ArticlePDF Available

Bitki Genetik Kaynaklarinin Korunmasi ve Kullanimi

Authors:
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
155
BİTKİ GENETİK KAYNAKLARININ
KORUNMASI VE KULLANIMI
Alptekin KARAGÖZ1 Nusret ZENCİRCİ2 Ayfer TAN3 Tuncer TAŞKIN3 Hamit KÖKSEL4,
Muzaffer SÜREK5 Cengiz TOKER6 Kürşad ÖZBEK7
ÖZET
Değişen çevre koşullarına karşın hızla büyümekte olan dünya nüfusunun beslenmesi sorunu, genetik
kaynakların önem ve değerini biraz daha arttırmaktadır. Genetik kaynaklar onbinlerce yıllık gelişme süreci
boyunca birçok baskı koşullarına karşı dayanıklılık geliştirdiklerinden günümüzde karşı karşıya olduğumuz
sorunları aşmada sigorta ve anahtar durumunda olup birçok uluslar arası sözleşmenin de konusudur.
Bunların en geniş kapsamlısı olan Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin üç temel prensibi bu
kaynakların korunması, sürdürülebilir kullanımı ile kaynakların kullanımından doğacak yararların
paylaşımıdır. Bu bildirinin amacı biyolojik çeşitlilik unsurlarının en önemlilerinden biri olan bitki genetik
kaynaklarının koruma ve kullanım konularında ülkemizde yapılan çalışmaların bir özetini vermektir.
Türkiye bitki genetik çeşitliliği bakımından çok özel bir konumda bulunmaktadır. Avrupa ve Asya
Anakaralarına yayılmış toplam 78 milyon ha alanda 4.080’i endemik olmak üzere toplam 12.476 takson
barındırmaktadır. Bitkisel genetik çeşitliliğin zenginliği temel olarak, topografya, iklim ve diğer çevre
koşullarının kısa mesafeler içinde değişen büyük bir çeşitlilik göstermesinden kaynaklanmaktadır.
Biyolojik çeşitlilik unsurlarının en önemlilerinden biri olan bitki genetik kaynakları temel olarak ex situ
ve in situ stratejilerle korunmaktadır. Ex situ yöntemler içinde yer alan tohum gen bankalarımızda toplanş
olan tohum örnekleri temel (uzun süreli) ve aktif (kısa ve orta süreli) koleksiyonlar halinde, vejetatif materyal
ise çeşitli enstitü arazilerinde oluşturulmuş olan tarla gen bankalarında korunmaktadır. Son yıllarda
ülkemizde ultra soğuk koşullarda koruma çalışmalarının başlatılması için altyapı oluşturulmaktadır. İn situ
yöntemlerle de 3.749.673 hektar alan koruma altındadır.
Bitki genetik kaynaklarının korunması konusunda bölgemizde önder bir konumda olmamıza rağmen
bu değerli hazinenin kullanımı konusunda fazla bir yol kat edilememiştir. Korumayla doğrudan ya da dolaylı
ilişkili birçok yasal düzenlemeler olmakla beraber bu yasaların aksine hükümler taşıyan düzenlemeler de
vardır. Buna ek olarak koruma işiyle görevli kurumlar arasındaki eşgüdüm eksikliği de kaynakların akılcı bir
şekilde korunması ve kullanımı önünde engeldir.
Koruma ve sürdürülebilir kullanım bakımından üzerinde durulması gereken diğer bir konu da ltür
bitkilerinin yerel çeşitlerinin durumudur. Tohumculuk üzerine yapılan yasal düzenlemeler, sadece kayıt
altına alınmış tohumlukların ticaretine izin vermektedir. Yasada belirtilen geçiş süresi 2011 yılı sonlarında
dolmaktadır. Bu durumda da çiftçi çeşitlerinin tohumluklarının üretimi ve ticaretini kolaylaştıracak yeni yasal
düzenlemelere acilen gerek duyulmaktadır.
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinin amaçlarından bir olan biyolojik çeşitlilik unsurlarının kullanımından
doğan yararların eşit ve adil paylaşımı konusu üzerinde bir ilerleme sağlanamamıştır. Gerek gelecekte
oluşturulması olası uluslar arası düzenlemeler gerek yerel çeşitlerin tohumluklarının ticaretinin önünün
açılması için başta çiftçi çeşitlerimiz olmak üzere tüm bitki genetik kaynaklarımızın yasal düzenlemeyle kayıt
altına alınması gerekmektedir.
Günümüzde genetiği değiştirilmiş organizmaların biyolojik çeşitlilik yanında insan sağğı üzerine
olumsuz etkileri olduğu bildirilmektedir. Buna karşın henüz ülkemizde biyogüvenliğin sağlanmasına ilişkin bir
yasa çıkarılmadan, “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı,
İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” adında bir yasal düzenlemeye gidilmiştir. Bu
Yönetmeliğe dayanak olması gereken Biyogüvenlik Yasasının da bir an önce çıkarılması gereklidir.
Anahtar sözcükler: Bitki genetik kaynakları, koruma, kullanım
1 Yrd. Doç. Dr., Aksaray Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Biyoloji Bl. Aksaray
2 Doç., Dr. İzzet Baysal Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi , Biyoloji Bl. Bolu
3 Dr., Ege Tarımsal Araştırma Enstitüsü, İzmir
4 Prof. Dr., Hacettepe Üniversitesi, Gıda Müh. Bl. Bşk., Ankara
5 Zir.Yük. Müh. TAGEM (Emekli), Ankara
6 Prof. Dr., Akdeniz Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Antalya
7 Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsü, Ankara
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
156
1. GİRİŞ
Küresel ısınma ve iklim değişikliği şeklinde kendini gösteren küresel sorunlar, genetik
kaynakların önemini ve değerini bir kez daha ortaya koymuştur. Artan dünya nüfusunun gıda
gereksinimi günümüze dek bir ölçüde girdi kullanımı ve yüksek verimli çeşitler geliştirmek yoluyla
karşılanmıştır. Geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısı, çevre sorunlarının sınır aşan niteliğinin tüm dünyada
belirgin bir şekilde hissedilmesine paralel olarak, uluslararası düzeyde çözümlerin geliştirilmesine
yönelik çalışmaların da yoğunlaşğı bir dönem olmuştur.
Biyolojik çeşitlilik, başta gıda olmak üzere insanların temel ihtiyaçlarını karşılamasında
vazgeçilmez bir yere ve öneme sahiptir. İnsan faaliyetleri sonucu oluşan kirlilik kadar, doğal
kaynakların sürekli ve yanlış kullanımı nedeniyle küresel biyolojik çeşitliliğin 2020 yılına kadar
%20’sinin kaybedileceği tahmin edilmektedir. Biyolojik çeşitlikte meydana gelen kayıplar, bunların
sağladığı ekolojik hizmetlerde de kayba neden olmaktadır. Bitkisel biyolojik çeşitlilik bakımından
dünyanın en zengin ülkelerinden olan Türkiye, değişik olumsuz etkenler nedeniyle biyolojik çeşitlilik
kaybıyla karşı karşıyadır. Sonuçta ortaya çıkacak olumsuz etkiler dikkate alındığında, yaşam
formlarının bileşimindeki sürekli ve şiddetli değişimin olası etkileri, haklı olarak uluslararası kuruluşların
kaygı duymalarına neden olmuştur. 1992 de imzaya açılan Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik
Sözleşmesi doğal kaynakların korunmasına yönelik küresel taahhütlerden birisidir.
Fosil yakıt kullanımı, sanayileşme, hızlı nüfus artışı, enerji üretimi, ormansızlaşma gibi etkiler
sonucunda atmosfere salınan gazlar sera etkisi yaratmaktadır. Bu durum dünya yüzeyinde sıcaklığın
artmasına ve küresel ısınmaya yol açmaktadır. Küresel ısınmanın kaçınılmaz etkisi iklim değişikliğidir.
İklimdeki önemli değişimler ve bunun etkileri şimdiden küresel ölçekte görülmeye başlanmış olup, bu
etkilerin gelecekte daha da belirgin hale gelmesi beklenmektedir.
Tarımsal etkinlikler, ormancılık, yapılaşma, sanayileşme, iklim değişikliği, ekosistem
parçalanması gibi biyolojik çeşitlilik üzerine olumsuz etkilerde bulunan etmenlerin gelecekte
biyoçeşitliliğin durumunu ne ölçüde etkileyeceği sorusunun yanıtını almak için hazırlanan bir takım
senaryolarda 2000 yılında % 45 düzeyinde olan potansiyelin 2030 yılında % 34–42 arasındaki bir
düzeye kadar düşeceği hesaplanmıştır (Alkemade ve ark., 2009).
2100 yılına kadar ortalama küresel sıcaklığın 1,4–5,8°C artacağı öngörülmektedir. Dünyadaki
doğal denge, insanlardan kaynaklanan yoğun bir ısınma süreciyle bozulmakta ve bu durum dünyadaki
hayatın büyük bölümünün tabi olduğu iklimin değişmesine yol açmakta. Sera etkisi yaratan gazların
salımı hemen kesilse bile, bu etkinin uzun yıllar devam etmesi kaçınılmazdır. Avrupa Birliği ülkelerinde
biyoçeşitlilikte yaşanan kayıpların hızının aşağıdaki önlemlerle bir ölçüde azaltılabilmesi mümkün
olacağı bildirilmektedir (Alkemade ve ark., 2009):
Daha etkin gıda üretimi
Enerji ormanı tesisi
Et tüketiminin azaltılması
Enerjinin etkin kullanımı ve tasarrufu yoluyla iklim değişikliğinin hızının azaltılması
Azot birikiminin önüne geçilmesi
Ekosistem parçalanmasının önüne geçilmesi
Korunan alanların artırılması
Günümüzde tüm yaşam bitkilere bağlıdır. Besinlerimiz ya doğrudan doğruya bitkilerden, ya da
bitkilerle beslenen hayvanlardan sağlanan ürünlerden oluşmaktadır. Bitkiler aynı zamanda doğrudan
doğruya ya da dolaylı olarak insanların yağ, ilaç, giyim v.b. gereksinimlerini karşılamaktadır.
Dünyada birçok bitkisel madde yapay olarak elde edilebilmiştir. Örneğin, doğal pamuk ya da
keten lifleri yerine sentetik lifler, doğal kauçuk yerine sentetik kauçuk yapılmıştır. Fakat dünya
nüfusunun % 75’inin temel gıdasını oluşturan buğday, mısır, pancar, patates, çeltik, fasulya v.b. besin
maddelerini sentetik yoldan elde etmek mümkün olmamıştır (Wilkes, 1983). Hızla artan dünya nüfusu,
her gün sofraya oturan daha fazla sayıda insanın beslenme sorununu ortaya çıkarmakta ve
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
157
dünyamızda beslenme yetersizliği ve açlıktan ölümler devam etmektedir. Mevcut çeşitler ve ıslah
hatlarındaki genetik farklılıkların kullanılması, sorunun çözümü için yeterli olamamaktadır (Şehirali ve
ark., 2005).
Tarımsal üretimde amaç, bitkinin verim potansiyeline ulaşabilmesi için gerekli girdileri
sağlayarak en üstün verimi elde etmektedir. Ancak, tüm gelişmiş tekniklerin uygulanmasına hızla artan
dünya nüfusunun gereksinimlerini karşılayacak, tarımsal üretim artışını sağlayacak yeni çeşitlerin
geliştirilmesi zorunludur. Bu yönden yapılacak çalışmalarda ıslahçının en büyük yardımcısı “Bitkisel
Gen Kaynakları”’dır (Şehirali ve Özgen, 1987).
Şüphesiz ıslahçı geçmişe oranla günümüzde daha geniş genetik kaynağa gerek duymaktadır.
Standart çeşitler ve kendilenmiş hatlar yanında yabani türler, ilkel kültür çeşitleri ya da yerel ırklar,
bitkilerin kültüre alındığı dağlık yörelerde ve ormanlarda bulunmaktadır. Anılan geniş genetik tabanlı
çeşitlerin geliştirilmesi genetik değişim miktarı ile sınırlıdır (Frankel, 1973; Arnold, 1978).
Günümüzde genetik kaynaklar konusu çok sayıda ülkede hükümetlerin yüksek düzeyde
dikkatini çekmektedir. Konu uluslar arası düzeyde tartışılmaktadır. Genetik kaynaklara karşı ilgi ve
duyarlılık büyümektedir.
Yıllardır toprağı, suyu ve havayı temel doğal kaynak olarak göz önünde bulundurduk. Ancak
yakın bir geçmişte bunlara dördüncü temel doğal kaynak olarak ta “genetik kaynakları” ekledik.
