell where he had been confined for refusing to pay war taxes and proceeding directly to his favorite huckleberry patch. In this way she links pleasure to politics, brilliantly demonstrating that the path to paradise has often run through prison. These startling insights on current affairs, politics, culture, and history, always expressed in Solnit's pellucid and graceful prose, constantly revise our views of the otherwise ordinary and familiar. Illustrated throughout, Storming the Gates of Paradise represents recent developments in Solnit's thinking and offers the reader a panoramic world view enriched by her characteristically provocative, inspiring, and hopeful observations.
Article
How do we understand the agency and significance of material forces and their interface with human bodies? What does it mean to be human in these times, with bodies that are inextricably interconnected with our physical world? Bodily Natures considers these questions by grappling with powerful and pervasive material forces and their increasingly harmful effects on the human body. Drawing on feminist theory, environmental studies, and the sciences, Stacy Alaimo focuses on trans-corporeality, or movement across bodies and nature, which has profoundly altered our sense of self. By looking at a broad range of creative and philosophical writings, Alaimo illuminates how science, politics, and culture collide, while considering the closeness of the human body to the environment.
Article
One of our most incisive critics asks where the assault against the canons of Western culture has led us. Engaging a wide range of literature and criticism, Hartman considers the term "culture" and its many uses, and calls for the restoration of literature to its place as the focus of thinking about culture and for the renewal of aesthetic education to help ensure the balance between art, culture, and politics. Lost among the shouts and skirmishes of the "culture wars" is the very idea of culture itself. In this illuminating book, one of our most distinguished critics and scholars asks what the assault against the canons of Western culture has left in its place. If art and literature are largely the products of ideology and interest, how do they matter? And what does the idea of culture mean in today's sprawling, fragmented, critical world where everything -poetry or pornography- gets "read" in the same way? Engaging an extraordinary range of literature, philosophy, social criticism, and popular culture, Geoffrey Hartman probes the meanings and uses of culture in contemporary society. The triumph of cultural studies -and its critiques of bourgeois Eurocentric tradition- is largely complete, Hartman writes. Against the political appropriation of culture, he posits, instead, a definition of culture as public conversation, intellectual and social debate among diverse communities. And against reactionary pressures to impose -or reinstate- a singular culture, or to seek in art or literature an affirmation of group identity, Hartman sketches new roles for human imagination in a postmodern world. For Hartman, the fusion of culture and politics, of whatever ideology, is disastrous. At a time of abstraction, fragmentation, and alienation, art and literature offer wholeness and meaning. But the promise is frought with danger, Hartman argues, in a provocative discussion of the uses of culture as exemplified in the Romantic legacy. He pays special attention to literature's role in reconnecting us to the world. The choice is ours: Wordsworth or Heidegger, literature as shared experience or as reactionary ideology. Hartman ranges widely in these elegant pages. He confronts the shock to the universalistic sense of culture from the Holocaust, as well as the problematic responses of such critic as Adorno and Derrida; explores the poetry of Wordsworth both as a diagnostic and a counter-model to the desensitization of modern life; and addresses the impact of politics of inclusion and diversity on the claims of high culture. Perhaps Hartman's most publicly engaged book, The Fateful Question of Culture embraces both the masterworks of European literature and art and the signs and symbols of popular media and daily life. It is a powerful reaffirmation of the liberating discourses that have always been at the very center of the Western tradition.
Article
Human activities are exerting increasing impacts on the environment on all scales, in many ways outcompeting natural processes. This includes the manufacturing of hazardous chemical compounds which are not produced by nature, such as for instance the chlorofluorocarbon gases which are responsible for the “ozone hole”. Because human activities have also grown to become significant geological forces, for instance through land use changes, deforestation and fossil fuel burning, it is justified to assign the term “anthropocene” to the current geological epoch. This epoch may be defied to have started about two centuries ago, coinciding with James Watt's design of the steam engine in 1784.