Dünyamızı güneş sisteminde eşsiz yapan, genetik kaynaklardır. Genetik kaynaklar, canlıların
gelişimini yönlendiren genleri içerir. Bu genlerin farklı kombinasyonları geçmişte ve günümüzde
yapılmış, gelecekte yapılacak bitki ıslahı çalışmaları için son derece önemli olan genetik çeşitliliğin
oluşumunu sağlamaktır. Bu alanda çalışanlar olarak, bu çok değerli genlerin gelecek için
korunmasından sorumluyuz. Bitki ıslahçıları ve biyoteknologlar, tohumların canlılığı, genetik stabilitesi
özellikleri bakımından ürettiğimiz araştırma sonuçlarını dikkate alacaklardır.
Bitki genetik kaynaklarınünden kendine yeterli olmak, bütün ana germplasm sistemlerinin
hedefidir. Ancak bunu hiçbir ülke tek başına gerçekleştiremez. Bu nedenle uluslararası ve ulusal
kuruluşlar (Bioversity Int. v.b.) oluşturulmuş ve görev yapmaktadırlar.
Hemen bütün bilim adamları bitki genetik kaynaklarını, gıda, yem, lif, süs ve endüstri bitkilerinin
ıslahı ve geliştirilmesinde serbestçe kullanabilmektedirler. Bilim adamları aynı zamanda genetik
kaynakların gelecek için korunması ve saklanması amacıyla paylaşılmaları gereğini de kavramışlardır.
Genetik kaynakların korunması güncel haberlerde yerini almıştır. Oysa bu yeni bir fikir değildir.
Tohumların sonraki ekim için toplanması ve saklanması, en az yazılı tarih kadar eskidir. Örneğin M. Ö.
2500’lü yıllarda Sümerler gül, incir ve üzüm çeşitlerini toplamak için Anadolu’ya gelmişlerdir. M. Ö.
1495 yıllarındaki bir kayıtta ise Mısır kraliçesi bazı ağ türlerini toplamak amacıyla Somali’ye
adamlarını göndermiş; toplanan bu bitkiler Nil nehri boyunca saksılar içinde aşağıya taşınmış ve saray
bahçelerine dikilmiştir. Bu bilgilerin Thebe tapınağının duvarlarında yazıldığı bildirilmektedir
(Fitzgerald, 1989).
Daha sonra Avrupalı kâşifler, 16. yüzyıl sonlarında ve 17. yüzyıl başlarında yenidünyada
insanların kullandığı doğal ürünler ve bitkileri belirleyerek bunları Avrupa’ya taşımışlardır. İlk botanik
bahçeleri 16. ve 17. yüzyılda kurulmuştur (1545’te Paris ve 1690’da Edinburg).
N. I. Vavilov, bitkilerin çeşitliliği ve yabani akrabaların önemini ilk açıklayan ve onları toplayan
kişidir. Kendisinin bu çalışmaları, bitkilerin “Orijin Merkezleri” hipotezini formüle etmeyi sağlaştır.
Daha sonra J. Harlan’ın arpa; Kuckuck’un buğday; J. Hawkes’in patates üzerindeki çalışmaları, diğer
bitki genetik kaynak koruyucularına ilham oluşturmuş ve sistemik geziler düzenlenerek bitki genetik
kaynaklarının zenginliği incelenmiştir.
Türkiye’de bitki genetik kaynaklarının toplanması ve değerlendirilmesi konusunda çalışmalar
XX. Yüzyılın ilk çeyreğinde başlamıştır. Türk bilim adamı Mirza Gökgöl, Dünya’da genetik kaynakların
öneminin henüz anlaşılmaya başlandığı dönemlerde, bu konuda söz sahibi olan Vavilov ve Harlan ve
Zhukovsky gibi ilim adamları ile eş zamanlı olarak, Türkiye’nin her yanından topladığı binlerce buğday
örneklerini karakterize ederek 18.000’in üzerinde farklı tip ve bunların arasından da 256 adet yeni
buğday varyetesi belirlemiştir. Gökgöl, “Türkiye’de bulunan çiftçi çeşitlerinin, bitki ıslahçıları için sonsuz
bir hazine” olduğunu belirtmiştir (Gökgöl,1935; 1939).
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
158
Vavilov tarafından 1926 yılında ortaya konan “Bitkilerin gen merkezleri ve menşei” teorisi, bu
bitkilerin menşeinin saptanmasında, yakın çevrelerinde yabani akrabalarının bulunup bulunmadığını
dikkate almayarak, kökeninin ve gen merkezlerinin varyete zenginliğinin bulunduğu yerler olduğunu
iddia ediyordu. Buna göre diploid buğdayın gen merkezinin Anadolu, tetraploid buğdayların
Hindistan’ın kuzeyinde Himalaya etekleri ve hekzaploid buğdayın da Afganistan ve Doğu İran orijinli
oldukları iddia ediliyordu. Ancak Gökgöl (Mayıs 1939) ve Flaksberger (Ağustos 1939) buğdayın
menşeinin birbirinden binlerce kilometre uzaktaki üç ayrı bölgeden değil, Ön Asya içerisinde başta
Anadolu olmak üzere Güney Kafkasya, Irak ve Batı İran gibi çok geniş bir bölge olduğunu öne
sürdüler. Vavilov bu itirazları haklı bularak öne sürülen fikirleri kabul etmiştir. Bu şekilde Vavilov’un
dünyaca ünlü teorisine yeni bir yön verilmiştir (Gökgöl ve Taşan, 1978).
Modern çağımızda da tarımsal üretimi arttırmak, yüksek düzeyde stabilize etmek için genetik
kaynakların toplanması, saklanması ve kullanımı giderek artan önem ve duyarlılık kazanmış, gelecek
için bitki genetik kaynaklarının korunmasında daha fazla gecikmemenin gerektiği çok açık bir şekilde
anlaşılmıştır.
Geçmişte dünyamızın ve ülkemizin değişik yerlerinden toplanmış olan bitkisel genetik
kaynaklarını; gelecekte gereksinim olduğunda doğada bulamayabiliriz. Geçmişte ülkemizin büyük
kısmı ormanlarla kaplıydı. Tarih boyunca Türkiye, çok sayıda uygarlığın geçiş yolu olarak kullanılmış
ve bunlardan bazılarına da ev sahipliği yapmıştır. İnsan topluluklarının hareketi, çok sayıda kültür
bitkisinin yabani türlerinin bir yerden bir yere taşınmasına yol açş, bu yolla genetik çeşitliliğin
artmasına katkıda bulunulmuştur. Bitki genetik kaynakları üzerindeki tehditler nüfusun artmasıyla
başlamış, son yüzyılda ise farklı nedenler bu değişikliğin artışında etken olmuştur, bunlar:
Tarımsal çalışmalar (Mera alanlarının sürülmesi, aşırı otlatma, anızın yakılması, aşırı gübre
ve tarımsal ilaç kullanımı, yüksek verimli çeşitlerin çiftçi çeşitlerinin yerini alması),
Şehirleşme, endüstrileşme, yol ve baraj yapımları,
Doğadan aşırı bitki toplama ve sökümü,
Aşırı orman kesimi ve orman yangınları,
İkinci konut edinimi ve turizm sektöründeki hızlı gelişmeler,
Yetişmiş insan eksikliği,
şeklinde sıralanabilir.
Genetik kaynaklar konusunda çalışacak kadroların doldurulmasında da sorunlarımızın olduğu
bilinmektedir. Ulusal sistem geliştikçe sistemde görev alanlara uygun yetki ve sorumlulukları
verilmelidir. Sistemin etkin çalışmasını sağlamak için sistem, iyi eğitilmiş nitelikli insanlar için çekici
hale getirilmelidir. Hükümet, Enstitüler ve halkın bitki koleksiyonlarının oluşturulması ve saklanmasının
önemini daha iyi kavramasıyla, tüm bunlar kendiliğinden gerçekleşecektir. İnsanoğlunun gelecekteki
varlığı ve refahı için tarımsal üretimi koruma ve iyileştirmenin tek yolu genetik çeşitliliğin var olmasıdır
(Şehirali ve ark., 2005).
2. TÜRKİYE’DE BİTKİ GENETİK KAYNAKLARININ DURUMU
Türkiye bitki genetik kaynakları yönünden çok özel bir konumda bulunmaktadır. Vavilov
(1994)’un açıklamış olduğu çeşitlilik ve orijin merkezlerinden Akdeniz ve Yakın Doğu Merkezleri
Türkiye’de örtüşmektedir.
J. Harlan’a göre ülkemizde 100’den fazla türün geniş değişim gösterdiği 5 mikro-gen merkezi
bulunmaktadır (Demir 1990). Bu merkezler ve yaygın bitki türleri çizelge 1’de özetlenmiştir.
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
159
Çizelge 1. Türkiye’deki Mikrogen Merkezleri ve Yaygın Türler
Mikrogen Merkez Türler
Trakya-Ege Buğday (ekmeklik, makarnalık, turnagagası, topbaş, kaplıca, kavuzlu), kaba
tahıl, kavun, mercimek, nohut, adi fiğ, lüpenler, üçgüller.
Güney-Doğu Anadolu Kaplıca, gernik, Ae. speltoides, sakız kabağı, karpuz, kavun, salatalık, asma,
fasulya, mercimek, nohut, bakla, yem bitkileri.
Samsun-Tokat-Amasya Meyve cins ve türleri, fasulya, mercimek, bakla, baklagil yem bitkileri.
Kayseri ve civarı Elma, badem, armut, meyve türleri, asma, mercimek, nohut, yonca, korunga.
Ağrı ve civarı Elma, kayısı, vişne, kiraz, kavun, baklagil yem bitkileri.
Türkiye ve Doğu Ege Adalarının Florasının verildiği 11 ciltlik kaynak eserin yayınlanmasından
sonra yapılan yüzlerce yeni kayıtla ilgili yayınların taranması ve yeni türlerin gözden geçirilmesi
sonucu 2007 yılı sonu itibarıyla yurdumuzda bulunan bitki taksonları sayısının 12.476’ya ulaşğı
belirlenmiştir. Bu sayının %32.7’sine karşılık gelen 4.080 adedi endemiktir (Davis, 1965–1985; Davis
ve ark., 1988; Güner ve ark., 2000; Vural, 2003; Erik ve Tarıkahya, 2004; Özhatay ve Kültür, 2006;
Özhatay ve ark., 2009). Bir başka deyişle Türkiye çok sayıda önemli kültür bitkisi ve diğer bitki
türlerinin orijin ya da çeşitlilik merkezidir (Şehirali ve ark., 2005).
İki ayrı gen ve çeşitlilik merkezinin örtüşğü yerde bulunan Türkiye’nin gen ve orijin merkezi
olduğu bazı önemli kültür bitkileri şöylece sıralanabilir: Triticum, Hordeum, Secale, Avena, Linum,
Allium, Cicer, Lens, Pisum, Medicago ve Vicia. Türkiye’de buğdayın (Triticum ve Aegilops) 25,
arpanın (Hordeum) 8, çavdarın (Secale) 5 ve yulafın (Avena) da 8 adet yabani akrabası vardır. Türkiye
yemeklik tane baklagiller ve yem bitkilerini yabani akrabaları bakımından da zengindir. Mercimeğin
(Lens) 4, nohutun (Cicer) 10, üçgülün (Trifolium) 11 tanesi endemik olmak üzere 104, yoncanın
(Medicago) 34, korunganın (Onobrychis) 42, fiğin (Vicia) 6 tanesi endemik olmak üzere 60 türü
ülkemizde bulunmaktadır (Açıkgöz ve ark., 1998). Türkiye aynı zamanda Amygdalus spp., Cucumis
melo, C. sativus, Cucurbita moshata, C. pepo, Malus spp., Pistachio spp., Prunus spp., Pyrus spp. ve
Vitis vinifera türlerinin mikro gen merkezidir (Tan, 1998).
Türkiye’de yapılan çeşitli arkeolojik kazılardan sağlanan bilgiler tahıl tarımının yaklaşık 10.000
yıl önce Anadolu’da başladığını kanıtlamıştır. Bu yönden sağlanan bilgiler Çizelge 2’de özetlenmiştir
(Harlan,1995; van Zeitz ve de Roller, 1995).
Çizelge 2. Türkiye’de Bazı Kazı Alanlarından Çıkarılan Bitki Kalıntıları ve Bunların Ait
Oldukları Dönemler (Harlan 1995, Van Zeitz Ve De Roller, 1995).
Yaklaşık tarih
(MÖ) Kazı yerleri Bitki kalıntıları
7500 Aşıklı Höyük Siyez, gernik, makarnalık buğday, arpa, mercimek, burçak, bezelye,
nohut
7200–6500 Çayönü Yabani siyez, gernik ve arpa; kültüre alınmış siyez, gernik, bezelye,
mercimek, fiğ ve keten
6750 Hacılar Yabani siyez; kültüre alınmış gernik
6500 Can Hasan Yabani siyez; kültüre alınş siyez, gernik, buğday, arpa (2 sıralı),
mercimek, fiğ
6000–5000 Çatal Höyük Kültüre alınmış siyez, gernik, buğday, arpa (çıplak), bezelye, fiğ
6000–5000 Erbaba Kültüre alınmış siyez, gernik, buğday, arpa (2 sıralı ve çıplak),
bezelye, mercimek, fiğ
Buğday ve arpanın ilk kez “Verimli Hilal” (İsrail, Filistin, Suriye’nin batı kısımları, Türkiye’nin
güneydoğusu, kuzey Irak ve İran’ın batı kısmını kapsayan alan) olarak bilinen alanda kültüre alındığı
yaygın şekilde kabul görmüştür. Önceki bilgilerimize ek olarak son yıllarda yayınlanmış olan çok
sayıdaki araştırma bulguları, buğday tarımının dünyada ilk kez Verimli Hilal içinde yer alan Karacadağ
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
160
ve yöresinde başladığını vurgulamaktadır (Heun ve ark., 1977; Diamond, 1997; Nesbit ve Samuel,
1998; Lev-Yadun ve ark., 2000; Özkan ve ark., 2002).
Türkiye, aynı zamanda, farklı bitki coğrafya bölgelerine de sahiptir. Bunlar Avrupa-Sibirya,
Akdeniz ve İran-Turan bölgeleridir. Avrupa-Sibirya Bölgesi Kuzey Anadolu’da boydan boya ve Trakya
Bölgesinin Karadeniz’e bakan kısımlarında uzanmaktadır. En yağışlı iklim bölgesidir, geniş kısmı
ormanlarla kaplıdır. Bölgenin karakteristik bitkilerinden bazıları: Abies nordmanniana, Acer campestre,
Alnus glutinosa, Argyrolobolium calcynicum, Calamintha grandiflora, Carpinus betulus, Coryllus
avellana, Coryllus colurna, Crataegus microphylla, Diospyros lotus, Euphorbia amygdaloides, Fagus
orientalis, Galium odoratum, Hypericum bupleuroides, Lathyrus roseus, L. aureus, Lilium ponticum,
Lycopodium spp., Papaver lateritium, Picea orientalis, Pinus nigra, P. sylvestris, Primula cortusifolia,
Pyrola spp., Quercus spp., Ranunculus brutius, Rhododendron spp., Salvia glutinosa, Smilax excelsa,
Trachystemon orientale, Tilia tomentosa ve Valeriana alliariifolia olarak sıralanabilir (Şehirali ve ark.,
2005).
Akdeniz Bitki Coğrafya Bölgesi, Akdeniz’e kıyısı olan tüm yöreler ile Trakya’nın batı kısımlarını
kaplar. Bu bölgelerin özellikle yüksek kısımlarında endemizm bakımından ortaya çıkan önemli floristik
farklılıklar vardır. Bu farklılık özellikle, Toros dağları üzerinde Batı Anadolu’ya oranla daha belirgindir.
Herdem yeşil çalı türleri, kızılçam ve maki, Akdeniz bölgesini kaplayan baskın bitkilerdir. Bu bölgenini
karakteristik bitkilerinden bazıları Amygdalus orientalis, Arbutus spp., Cedrus libani, Ceratonia siliqua,
Cistus creticus, Juniperus oxycedrus, Laurus nobilis, Lavandula stoechas, Myrtus communis, Nerium
oleander, Olea europaea, Pinus brutia, P. nigra, P. pinea, Pistacia lentiscus, P. terebinthus, P.
atlantica, Sarcopoterium spinosum, Prunus microcarpa, Pyrus elaeagnifolia, Quercus spp., Styrax
officinalis, Thymbra spicata ve Vitex agnus-castus olarak sıralanabilir (Şehirali ve ark., 2005).
İran-Turan bölgesi, Bitki Coğrafya Bölgelerinin en genişidir ve Orta Anadolu’dan başlayarak
Moğolistan’a kadar uzanır. Bölgede karasal iklim ve step bitkileri baskındır. Bölgenin karakteristik
türlerinden bazıları Acantholimon spp., Achillea spp., Artemisia spp., Astragalus spp., Bromus spp.,
Crataegus orientalis, Euphorbia tinctoria, Isatis glauca, Juniperus excelsa, Linum hirsutum, Medicago
spp., Noaea mucronata, Onobrychis spp., Peganum harmala, Phlomis armeniaca, Pistacia khinjuk,
Poa bulbosa, Prunus spp., Pyrus spp., Quercus spp., Rhamnus spp., Stipa spp. ve Teucrium orientale
olarak sıralanabilir (Şehirali ve ark., 2005).
Öte yandan Türkiye, barındırdığı bitki türlerinin endemizmi yönünden de zengindir. Bu türler
çoğunlukla Anadolu’da yaygındır. Türkiye’nin Avrupa yakası endemizm yönünden son derece fakirdir.
Endemik bitki türleri özellikle dağlık kısımlarda yoğunlaşmaktadır. En fazla endemik bitki türü
barındıran yörelerimiz. Toroslar (özellikle orta Toroslar), Amonos, Kaz dağları, Antitoroslar, Kuzey
Geçit Bölgesi, Doğu Anadolu’nun Kuzey ve Güneyi ile Tuz Gölü civarıdır.
Türkiye’nin % 26’sı günümüzde ormanlarla kaplıdır (20.2 mil. ha). Bu alanların % 44’ü (8.4 mil.
ha) verimli ormanlardır. Kalan kısmı derecelendirme şı orman olarak kabul edilmektedir (Anonim,
1989). Türkiye’deki 10.000 den fazla bitki türünün hemen yarısı Karadeniz bölgesinde bulunmaktadır.
Bu tür zenginliğinin asıl nedeni, bölgenin arızalı topoğrafik yapıya ve farklı iklim koşullarına sahip
olmasıdır. Bu yönden bakıldığında 564 odunsu türün 76 tanesi endemik olarak saptanmıştır. Yalnızca
Türkiye’ye özgü 23 gymnosperm türü bulunmaktadır (Kaya ve ark. 1997).
Türkiye orman alanlarında bulunan bazı önemli ağaç türleri şunlardır: Çam türleri (Pinus brutia,
P. nigra, P. sylvestris, P. halepensis ve P. pinea; göknar türleri (Abies nordmanniana subsp.
nordmanniana, A. nordmanniana subsp. bornmulleriana, A. nordmanniana subsp. equitrojani, A.
cilicica subsp. cilicica, A. cilicica subsp. isaurica), sedir (Cedrus libani), kayın (Fagus orientalis), doğu
ladini (Picea orientalis), ıhlamur (Tilia), kara ağaç (Alnus spp.,2 tür), ardıç (Juniperus spp., 8 tür), meşe
(Quercus spp., yaklaşık 20 tür) olarak sıralanabilir (Şehirali ve ark., 2005).
Türkiye'nin florası ve özellikle tohumsuz bitkiler yeterince araştırılmaştır. Yerli ve yabancı bilim
adamları daha çok tohumlu bitkiler üzerinde durmuşlardır. Dolayısıyla, ülkenin tohumsuz bitkileri
hakkındaki bilgiler yetersizdir. Bu bitkiler hakkındaki sınırlı bilgileri aşağıda özetlenmiştir.
Türkiye'nin alg varlığı bunların kuşkusuz çok üzerinde olup 4500 olarak tahmin edilmektedir.
Dünyada 100.000 türü olduğu bilinen mantarlardan Türkiye'de hangi türlerin yetiştiği kesin olarak
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
161
bilinmemektedir. Ancak, şapkalı mantarlardan 500'e yakın türün Türkiye'de yetiştiği tahmin edilmektedir.
Bu şapkamantarlardan kuzu göbeği (Morchella esculenta) en çok tutulan bir türdür. Doğadan toplanan
öteki mantar türleri; Şampiyon (Agaricus campestris), Kanlıca (Agaricus salmonicolor),cekız, Kayın ve
Horoz mantarı diye bilinen Cantharellus cibarius’tur. Bunlardan başka Penicillum ve Aspergillus gibi yeşil
küf mantarları ve çavdar mahmuzu (Claviceps purpurea) 'nın da bulunduğu bilinmektedir. Algler ile
mantarların bir araya gelmesinden oluşan, canlı ve ölü ağaçlar üzerinde yaşayan liken türleri arasında
Manna Likeni ya da Kudret helvası denilen Leonora esculenta Güneydoğu Anadolu'da çok yaygın olup ve
burada bir besin maddesi olarak kullanılır. Ülkede yetişen liken türleri ile bunların yayılışları hakkında
yeterli bilgilerimiz yoktur. Bununla birlikte, ülkedeki likenlerin daha çok Kabuksu Likenler olduğu
bilinmektedir. Yapraksı ve Çalımsı likenler ise pek azdır (Kün ve ark., 1996).
Türkiye'de ciğer yosunla(Hepaticae) ve yaprak yosunları (Musci) olarak iki sınıfa ayrılan kara
yosunlaüzerindeki çalışmalarla, yaklaşık 250 türü saptanmıştır. Kara yosunları, nemli bir iklime sahip
olan Karadeniz, özellikle Doğu Karadeniz bölgesi ile, kıyı bölgelerimizde ve yüksek dağ ve yaylalarımızda
çayırlar arasında, ağ gövdeleri, kayalar üzerinde ve sulak yerlerde yaygındır. Türkiye'deki kara
yosunları türleri 400'ün üzerinde olacağı sanılmaktadır. Eğreltiler yurdun ormanlık ve dağk bölgelerinde
yayılmışlardır. Özellikle Doğu Karadeniz bölgesi eğreltiler bakımından oldukça zengindir. Bu bitki grubu
içerisinde önemli olarak Atkuyruğu (Equisetum) cinsinden 7 türün, kibrit otları (Lycopodium) cinsinden 5
türün, Hakiki eğreltilerden (Filicales) ise 23 cins içerisinde 60 türün bulunduğu bilinmektedir. En yaygın
olan eğrelti türü Dryopteris filix-mas olup Doğu Karadeniz bölgesinde yetişir (Kün ve ark., 1996).
Bütün dünyada gittikçe azalan açık tohumlular, yeryüzünün değişen ekolojik koşullarına uyum
sağlayamayan türlerini kaybetmiştir. Bu grubun en önemli familyası Çamgiller'in (Pinaceae) dört cinsi,
Selvigiller (Cupressaceae) familyasının 2, Porsukgiller (Taxaceae) ve Denizüzümleri (Ephedraceae)
familyalarının da birer cinsi Türkiye'de bulunmaktadır. Bu bitki grubu içerisinde 8 ardıç (Juniperus), 5 çam
(Pinus), 2 göknar (Abies cinsinin 2 alt türü bulunmaktadır) ve birer de ladin (Picea), porsuk (Taxus), selvi
(Cupressus) ve sedir (Cedrus) türü Türkiye'de bulunmaktadır. Denizüzümü'nün (Ephedra) ise üç türü
vardır. Denizüzümü türleri daha çok bozkır formasyonunun taşlık kayalık kesimlerinde, öteki cinsler ise
ormanlarda yer almaktadır. Davis (1965-1985), açık tohumlu bitkiler grubunda Türkiye'de 22 bitki türünün
bulunduğunu bildirmektedir (Kün ve ark., 1996).
3. TÜRKİYE’DE BİTKİ GENETİK KAYNAKLARINI KORUMA ÇALIŞMALARI
3. 1. Yasal Düzenlemeler
Ülkemizde bitki genetik kaynaklarının korunmasıyla ilişkili Orman Kanunu (1956), Çevre Kanunu
(1983), Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu (1983), Milli Parklar Kanunu (1983), Milli
Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Seferberlik Kanunu (1995), Mera Kanunu (1998), Bitki Genetik
Kaynaklarının Toplanması Muhafazası ve Kullanılması Hakkında Yönetmelik (1992), Doğal Çiçek
Soğanlarının Sökümü, Üretimi ve İhracatına Ait Yönetmelik (2004 yılında güncellenmiştir) (1995),
Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği (2005), Tarım Arazilerinin Korunması ve Kullanılmasına Dair
Yönetmelik (2003), İyi Tarım Uygulamalarına İlişkin Yönetmelik (2004) gibi birçok yasal düzenlemeler
vardır. Anayasamızda bitki genetik kaynaklarının korunmasına doğrudan değinen bir madde
bulunmamakla birlikte, 63. madde ile “hükümetin tarihi, kültürel ve doğal değerleri ve kaynakların
korunması ile bu konuda halkın bu değerleri koruması yönündeki çabalarının desteklenmesi”
öngörülmüştür (Şehirali ve ark., 2005).
Türkiye, doğal ve biyolojik kaynakların korunması, değişimi ve ticaretini konu alan birçok uluslar
arası anlaşma, antlaşma, sözleşme ve protokole de imza atmıştır. Bunlar; Bern Sözleşmesi (Avrupa
Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarının Korunması Sözleşmesi) (1984), Akdeniz’de Özel Koruma
Alanları ve Biyolojik Çeşitliliğe İlişkin Protokol (1983), Ramsar Sözleşmesi (Özellikle Su Kuşları
Yaşama Alanı Olarak Uluslarara Öneme Sahip Sulak Alanlar Sözleşmesi) (1994), Nesli Tehlike
Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşme (CITES)
(1996), Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (1997), Özellikle Afrika' da, Ciddi Kuraklık ve/veya Çölleşmeye
Maruz Ülkelerde Çölleşme ile Mücadele İçin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (1998), Avrupa Peyzaj
Sözleşmesi (2003), BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) (2004), Cartagena
Biyogüvenlik Protokolü (2004), Gıda ve Tarım Bitki Genetik Kaynakları Uluslararası Antlaşması
(2006).
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
162
Türkiye bu alandaki çalışmaları süresince çok sayıda uluslar arası kuruma da üye olmuştur.
Bunlar: Dünya Bankası; Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Organizasyonu (UNESCO); Doğa ve
Doğal Kaynakları Koruma Uluslarara Birliği (IUCN); Dünya Doğa Fonu (WWF); Avrupa Konseyi-
Naturopa Merkezi; Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO); Bioversity International;
Uluslararası Kuru Tarım Alanları Araştırma Merkezi (ICARDA); Uluslarara Mısır ve Buğday Islah
Merkezi (CIMMYT); Uluslararası Orman Araştırma Organizasyonu Birliği (IUFRO); Birleşmiş Milletler
Kalkınma Programı (UNDP); Avrupa Birliği Genetik Kaynakları Ağı İşbirliği Programı (ECP/GR);
Avrupa Orman Genetik Kaynakları Programı (EUFORGEN) olarak sıralanabilir (Şehirali ve ark., 2005).
Tarım ve Köyişleri (TKB) ile Çevre ve Orman Bakanlığı (ÇOB) canlı doğal kaynakların
korunmasıyla ilgili olarak çıkarılan her türlü yasal düzenlemelerin uygulanmasından sorumlu temel
kuruluşlardır.
3. 2. Bitki genetik kaynaklarını Koruma Teknikleri
Koruma, gen havuzunda bulunan genetik çeşitliliğin insanlığın kullanımına sunulması amacıyla
yapılan saklama işlemini ifade eder.
Genetik kaynak materyali olarak muhafaza edilecek olan yabani ve kültür bitkileri üç ana grupta
toplanabilir (Taşkın, 2008):
a. Tohumları şük ısı ve nem içeren ortamlarda uzun süre saklanan bitkiler. “Orthodox tip”
denilen bu tohumlar –20ºC veya daha şük ısılarda ve % 5–7 nem içeren ortamlarda
uzun süre saklanabilirler.
b. Nem miktarları düşğü zaman canlılıkları azalan dolayısıyla depolanamayan ve kısa
ömürlü tohumlara sahip bitkiler. Bu tip tohumlara da “recalcitrant (inatçı) tip tohum” adı
verilmektedir.
c. Heterozigot yapıda olan ve tohumla üretilmeleri istenmeyip vejetatif olarak üretilen bitkiler.
Yukarıda sözü edilen bitki grupları için her biri farklı yöntemler içeren iki temel koruma stratejisi
vardır. Bunlar yerinde (in situ) ve yeri dışında (ex situ) korkuma stratejileridir. Bu iki uygulama Biyolojik
Çeşitlilik Sözleşmesinde şöyle tanımlanmaktadır (Anonim, 1996): Ex-situ koruma, biyolojik çeşitlilik
elemanlarının kendi doğal yaşam ortamları şında korunması anlamındadır”; In-situ koruma,
ekosistemlerin ve doğal yaşam ortamlarının korunması, yaşayabilir tür popülasyonlarının doğal
çevrelerinde; evcilleştirilmiş veya kültüre alınmış türlerin ise ayırt edici özelliklerini geliştirdikleri
çevrelerde muhafazası ve geri kazanılması anlamındadır”. Tanımlardan da anlaşılacağı gibi yabani
türler yanında çiftçilerin yüzyıllardır nesilden nesile aktardıkları çiftçi çeşitleri de her iki tanımın da içine
girmektedir.
3. 2. 1. Yeri dışında (ex-situ) koruma
Yeri dışında korumayla ilgili teknikler 1960’lı ve 1970’li yıllarda (Frankel ve Bennet, 1970;
Frankel 1973; Frankel ve Hawkes 1975) geliştirilmiş ve bu gelişim, 1974 yılında IBPGR (International
Board for Plant Genetic Resources)’nın kurulmasını sağlamıştır. Daha sonra bu kuruluş adını önce
IPGRI (International Plant Genetic Resources Institute) ve daha sonra Bioversity International olarak
değiştirmiştir. Yerinde koruma teknikleri, doğal yaşam içindeki evrimleşme sürecini sağladığı için
nispeten daha kolay olan yeri dışında korumaya göre tercih edilmesi gereken tekniklerdir. Yine de en
ideal olanı bu iki stratejinin birbirinin destekçisi ve tamamlayıcısı olarak kullanılmasıdır.
Genetik materyalin yapay koşullarda uzun süre muhafaza edilmesi amacıyla araştırmalar halen
sürdürülmektedir. İn vitro kültür teknikleri de bu araştırmaların sürdüğü bir alandır. İn vitro tekniklerden
yararlanarak meristem, sürgün ucu ve tomurcuk gibi bitkisel genetik materyalin muhafazasında genel
olarak iki yol mevcuttur.
a. Kültürün gelişimini yavaşlatarak muhafaza (bitki materyalinin mineral yağ içinde
muhafazası, düşük basınç ve oksijenli ortamlarda muhafaza, şekerin besin ortamından
çıkartılması, dehidratasyon (suyun azaltılması), besin ortamına absisik asit (5-10 mg/l)
katılması, besin ortamına mannitol (% 3-5) katılması, besin ortamına suksinik asit (50
mg/l) katılması, düşük sıcaklık ortamında muhafaza,
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
163
b. Sıvı azot içerisinde çok düşük sıcaklıklarda dondurarak muhafaza olarak adlandırılan
Kryoprezervasyon (Cryopreservation) gibi teknikler uygulanmaktadır.
Bitki genetik kaynaklarının kryoprezervasyon tekniği ile muhafazasında bitkisel materyal olarak;
sürgün uçları ve meristemler, kültüre alınmış hücreler, somatik embriyolar, protoplastlar, embriyo,
endosperm, polen, anter, ovul, tohum gibi bitki organ ve organelleri kullanılabilmektedir (Taşkın, 2008).
Bitki genetik kaynaklarının korunmasında en yaygın uygulama alanı bulan strateji ex situ
koruma (tohum depolama, in vitro depolama, DNA depolama, çiçektozu depolama, tarla gen bankası
ve botanik bahçeleri) olmuştur. Bunun da en önemli nedeni, yeri dışında korumanın daha ucuz ve
daha kolay olmasından kaynaklanmaktadır. Ex situ koruma programları, dünyanın her yanında
geçmişten bugüne uygulanmaktadır. Bu sistem oldukça etkin olmakla birlikte, bazı sakıncalı yönleri de
vardır. Burada en önemli sorun, yeri şında yapılan koruma çalışmaları sırasında bitki
populasyonlarında devam eden evrimleşme sürecinin durmasıdır. Evrimleşme bitki ile çevre
arasındaki etkileşimin sonucu olarak ortaya çıkmakta ve nesiller boyunca ortaya çıkan genetik
farklılaşmalar şeklinde kendini göstermektedir. Yapay ortamlarda gerçekleştirilen koruma süresince bu
etkileşim olamayacağından, evrimleşme süreci durmaktadır. Ayrıca bu tip koruma sisteminde mevcut
çeşitliliğin ancak küçük bir bölümü kontrol altına alınabilmektedir.
Türkiye’de ex situ koruma çalışmaları Ege tarımsal Araştırma Enstitüsü bünyesinde 1964 yılında
başlamış, 1972 yılında aynı enstitü bünyesinde kurulan ulusal tohum gen bankasında ülkemizin bitki
genetik kaynaklarına ait tohum örnekleri uzun süreli (temel koleksiyonlar) ve kısa ve orta süreli (aktif
koleksiyonlar) korunmaya başlamıştır. Bu örnekler ülkemizde yetiştirilen yerel çeşitler, ülkemizde
geliştirilmiş çeşitler, bazı verimli karakterlere sahip ıslah hatları, doğal florada bulunan kültür bitkilerinin
yabani akrabaları ve diğer yabani türler ile geçit formlarına ait tohumlardan oluşmaktadır. Çalışmaların
ilk aşamasını, bitki türlerinin fitocoğrafik ve agroekolojik dağılımını belirlemek ve en yüksek farklılık
gösteren bitki örneklerinin toplanması oluşturmuştur. Toplamalar hazırlanan yıllık programlara uygun
olarak yapılmaktadır. Bu programlar tahıllar, yem bitkileri, yemeklik baklagiller, sebzeler, endüstri
bitkileri, süs bitkileri, aromatik ve tıbbi bitkiler, meyve ve bağ bitkileri gruplarınca yürütülmektedir.
Endemik bitki türleri de açıklanan bitki gruplarından ayrı olarak hazırlanmış programlar uyarınca
toplanmaktadır. Temel koleksiyon örnekleri ETAE ulusal Tohum Gen Bankasındaki soğuk odalarda -
18 / -20ºC’de uzun süreli, aktif koleksiyon örnekleri ise 0ºC’de orta süreli olmak üzere iki set halinde
saklanmaktadır. Ayrıca ultra soğuk koşullarda sıvı azot içerisinde muhafaza çalışmalarına da
başlanmıştır. Günümüzde Ulusal Gen Bankasındaki materyal sayısı 50.000 örnek kadardır ve yaklaşık
600 cinse dağılmış türleri içermektedir.
Temel koleksiyonlarımızın emniyet yedekleri Ankara Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsü
(TBMAE)’nde derin donduruculardan oluşan uzun vade bir tohum bankasında korunmakta olup,
buradaki genetik materyalin aktarılacağı ideal koşullara sahip bir tohum bankasının temelleri
30.07.2009 tarihinde atılmıştır. Yeni tesiste kısa, orta ve uzun süreli koruma yapacak depolar yanında,
tohum teknolojisi laboratuarı, biyoteknoloji laboratuarı, coğrafi bilgi sistemleri laboratuarı ve ultra soğuk
koşullarda depolama odası gibi olanaklar da bulunacaktır. Halen Tarla Bitkileri Merkez Araştırma
Enstitüsü Tohum Bankasında 10.000’den fazla örnek korunmaktadır.
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı (TKB) şında, Ankara Üniversitesi, Ziraat fakültesi Çatısı altında
yer alan Tarla Bitkileri Bölümünde “Osman Tosun Gen Bankası” adıyla çalışan gen bankasında, 1936
yılından beri yerli ve yabancı araştırıcılarla birlikte yurt içi geziler de toplanan örneklerle, tohumluk
kontrol ve sertifikasyonu çalışmaları sırasında alınan örneklere ek olarak, “yeni kültür bitkileri projesi”
uyarınca 1960–1972 yılları arasında Prof. Dr. Osman Tosun ve ekibindeki bilim adamlarınca tüm
Türkiye’den toplanmış olan örnekler koruma altındadır. Bu örnekler, 3.700 buğday, 3.000 arpa, 1.600
nohut, 500 mercimek ve 1.600 diğer bitki türünden oluşmaktadır. Halen Osman Tosun Gen
Bankasında uygulanan orta süreli koruma koşulları 0 ± 1 ºC sıcaklık ve % 30 ± 5 oransal nem; uzun
süreli koruma koşulları ise –10 ± 1 ºC sıcaklık ve % 30 ± 5 oransal nemdir.
TKB’nın Tarımsal Araştırmalar genel Müdürlüğüne bağ olarak yurt düzeyinde çalışan 8
merkez, 17 havza, 33 konu ve 7 de diğer konularda çalışan olmak üzere toplam 65 Araştırma
Enstitüsü vardır (tagem.gov.tr, 2009). Bu enstitülerin 16 tanesinde vejetatif yolla çoğalan materyalin
tarla koşullarında korunduğu tarla gen bankaları vardır. Bu Araştırma Enstitüleri’nin bazıları ve
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
164
korudukları vejetatif materyal adedi aşağıda belirtilmiştir: Yalova, Atatürk Bahçe Kültürleri Araştırma
Enstitüsü: (213 Elma, 260 armut, 93 şeftali, 20 çilek, 12 ahududu, 14 ğürtlen, 90 ceviz, 41 kestane,
22 kızılcık, 10 sofralık zeytin, 74 kiraz çeşidi), İzmir, Zeytincilik Araştırma Enstitüsü (124 zeytin çeşidi),
Tekirdağ, Bağcılık Araştırma Enstitüsü (1494 üzüm çeşidi), Gaziantep, Antep Fıstığı Araştırma
Enstitüsü (38 Antep fıstığı, 40 bağ, 25 badem çeşidi), Malatya, Meyvecilik Araştırma Enstitüsü (218
kayısı, 4 vişne, 2 ayva, 13 elma, 21 badem, 9 armut, 20 ahududu, 22 ceviz, 48 kiraz, 10 erik, 13 şeftali
çeşidi), Erzincan, Meyvecilik Araştırma Enstitüsü (53 armut, 66 elma, 5 ayva, 20 erik, 13 kiraz, 3
kayısı, 30 üzüm çeşidi).
Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, halen elimizde bulunan tohumlar, generatif
koleksiyonlar olarak tohum gen bankalarında; vejetatif koleksiyonlar ise tarla gen bankalarında
korunmaktadır.
3. 2. 2. Yerinde (in-situ) Koruma:
Yerinde koruma, doğal kaynakların kendi doğal yaşam alanlarında korunmaları anlamına
gelmektedir. Bu tür koruma sisteminde, doğal yaşam alanlarında populasyonlar çeşitliliğini devam
ettirerek sistemdeki bitkiler evrimlerini sürdürülebilmekte ve yeni özellikler taşıyan bitkilerin ortaya
çıkmasına olanak sağlanmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki evrim, yalnızca yeni karakterlerin ortaya
çıkmasına neden olmaz aynı zamanda çok kullanışlı olan bazı eski karakterlerin yitirilmesine de neden
olur. İklimdeki ani değişmeler, çevre kirliliğinin artması ve her türlü doğal ve insan kaynaklı karmaşalar
bu yönden tehlikelidir. Bu durumda in situ koruma projelerinin başlangıç aşamasında temsili tohum
örmeklerinin gen bankalarında uzun süreli korunmaya alınması gerekir. Bu nedenle de in situ koruma,
tek başına bitki genetik kaynaklarını koruma yöntemi olarak ele alınmamakta, ex situ korumanın
tamamlayıcı bir unsuru olarak ve birlikte ele alınmaktadır.
Türkiye, bitki genetik kaynaklarının ex situ korunması çalışmaları yönünden öncü olmasına
karşın, projeli in situ koruma çalışmalarına son on yılda başlayabilmiştir. Genetik Çeşitliliğin Yerinde
(İn situ) Muhafazası” Projesi 1993 yılında başlamış ve 5 yıl sürmüştür. Proje sonunda Ceylanpınar
Tarım İşletmesi alanlarında, buğdayın 5 yabani akrabası için 6 adet alan “Gen Koruma ve Yönetim
Alanı (GEKYA)” olarak seçilmiştir (Karagöz, 1998). Buna ek olarak Kazdağları’nda da diğer hedef
türler olan kestane, erik ve bazı orman ağacı türleri için GEKYA’lar seçilmiştir. Proje ile farklı kurumlar
arasında iyi bir işbirliği sağlanması yanında araştırıcılar için bazı altyapı olanaklarının geliştirilmesi,
daha önce fikir sahibi olunmayan bazı türlerde genetik çeşitliliğin modern biyoteknolojik yöntemlerle
saptanması gibi olumlu gelişmeler sağlanmıştır. Projenin diğer bir çıktısı olarak “Türkiye Bitki Genetik
Çeşitliliğinin Yerinde (In situ) Korunması Ulusal Planı” hazırlanmıştır. Ulusal Plan kısa ve uzun süreli
koruma hedefleri veren ve bundan sonra uygulanması öngörülen bir takım koruma çalışmalarını
sıralaması açısından yararlı bir kaynak olmuştur. Proje aynı zamanda ülkenin diğer yörelerinde
yürütülecek benzer çalışmalara da öncülük yapştır.
Bu projenin arkasından Avrupa Komisyonu’nun desteği ile 2000-2003 yılları arasında, TKB ile
Çevre Bakanlığı’nın işbirliği yürütülen “Tehdit Altındaki Bitki Türlerinin Kendi Ekosistemlerinde
Korunması (LIFE III)” Projesi ile Tuz Gölü ve Göller Yöresi’ndeki endemik 16 bitki türünün yerinde
korunmasını öngören bir çalışma daha yürütülmüştür. Bu çalışma sonunda da Tuz Gölü çevresinde 4
adet farklı alanı bir araya getiren bir Önemli Bitki Alanı (ÖBA), Eber ve Akşehir Gölleri çevresindeki iki
alanı içine alan bir ÖBA, Ceyhan Deltası’nda bir ÖBA ile aynı türü hedef alan biri Konya Gevne Vadisi,
ikincisi Muğla Sandras Dağları ve üçüncüsü de Denizli civarında olan üç adet ÖBA alanı belirlenmiştir.
Bu çalışmaya destek olmak üzere proje alanları çevresinde sosyoekonomik değerlendirmeler de
yapılmıştır.
Türkiye’de canlı doğal kaynakların korunması ile ilgili sivil toplum kuruluşlarının sayısı ve
bunların çalışma alanları her geçen gün artmaktadır. Ancak çalışmaların geldiği nokta, özellikle mali
kaynak yetersizliği nedeniyle özlenen düzeyin çok altındadır. Türkiye Tabiatını Koruma Derneği, Doğal
Hayatı Koruma Derneği, Türkiye erozyonla Mücadele ve Ağaçlandırma Derneği (TEMA), Kırsal Çevre
ve Ormancılık Sorunları Araştırma Derneği (KIRÇEV) ve diğer sivil toplum kuruluşları, doğa koruma ve
koruma çalışmalarına halkın katılımı konularında yardımcı olmaktadır.
Ekonomik öneme sahip tarım ürünleri şında, orman genetik kaynaklarımız da in situ
uygulamaları ile korunmaktadır. Türkiye’de koruma altındaki Orman alanları toplamı 3.749.673 ha’dır
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
165
Orman alanlarımızın koruma stratejisi, sayısı ve genişlikleri çizelge 3’te gösterilmiştir (Kaya ve ark.
1998).
Çizelge 3. Orman Alanlarının Koruma Statüsü, Sayısı ve Kapladıkları Alanlar
Koruma şekli Sayısı Toplam alan (ha)
Milli Parklar 31 612.112
Doğa Koruma Alanı 32
82.023
Doğa Parkları 11
46.872
Doğal Anıtlar 54 74
Tohum Mesceresi 322 32.914
Gen Koruma Ormanı 16 2.816
Yaban hayatı Koruma Alanı 109 1.800.000
Özel Koruma Ala 12 418.800
Koruma Ormanı 48 360.130
Dinlenme ve Kamp Alanları 415 12.770
Tarım İşletmeleri 38 381.162
Toplam 3.749.673
Çiftçi çeşitlerinin yerinde korumasına yönelik çalışmalar ülkemizde henüz yeni olup bu konuda
fazla bir ilerleme sağlanamamıştır. Bu konuda önderlik yapan bir çalışma ülkemizin kuzey geçit
bölgelerindeki önemli yerel çeşitlerin durumu ve bu çeşitlerin korunmasına yönelik önlemlerin
belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Bu çalışma sonucu özetle, yerel çeşitlerin çiftçi şartlarında in situ
muhafazası çalışmaları ile aşağıdaki hususların sağlanabileceği belirtilmiştir (Tan, 2002):
a. Çiftçiler tarandan yetiştirilmekte olan yerel çeşitlerin belirlenmesi ve ekolojik, sosyo-
ekonomik durumlarının anlaşılması;
b. Yerel çeşitlerin çiftçi tarafından halen ekilmekte ve dolayısıyla saklanmakta olması
kararını etkileyen ana faktörlerin belirlenmesi;
c. Zaman içinde yerel çeşit populasyonlarındaki varyasyona etki eden çiftçi kararlarının ne
yönde ve boyutta etkili olduğunun saptanması;
d. Yerel çeşitlerin veya köy çeşitlerinin kullanımına yardımcı olacak yolların aranması, bu
yolla çiftçilere pazar imkânlarının yaratılması ve yerel çeşitler kullanarak çiftçilerin tercihi
yönünde yeni çeşitler geliştirilmesi, böylece bu çeşitler ile yöreye girebilme imkânı
yaratılabilmesi.
4. BİTKİ GENETİK KAYNAKLARININ KULLANIMI
Ülkemizin zengin genetik kaynakları bunları koruma yönünde önemli sorumluluklar getirmekle
beraber kullanarak ekonomiye kazandırma şeklinde fırsatları da önümüze sermektedir. Aslında
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinin (Anonim, 1996) üç temel prensibinden biri “biyolojik çeşitliliğin
sürdürülebilir kullanımıdır”. Biyolojik çeşitlilik unsurlarının kullanımı bunların değerini bir kat daha
arttıracaktır. Günümüzde hüküm sürmekte olan küresel ısınma ve iklim değişikliği sorunu karşısında
artmakta olan dünya nüfusunun beslenmesi için başvurulacak ilk kaynak yine bitki genetik kaynakları
olacaktır. Bunun sağlanması ise gelecek dikkate alınarak yapılacak çalışmalarla gerçekleşebilir. Söz
konusu çalışmalar çeşitliliğin korunması, tanımlanması, değerlendirilmesi, kullanılır hale getirilmesi ve
kullanılması olarak sıralanabilir.
Ülkemizde son yıllarda bitki genetik kaynaklarının aranması ve bulunmasına yönelik çok sayıda
araştırma yapılmaktadır. Üniversitelerimizde yapılan çalışmaların büyük çoğunluğu, yalnızca bitkiyi
bulma ve yapılan çalışma sonucu elde edilen bilgi ve materyali saklama şeklindedir. Farklı
üniversitelerimizin ilgili bölümleri aynı alanda ve aynı bitkiler üzerinde defalarca çalışmaktadır. Arama
ve bulma konusundaki beceri ne yazık ki bunların ekonomik değere çevrilmesi konusunda
gerçekleşmemektedir. Hâlbuki bu materyalin en önemli katkısı, ekonomik öneme sahip özelliklere
ilişkin genlerin çıkarılıp kullanılması ile sağlanabilecektir. Elde edeceğimiz genleri doğrudan kendi
ürünlerimizde kullanarak ya da patent hakkı karşılığı satarak sağlanacak kazancımız, sahip
olduğumuz bitkisel gen kaynağı zenginliğimiz dikkate alındığında, çok büyük olacaktır.
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
166
İnsanımızı ve üreticimizi oluşmakta olan “yaşam şirketleri”nin insafına bırakmamanın tek yolu,
rekabet edebilen ürünlere sahip olmaktır. Bu yolla sağlanacak ekonomik katkının miktarını ise
şimdiden kestirmek mümkün değildir.
Öte yandan, yurtdışından gelen araştırıcılar, ülkemizin bütün bölgelerinden topladıkları birçok
bitkiyi yasal ya da yasal olmayan yollarla yurtdışına çıkarmışlardır. Ancak son yıllarda benzer
çalışmaları yapmak üzere artan sayıda materyal talebi bulunmaktadır. Bu da, büyük bir kısmının
yurtdışına çıkartılmış olmasına rağmen ülkemizin sahip olduğu zenginliğin öneminin gün geçtikçe
arttığını göstermektedir.
Bunlara ek olarak, alınan önlemlerin yetersiz kalması, yapılan çalışmaların bütünlük
sağlamaması ve koordinasyonun yetersiz olması nedeniyle en değerli unsur olan zaman
yitirilmektedir. Andığımız çalışmaların bütünleştirilmesi, kaynak kaybının önlenmesi ve en üst düzeyde
yarar sağlanabilmesi için bütünleştirilmiş bir yapıya gerek vardır.
4. 1. Doğrudan Kullanma
İnsanlık tarihi içinde bitkilerden yararlanmanın en eski yolu doğadan toplamadır. Yabani türler,
insanlığa besin olarak kaynak oluşturmaktadır. Çok sayıda ülkede yabani besin kaynakları kuraklık
döneminde ve özellikle de açlık sorunu ortaya çıktığında, doğrudan kullanılmaktadır.. Bu yöntemin
binlerce yıllık geçmişi vardır. Bu yabani türler önemli mineraller, vitaminler ve diğer çok sayıdaki gıdayı
tamamlayan kaynaklardır. Bunlar arasında ilaç, kokulu bitkiler, reçine, yağ, tutkal, boya, tanin,
balmumu ve böcek ilacı elde edilen endüstriyel bitkiler yanında süs bitkileri de bulunmaktadır. Yabani
türlerin geniş anlamda önemi, kökleri ve yumruları, yaprakları ve meyvelerinden kaynaklanmaktadır.
Yabani türlerin yetiştirilmesinde karşılaşılan güçlükler nedeniyle doğadan toplayarak doğrudan
kullanım devam etmektedir. Ancak bu türlerin üretilerek kullanılması, bitki genetik kaynaklarının
devamlılığını sağlama yönünden üzerinde durulması gerekli önemli bir konudur. Buna en güzel örneği
Triticum monococcum (siyez) ve Triticum dicoccon (gernik) gibi ilkel buğday çeşitlerinin yıllar boyu
üretilmesi oluşturmaktadır.
Ege Bölgesinde sebze olarak tüketilen, yenebilen yabani bitkilerin tespit edilmesi ve kullanılış
biçimleriyle, doğadan toplanma yerine kültür bitkisi gibi yetiştirilerek tüketime kazandırmak ve böylece
doğadan aşırı toplamalar önlenerek bitki türlerinin tükenme tehlikesi ile karşı karşıya kalmalarını
engellemek amacıyla hazırlanan bir proje sonunda, çeşitli şekillerde halk tarafından tüketilen 73 adet
doğal bitki türü tespit edilmiştir. Bu türler aşağıda sıralanmaktadır (Tan ve Taşkın, 2009): Allium spp.
(A. scrodoprasum ssp. Waltsteinii A. scrodoprasum ssp. rotundum, A. subhirsutum), Amaranthus spp.
(A. albus, A. retroflexus, A. graecizans, A. lividus), Anchusa undulata, Arum spp. (A. dioscoridis, A.
maculatum), Asparagus spp. (A. acutifolius, A. officinalis), Beta maritima, Brassica cretica, Bunias
erucago, Capparis spinosa, Capsella bursa-pastoris, Chenopodium album ve diğer Chenopodium
türleri, Chondrilla juncea, Chrysanthemum spp. (C. coronarium, C. segetum), Cichorium intybus,
Crepis sancta, Crithmum maritimum, Cytinus hypocistis, Daucus carota, Echinophora tenuifolia,
Echium plantagineum, Erodium spp. (E. cicutarium, E. malacoides), Eryngium spp. (E. campestre, E.
creticum), Falcaria vulgaris, Foeniculum vulgare, Knautia integrifolia, Lactuca serriola, Lecokia cretica,
Malva sylvestris, Nasturtium officinale, Oenanthe pimpinelloides, Onopordum illyricum, Opopanax
hispidus, Papaver spp. (P. rhoeas, P. somniferum), Pimpinella cretica, Pistacia terebinthus, Pisum
sativum, Plantago spp. (P. coronopus, P. lagopus, P. lanceolata), Polygonum arenastrum, Portulaca
oleraceae, Ranunculus ficaria, Raphanus raphanistrum, Rumex spp. (R, acetosella, R. patientia, R.
tuberosus), Salicornia europaea, Scandix spp. (S. pecten-veneris, S. iberica), Scolymus hispanicus,
Scorzonera cana, Silene spp. (S. dichotoma, S. vulgaris, S. italica), Silybum marianum, Sinapis spp.
(S. alba, S. arvensis), Sium sisarum, Smilax aspera, Smyrnium spp. (S. olusatrum, S. rotundifolium),
Solanum nigrum, Sonchus spp. (S. asper, S. oleraceus), Stellaria media, Tamus communis,
Taraxacum ssp., Tragopogon longirostris, Umblicus rupestris, Urtica dioica, Valeriana dioscoridis.
4. 2. Genitör Olarak Kullanma
Yabani ve ilkel populasyonların diğer bir kullanım alanı, modern kültür çeşitlerinin fakir olan gen
havuzlarının genişletilmesidir. Günümüzde, üstün verimli ve fakat dar genetik tabanlı olan modern
çeşitler başta çevresel baskılara (hastalık, zararlı, soğuk ve kurak v.b.) dayanıklılık yönünden gen
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
167
eksikli olduklarından, ıslahçılar sürekli olarak kalıtsal materyalin yeni kaynaklarını aramaktadırlar. Bu
yönden uzun süreli programlarda kantitatif karakterleri; kısa ya da orta süreli programlarda kalitatif
karakterleri (hastalıklara dayanıklılık v.b.), aktarmada bitki genetik kaynakları doğrudan ya da köprü
türler olarak kullanılırlar (Şehirali ve Özgen, 1987).
Ancak sürdürülebilir kullanım, bitki genetik kaynaklarının iyi değerlendirilmesini ve ideal
dağılımını sağlamakla gerçekleşebilir. Bitki genetik kaynaklarının gıda ve tarım için kullanımını
iyileştirmek, materyalin korunma süresince tüm özelliklerinin belirlenmesiyle sağlanabilir.
Bitki genetik kaynaklarının değerlendirilmesi, ön ıslah programlarında kullanımını arttırmak,
tohum üretimini sağlayarak dağıtmak gibi tüm işlemler, kullanmanın farklı şekillerini oluşturur.
Açıklamalarımız dikkate alındığında öncelikle eldeki ve ekonomik yönden önemli olan
materyalde populasyon yapısı ivedilikle belirlenmelidir. Bu amaçla değişik çevre koşullarındaki
bitkilerin morfolojik ve protein markörlerinin (parmak izlerinin) belirlenmesi gerekir. Morfolojik özellikler
tarla koşullarında belirlenebilir ve bunlar markör olarak kullanılamaz, ancak bu özelliklerin
kombinasyonları botanik olarak çeşitlerin tanımlanmasını sağlar.
Ülkemizden kaynak alan tahıl türlerinin yabani akrabalarıyla ve çiftçi çeşitlerinin gıda, beslenme
ve çeşit geliştirme bakımından önemli karakterlerinin ortaya çıkarılmasıyla ilgili çalışmalar son yıllarda
hız kazanmıştır. Bu çalışmalardan birinde 12 gernik (T. dicoccon), 6 siyez (T. monococcum) ve 2 de
ekmeklik buğday çeşidi kullanılmış ve sonuçta insan sağğı açısından yararlı olan bitki kökenli
kimyasallar ve antioksidanlar bakımından gernik ve siyez örneklerinin önemli ölçüde yüksek değerler
verdiği saptanmıştır (Serpen ve ark. 2008). Köksel ve ark. (2008) tarafından yapılan diğer bir
çalışmada aralarında kültürü yapılan siyez ve gernik de dahil olmak üzere buğdaya A ve B genomunu
veren yabani akrabaların nişasta özelliklerine bakılmıştır. Araştırmada kullanılan tüm örneklerin
nişasta özellikleri yaygın olarak yetiştirilmekte olan buğday çeşitlerinden farklı bulunarak sonuçta
ortaya çıkan bu farklılıkların ileride gıda endüstrisinin ilgisini çekebileceği belirtilmiştir. Kaplıca
buğdaylarının farklı ürünler yapımında kullanım olanaklarının araştırıldığı çalışmalarda da kaplıca
buğdaylarıyla yapılan krakerlerin (Kütük ve ark., 2008), bisküvilerin (Öztürk ve ark., 2008) ve
makarnaların (Gümüş ve ark., 2008) kıyaslandıkları standart örneklerle benzer özellikte sonuç
verdikleri dolayısıyla da bu amaçlarla yetiştirilebilecekleri sonucuna ulaşılmıştır. Akıncı ve Yıldırım
(2009) güneydoğu Anadolu’dan topladıkları 29 arpa yerel çeşidine ait 800 adet örnek üzerinde
yaptıkları 3 yıllık bir seleksiyon çalışması sonucunda morfolojik karakterler yanında hastalıklara
dayanıklılık ve protein içeriği gibi karakterler bakımından büyük bir çeşitlilik olduğunu belirlemişlerdir.
Protein markörleri (parmak izleri) ile analiz yapılması, morfolojik karakterlerin kullanılmasını
tamamlayıcı niteliktedir. Protein markörleriyle analiz, populasyonlardaki değişmeleri morfolojik
markörlere oranla daha güvenle göstermektedir. Bu nedenle DNA markörlerine dayalı ucuz ve hızlı
analiz yöntemlerinin geliştirilmesine ve kullanılmasına gereksinim vardır.
Biyoteknoloji, ne klasik bitki ıslahının ne de şu an bitki ıslahında kullanılan genetik kaynakların
yerini doldurabilir. Bu yakın bir gelecekte de mümkün olmayacaktır. Biyoteknoloji çoğunlukla bitki ıslahı
teknolojileri içinde yerini alacak ve genetik materyallerin korunma yöntemleri ve bitki türlerinin gen
havuzlarını genişleterek, bitki ıslahının alanını ve doğruluğunu arttıracaktır.
İnsanlık tarihi ile eşdeğer bir geçmişe sahip olan geleneksel biyoteknoloji, son elli yılda
moleküler biyoloji ve genetik alanında gerçekleşen ilerlemelerle, yepyeni bir anlam ve önem
kazanmıştır. Bu nedenle modern, bilişim teknolojisi ile birlikte günümüzde insanlığın refahına en
önemli katkıyı sağlaması beklenen teknolojilerin başında yer almaktadır. Modern biyoteknoloji,
yenilikçiliğe açık, çok hızlı büyümesine karşın potansiyeli sınırsız ve fakat moleküler biyolojide yapılan
temel bilim araştırmalarına ve alt yapısına sıkıca bağımlı bir teknolojidir.
Günümüze değin gen aktarımının uygulama alanı, fenotipin ya da gen etkisinin kolayca
görülebileceği durumlarla sınırlı idi. Bu durum kantitatif karakterlerde, özellikle de çok gen tarafından
kontrol edilenlerde mümkün değildir.
Moleküler teknikler genetik korumada özellikle de tohum olarak kolayca korumaya alınamayan,
vejetatif yollarla çoğalan ya da recaltcitrant (inatçı) tohumları olan bitkilerin korunmasında önemli bir
yere sahiptir (Peacock, 1987).
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
168
Moleküler genetiğin, genetik kaynakların doğrudan korunması ve kullanımındaki başarısı, ilişkili
ya da ilişkili olmayan genotipler arasında genlerin aktarılmasını sağlamasıdır. Bu işlem, sayıları her
geçen gün artan bir dizi organizmada başarı ile kullanılmakta ve daha önce bilinen hiçbir teknikle
sağlanamayan kolaylık ve doğruluk derecesi ile gen aktarımları gerçekleştirilmektedir. Burada gen
aktarımı, melezlemede karşılaşılan uyuşmazlıkla sınırlandırılmaz, sonuçta da bitki gen havuzlarının
potansiyeli şu andaki sınırların çok ötesine kadar genişleyebilir.
Özellikle son 20 yılda kullanım alanı giderek yaygınlaşan biyoteknolojik tekniklerle bitki genetik
kaynaklarının yabani akrabalarından daha fazla yararlanılmaya başlanmıştır. Bu yararlanmalar
aşağıdaki gibi sıralamak olasıdır:
Bitki ıslah programlarının değişen çevre koşullarına olan isteklerini karşılamak için RFLP,
RAPD, AFLP vb yeni moleküler tekniklerden yararlanarak genetik çeşitliliğin belirlenmesi,
Vektör aracılığıyla ya da doğrudan gen aktarma teknikleriyle melezlemesiz gen aktarma
yapılması,
Bitki ıslah programlarının doku kültürü, embiriyo kültürü, anter kültürü vb yöntemlerle ıslah
programlarının kısaltılması,
Yabancı gen taşıyan ya da bilinen gen taşıyan melezlerde “MAS” (Marker Assisted
Selection) yardımıyla hızlı ve güvenilir seçmelerin yapılması,
Türlerin genetik ve agronomik özelliklerinin belirlenmesi için genetik haritalarının yapılması,
Yabani kaynaklı DNA parçalarının belirlenerek (PCR) yalnızca istenen kısımlarının kültür
türlerine bağlılıklarının kırılarak aktarılması,
Anti-sens RNA ile poliploid türler arasındaki doğal engellerin ortadan kaldırılması (Özgen
ve ark., 2000).
Geleneksel ıslah yöntemlerinde en büyük sorunlar olarak ortaya çıkan kısırlık, istenmeyen gen
geçişleri ve geniş populasyonlarla çalışma gibi sorunlar genetik mühendisliği teknikleri ile yapılacak
gen aktarılmalarıyla ortadan kaldırılmakta, ıslah süresini kısaltmakta, yabani gen kaynaklarından daha
fazla –hatta belki sınırsız- yararlanma olanaklarını sunmaktadır. Bu bilimsel yöntemlerin ve çıktılarının
çoğunun patentinin alınması özellikle geri kalş ülkelerde ileride sorunlar çıkaracak ve açık bir
şekilde dışa bağımlılığı artıracaktır. Bu nedenle yeni teknolojilerin geliştirilmesine önem verilerek
rekabet gücümüzün ayakta tutulması gerekmektedir.
Bu tip çalışmalar; DNA izolasyonu, DNA’nın kesilmesi, PCR ve elektroforez tekniklerinin yaygın
olarak kullanılmasıyla, gelecekte bitki ıslahçılarının bir numaralı yöntemi olacaktır (Day 1993).
Kısacası, klasik melezleme tekniği ile farklı türlerden gen aktarmada en önemli engelleri oluşturan
kısırlık, istenmeyen gen geçişleri ve geniş populasyonda çalışma gibi sorunlar, genetik mühendisliği
teknikleri ile gen aktarılmasıyla tamamen ortadan kaldırılmakta, ıslah süresinin kısaltılmasının
yanında, yabani bitki genetik kaynaklarından genitör olarak sonsuz yararlanma olanaklarına
kavuşulmuş olunmaktadır.
Tüm bu yöntemlerle sağlanan başarılar, özellikle transgenik bitkilerle ülkelerin geleneksel tarım
ekonomilerini etkileyecek noktaya gelmiştir.
Modern biyoteknoloji bitkisel üretimde ekonomik verimlilik düzeyini yükseltirken, bilim ve
teknolojide geri kalmış ülkelerde şa bağımlılığı arttıracaktır. Bu bağımlılığın temeli, teknoloji
geliştirmekten çok, teknoloji kullanımı ve kullanılan teknolojiye materyal sağlamakla ilgilidir. Çünkü
günümüzde kullanılan teknikler rutin hale gelmiştir. Bundan sonraki ilerlemeler yavaş ve geliştirilen
teknolojilerin otomasyonuna yönelik olacaktır. Ancak kullanılacak materyal kaynağının yaygınlığı ve
farklılığı önemini koruyacaktır.
Son yıllarda yaşanan tartışmaların başında iki konu yer almaktadır. Bunlar “genetik kaynaklara
erişim” ve “canlı organizmaların ve parçalarının patentlenebilir olarak görülmesi”dir. Günümüzdeki
uluslar arası antlaşmalara göre, biyolojik çeşitlilik “insanlığın ortak ilgi alanı” olarak kabul edilmekte ve
dünyanın herhangi bir yerindeki bu tür kaynaklara ulaşımın herkesin hakkı olduğu görüşü
savunulmaktadır. Bu görüşün savunucusu olan gelişmiş ülkeler, gelişmekte ve az gelişmiş ülkelerin
sahip olduğu doğal kaynakları çok kolaylıkla sömürmektedirler. Ülkemizde sömürülen ülkeler
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
169
arasındadır. Ancak, bu kaynaklardan alınan materyalden elde edilen gen ya da kısmen işlenmiş
ürünler, patentle koruma altına alınarak maddi bir karşılık talep edilebilmektedir.
Günümüze kadar kabul edilen patent yaklaşımı, yalnızca bir araştırma sonucu elde edilen
sanayi ürünlerinin patentle korunabileceği ve canlıların patent altına alınmasının mümkün olmadığı
esasına dayanıyordu. Ancak modern biyoteknolojideki gelişmeler sonucu patent kavramının kapsamı
genişletilerek, bir araştırma sonucu geliştirilen canlı ya da canlı parçalarının da patentle korunabileceği
savunulmaya ve uygulanmaya başlamıştır. Bunun en canlı örneği transgenik bitkilerdir. Transgenik
bitkilerde belirli özellikleri iyileştirmek için kullanılan genler, patent hakkı ödenerek kullandırılmaktadır.
Böyle bir geni alıp kendi çeşidinizde kullanmak istiyorsanız bunun için milyon dolarlara varan patent
hakkı ödemek gerekmektedir. Bu ürünlerin tohumlarını üretmek istiyorsanız klasik ürün tohumlarına
ödenen fiyattan % 25–100 daha fazla ödeme yapmak gerekmektedir. Burada, genin kaynağı önemsiz,
son kullanım şekli ise çok önemlidir.
Yeni teknolojilerden yararlanarak bitkilere özellik kazandırmak sadece doğrudan gen aktarma ile
sınırlı olmayıp, antisens RNA teknolojisi adı verilen çok yeni bir sistemle bitkinin protein sentezi kontrol
altında tutulabilmekte, böylelikle bitkinin istenmeyen özelliğinin ortaya çıkması engellenebilmektedir
(Riley, 1958).
4.3. Genetik Kaynaklara Erişim ve Yararların Paylaşımı
Genetik kaynaklara erişim şartları ve koşulları, genetik kaynak sağlayan ülkelerin, toplulukların
veya kuruluşların ön izin bildirimi uygulamaları ve genetik kaynakların kullanımından doğan yararların
paylaşımı için yapılan düzenlemeler önemli ve kritik konulardır. Yürürlükteki uluslararası yasa ve çok
sayıdaki bölgesel ve ulusal yasalar ve düzenlemeler ön izin bildirimi uygulamaları ve genetik
kaynaklara erişim ve yararların paylaşımı için çerçeve oluşturmaktadır.
Uluslararası düzeyde erişim ve yararların paylaşımı ile ilgili temel düzenleme “Biyolojik Çeşitlilik
Sözleşmesi ve “Gıda Ve Tarım Bitki Genetik Kaynakları Uluslar Arası Antlaşması (GTBGKUA)”dır.
BÇS erişim ve yararların paylaşımı ile ilgili genel çerçeveyi sağlarken, GTBGKUA ise gıda ve tarım ile
ilgili belirli bitki genetik kaynaklarını kapsamakta ve bunlara erişim ve yararların paylaşımı ile ilgili çok
taraflı bir sistem oluşturmayı amaçlamaktadır. Ulusal düzeyde ise “Bitki Genetik Kaynaklarının
Toplanması Muhafazası ve Kullanılması Hakkında Yönetmelik” erişimle ilgili esasları düzenlemektedir.
Her ne kadar GTBGKUA tarımsal çalışmalarda kullanılan genetik kaynakların erişimine uluslar arası
bir düzenleme getiriyorsa da genel olarak yararların paylaşımını konusunda küresel bir rejim
oluşturmak üzere, halen başta BÇS organları olmak üzere pek çok ortamlarda tartışılmaya devam
etmektedir.
Biyolojik kaynaklara erişime karşılık bunların kullanımından doğan yararların eşit ve adil
paylaşımına dair bir uluslar arası düzenleme olmamakla beraber, bu kaynakların kullanımını esas alan
teknolojilere erişim uluslar arası düzenlemelere de konu olan kısıtlamalara ve geniş kapsamlı koşullara
tabidir. Bu kısıtlamalar özellikle biyoteknoloji alanında, buluşlarla birlikte oluşan Fikri Mülkiyet
Haklarının yasaklayıcı yaptırımlarının sonucudur. Genetik kaynakların korunması ve kullanımıyla ilgili
olarak geleneksel bilgi ile getirilen buluş niteliğindeki uygulamalar ve yeniliklere karşılık olarak da
henüz bir yarar paylaşımı rejimi yoktur. Bu durumda genetik kaynak sahibi ülkelerin materyali ve
bunlarla ilgili geleneksel bilgi için bir hak elde etmek mümkün değilken, teknolojiyi elinde bulunduran
gelişmiş ülkeler bir yandan bu kaynaklara karşılıksız veya çok küçük bir çıkar karşılığı sahip olurken
diğer taraftan genetik kaynakların kullanımıyla ilgili olarak geliştirdikleri teknolojileri de fikri mülkiyet
hakları karşılığında değerlendirebilmektedirler.
5. GENETİK YAPISI DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALARIN (GDO) BİTKİ GENETİK
KAYNAKLARI ÜZERİNDE OLUŞTURACAĞI SORUNLAR
Biyoteknoloji, günümüzde tıp dahil olmak üzere oldukça geniş bir uygulama alanı bulmaktadır.
Hatipoğlu (1999), bitki biyoteknolojisini “bitki organ, doku ve hücrelerinin steril suni ortamlarda kültür
edilme ve genetik olarak değiştirilme tekniklerinden oluşan bir teknikler bütünü” olarak
tanımlamaktadır. Aynı yazar bitki biyoteknolojisinin bitki organ, doku ve hücrelerinin steril suni besi
ortamlarında kültürü, çoğaltılması ve bunların genetik olarak değiştirilmesini kapsadığını ve bitkisel
üretimde bilinen klasik yöntemlerle çözülemeyen veya aşılması güç olan problemlere çözüm getirerek,
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
170
daha ekonomik, kalite ve kantite yönünden daha yüksek bitkisel üretimin gerçekleşmesine yardımcı
olmak üzere uygulandığını ifade etmektedir.
BÇS’nde biyoteknoloji, “biyolojik sistemlerin, canlı organizmaların veya bunların türevlerinin,
özel bir kullanım amacına yönelik yeni ürünler veya işlemler ortaya koymak veya var olanları değişime
uğratmak üzere kullanıldığı her türlü teknolojik uygulama” şeklinde tanımlanmaktadır (Anonim, 1996).
Bu tanımlardan anlaşılacağı gibi biyoteknoloji, canlı organizmaların istenen genotipteki bireylerini elde
etmek üzere genetik yapılarını değiştirme işleminde kullanılan teknolojik uygulamadır. Ancak sö
edilen amaçlarla ilişkili olsa da, biyoteknoloji burada ifade edilenlerden daha geniş bir kullanım alanına
sahiptir.
Sürdürülebilir tarım ile biyoteknoloji arasındaki bağlantıya geçmeden önce, genetik çeşitliliğin
oluşması ve bunun sürdürülebilirlik açısından önemine bakmakta yarar vardır. Sürdürülebilirlik
kavramı, değişen koşullara uyum sağlama ile ilgilidir. Bu konu sadece canlılar âlemi için değil; bilim ve
teknolojinin tüm dalları, sanayi, ekonomi için de geçerlidir. Dış çevrede ortaya çıkan değişikliklere ayak
uydurabilen canlılar ve sektörler faaliyetlerini sürdürebilmekte, uyum sağlayamayanlar ise ya sağksız
bir yapıya kavuşmakta ya da zaman içinde ortadan kalkmaktadır. İnsanlığın gelişimi ile bilim ve
teknolojide ulaşğı nokta bu değişim sayesinde olmuştur. Benzer şekilde canlılar âleminin mevcut
formları da belirli bir değişim ve evrimleşme sonucu günümüze gelmiştir. Değişen çevre koşullarına
uyum sağlayamayan canlı türleri yok olurken, evrimleşebilenler canlılıklarını sürdürebilmişlerdir.
Canlıların evrimleşmeleri milyonlarca yıldır devam eden ve dünya durdukça devam edecek
sürekli bir olaydır. Bu süreç içinde insanoğlunun günümüzdeki bilgi düzeyiyle bir kısmı henüz
anlaşılamamış bir seri doğal ve rastlantısal olaylar sonucu yeni canlı türleri yanında mevcutlarının
farklı genotipleri ortaya çıkmaktadır. Tür zenginliği ve tür içi çeşitlilik tarımsal sürdürülebilirliğin
sigortası durumundadır. Genetik çeşitlilik bir ölçüde yapay yollarla oluşturulabilse de doğal çeşitliliğin
korunması ve bir yandan da evrimleşme sürecinin devam etmesi, sürdürülebilirliğin temel koşuludur.
Biyoteknoloji günümüze değin biyolojik çeşitliliğin korunmasında çok önemli bir rol oynamıştır.
Bitki genetik kaynakları açısından bakıldığında ex-situ muhafaza stratejisi içerisinde klasik koruma
yöntemlerinin kullanılamadığı recalcitrant (inatçı) tohumlu türler (meşe, kestane), tohumla
üretilmesinde problem olan türler (orkideler, süs bitkileri), vegetatif yolla çoğalanlar (meyve ağaçları),
yumrulu, rizomlu, soğanlı türlerin embriyo kültürü, embriyo kurtarma, doku kültürü, meristem kültürü,
yavaş büyütme, ultra soğuk koşullarda koruma; DNA, polen koruma gibi konular da teknoloji
yardımıyla gerçekleşmektedir.
Biyoteknolojik yöntemler, populasyonların genetik çeşitliliğin anlaşılmasına da olanak
sağlamaktadır. Bu şekilde materyal toplama çalışmalarında yoğunlaşılması gereken yöreler
bilinmekte; gen bankalarında muhafaza edilen genetik materyalin sahip olduğu çeşitliliğin değişim
aralığının bilinmesi ile koleksiyonlar içindeki benzer genetik yapıdaki örnekler ayıklanabilmektedir. Bu
şekilde daha az sayıda materyalin depolanması suretiyle genetik kaynak muhafazası çalışmalarında
ekonomiye gidilebilmekte ve yeni kaynaklar için yer açılmaktadır.
Biyoteknolojinin ve klasik genetik çalışmaları sonucu ortaya çıkarılan izogenik hatlar, nullizomik
hatlar, substitution hatları, addition hatları, doubled haploid populasyonlar, mutantlar vb, aracılığıyla
çeşitliliğin zenginleşmesine yol açmışlardır. Biyoteknolojik uygulamalar, geliştirilen genotiplerin genetik
yapılarının daha iyi tanınmasına da yardımcı olmuştur.
Biyoteknolojik yöntemler kullanılarak yapılan melezleme çalışmaları da çeşitliliğin artmasında rol
oynamaktadır. Ayrıca marker destekli seleksiyon çalışmaları, yabani akrabalarda bulunan hedef
genlerin kültür çeşitlerine aktarılmasında fırsatlar yaratmaktadır. Sıralanan bu yönleriyle biyoteknoloji,
bitki genetik kaynaklarının korunması, dolayısıyla da sürdürülebilir tarım için vazgeçilmez bir araçtır.
Biyoteknoloji alanında yapılan çalışmalar sonucu farklı kaynaklardan organizmalar arasında gen
alışverişi mümkün hale gelmiştir. Bu gelişme sonucu hızla artan dünya nüfusunun gıda gereksinimini
karşılamak amacıyla geliştirildiği ifade edilen genetik yapısı değiştirilmiş organizmaların (GDO), uzun
dönemde biyolojik çeşitliliği olumsuz yönde etkilemek gibi tehlikeleri de vardır. Burada en büyük tehdit
doğal evrimleşme sürecinin doğal olmayan yollardan kazanılan genler ile istenmeyen şekilde
değişmesi olasılığıdır.
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
171
Canlıların evrimleşmeleri milyonlarca yıldır devam doğal bir süreçtir. Evrimleşme süreci boyunca
canlı türlerinde mikro mutasyonlar ve seyrek de olsa daha büyük doğal mutasyonlar ortaya
çıkmaktadır. Bunların sonucu oluşan genotiplerden değişen çevre ve stres koşullarına adapte
olabilenleri neslini devam ettirmektedir. Nesiller boyunca ortaya çıkan bu değişimler sonucu, çevre ve
stres koşullarına daha iyi uyum sağlayacak fenotipik değişiklikler de oluşmaktadır. Örneğin aynı cinse
ait farklı türlerin soğuk bölgelerde yetişenleri nispeten daha kısa boylu ve daha yatık olmaktadır.
Benzer şekilde herhangi bir zararlının yoğun olduğu yöreler içinde meydana gelen doğal evrimleşme
süreci boyunca bitkiler, hücre duvarını kalınlaştırmak, tüylenmek, sap kısmında mumsu tabaka
oluşturmak gibi doğal savunma mekanizmaları geliştirmektedir. Benzer şekilde hastalıklara karşı
dayanıklı genotipler de ortaya çıkmaktadır. Buna karşılık zararlılar da doğal evrimleşme süreçleri
içinde kendilerini yenilemekte ve bitkilerin geliştirdikleri doğal dayanıklılık mekanizmalarının üstesinden
gelecek yönde gelişimlerini sürdürmektedir. Hastalık etmenleri de oluşan dayanıklılık genlerini aşacak
yönde yeni ırklar geliştirmektedir. Bu nedenle belirli bir hastalığa karşı dayanıklılığı için tescil edilen
bazı kültür çeşitleri, bazen birkaç yıl gibi kısa süre içinde, aynı hastalığın yeni gelişen ırkları tarafından
kırılmaktadır.
Genetik yapısı değiştirilmiş organizmalardan kültür çeşitlerine kazandırılan dayanıklılık genleri,
alışılmış dayanıklılık mekanizmaları dışında bazı özelliklere sahiptir. Bunlardan özellikle toksin üreten
bakteriyel kökenli dayanıklılık genlerinin aktarıldığı çeşitlerin kullanılması durumunda ekolojik dengeye,
dolayısıyla da bitki genetik kaynaklarına olabilecek olumsuz etkileri dikkatle izlenmeli, bu tip
çalışmalarda bitkisel kökenli genlere öncelik verilmelidir.
Doğada türler arasında gen alışverişi olabilmektedir. Gen alıp vermenin ötesinde bazı türlerin
ortaya çıkması, türler arası genom alışverişi sonucu olmuştur. Canlıların evrim süreci bu gibi örneklerle
doludur. Genetik yapısı değiştirilmiş kültür çeşitlerinden yabani akrabalarına gen akışı olanaklıdır.
Milyonlarca yıldır süren evrimleşme işlemi, GDO’lardan doğal bitkilere istenmeyen genlerin bulaşması
sonucu 40-50 yıl gibi biyoçeşitliliğin ayak uyduramayacağı ölçüde kısa bir zaman dilimi içinde yön
değiştirebilir.
Evrim süreci mutasyon, melezleme, adaptasyon, seleksiyon v.b. bir dizi işlemleri içermektedir.
Evrimleşme olmadan hiçbir canlı türü değişen çevre koşullarına uyum sağlayamaz. Bunu
başaramayanlar geçmiş dönemlerde yok olmuşlardır. GDO’lar evrimleşme sürecini istenmeyen yönde
değiştirme riskini taşıdıklarından, biyolojik çeşitlilik ve sürdürülebilir tarım için potansiyel bir tehdit
durumundadır. Özellikle gen ve çeşitlilik merkezi durumunda olduğumuz türler için bu durum daha da
önemlidir.
Doğa, türler arasında meydana gelen gen alışverişi sonucu oluşan melez bitkiler ve hatta yeni
türler ile doludur. Evrimleşme sürecine doğal dayanıklılık mekanizmaları şında kazanılmış
dayanıklılık genlerinin, katılması aşamasında bu konu büyük bir önem kazanmaktadır. Doğal flora (ve
fauna) elemanlarının dışarıdan alacakları transgenler ile sürdürecekleri evrimin nereye varacağı büyük
bir soru işaretidir. Sonuçta doğada baş edilmesi şimdikinden daha güç sorunların ve organizmaların
ortaya çıkması olasıdır.
Türler arası melezleme bakımından ülkemiz açısından bazı familya ve bitki grupları öne
çıkmaktadır. Bunlardan buğdaygiller (Poaceae) familyasına dâhil olan buğdayın evrim süreci türler
arası gen alışverişine örnekler ile doludur. Bilindiği gibi günümüzde kültürü yapılan tetraploid buğday
grubunun; yabani akrabalarından Aegilops speltoides ile Triticum boeoticum türlerinin melezlenmesi
sonucu ortaya çıkan Triticum dicoccoides türünün doğal mutasyona uğraması ile önce Triticum
dicoccon türüne, daha sonra da kültürü yapılan Triticum durum türüne dönüşmesiyle oluşmuştur.
Benzer şekilde hekzaploid olan ekmeklik buğday (Triticum aestivum) da, Triticum dicoccoides türü ile
Aegliops tauschii türlerinin doğal melezidir. Buğdayın evriminde diploid yabani akrabaları dışında kalan
tüm tetraploid ve hekzaploid kültür çeşitleri ile yabani akrabaları, türler arası doğal melezlemeler
sonucu ortaya çıkş yapay türlerdir.
Türler arası melezlemeler sonucu oluşan yeni türler, gen alışverişinden daha fazlası olan genom
alışverişine örnektir. Doğanın dikkatlice incelenmesi sonucu buğdayın ana vatanı olduğunu
söyleyebileceğimiz Anadolu’nun muhtelif yörelerinde Aegilops columnaris, Ae. biuncialis, Ae. triuncialis
ve Ae. cylindrica türlerinin steril melezlerine sıkça rastlanmaktadır. Burada sıralanan buğday yabani
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
172
akrabalarından Ae. columnaris türü Ae. umbellulata X Ae. comosa türlerinin; Ae. biuncialis türü Ae.
umbellulata X Ae. comosa türlerinin; Ae. triuncialis türü Ae. umbellulata X Ae. caudata türlerinin; Ae.
cylindrica türü de Ae. caudata X Ae. tauschii türlerinin doğal melezidir. Geçmişte türler arası genom
alışverişinin sonucu ortaya çıkan bu türlerin, başka türlerden toz alarak oluşturdukları melezlerin
varlığı, doğal evrimleşme sürecinin bir parçası olarak kabul edilebilir. Bu da sözü edilen türlerin,
transgenik bitkilerden gen almalarının mümkün olduğunun göstergesidir. Ekmeklik buğday ile yabani
akrabası Aegilops cylindrica arasında gen akışı olduğuna ilişkin birçok bildirişler vardır (Morrison,
2002; Wang, 2002; Zemetra ve ark., 2002; Stewart ve ark., 2003).
Buğdaygiller familyası içinde türler arası melezlemeye başka cinslere ait örnekler de verilebilir.
Türkiye’de doğal olarak bulunan Agropyron, Elymus, Festuca, Lolium, Hordeum, Triticum ve birçok
buğdaygil cinslerinin genomlarında 7 kromozom olduğu bilinmektedir. Ayrıca bu türlerin kendi
aralarında doğal ve yapay melezlerinin olduğunu ortaya koyan çok sayıda literatür vardır. Bunlardan
Fedak (1984) arpa (Hordeum vulgare) ile mavi ayrık (Agropyron intermedium) arasında % 3.9’a varan
oranlarda melez bitkiler oluşturulabildiğini; Belanger ve ark. (2003) tavuz kuyruğu (Agrostis) türleri
arasında melezlenmenin olduğunu; Ellstrand (2003) Kuşyemi (Setaria) türleri arasında % 0.50
oranında, gökdarı (Pennisetum) türleri arasında % 39’a varan oranlarda melezlemenin olduğunu; bu
oranın Sorghum bicolor ve Sorghum halepense türleri arasında % 100’e kadar ulaşğını
bildirmektedir.
Quist ve Chapela (2001) mısır bitkisinin ana vatanı olduğu bilinen Meksika’da transgenik kültür
çeşitlerinden geleneksel çiftçi çeşitlerine transgenik DNA geçtiği bildirilmiştir.
Buğdaygil familyası şında ülkemiz açısında risk oluşturan bir başka familya da lahanagiller
(Brassicaceae) olmaktadır. Bilindiği gibi bu familyaya ait birçok türün yumrusu, sapı, yaprakları,
çiçekleri ve tohumları insan gıdası olarak veya başka amaçlarla kullanılmaktadır. Ayrıca doğal bitki
örtüsünde bulunan birçok Brassicaceae türleri süs ve örtü bitkisi olarak (Alyssum saxatile, Brassica
oleracea, Cardaria draba, Crambe orientalis, Iberis saxatilis, Isatis glauca, Lobularia maritima,
Matthiola incana) (Yücel, 2002), tıbbi amaçlarla (Capsella bursa-pastoris) veya boya bitkisi olarak
boya bitkisi olarak (Isatis tinctoria) da kullanılmaktadır. Brassicaceae türleri arasında gen alışverişinin
çok yaygın olduğuna ilişkin çok sayıda literatür bildirişleri vardır. Burada üzerinde durulması gereken
konu, 2008 yılı itibarıyla dünyada 5.9 milyon hektar ekim alanı ile soya, mısır ve pamuk ardından
dördüncü sırayı alan transgenik kolzadan, yabani akrabalarına olası bir gen akışıdır. Elsstrand (2003),
Raphanus sativus bitkisinden aynı adı taşıyan yabani akrabasına % 100 oranında gen akışı
olabileceğini bildirmektedir.
Dünya’da son zamanlarda “biyoyakıt” olarak adlandırılan enerji kaynaklarına yöneliş olmaktadır.
Biyoyakıtlar bitki orijinli yağlar, kızartma yağları, ürün artıkları veya odun gibi maddelerden
üretilebilmektedir. Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde geleceğe dönük biyoyakıt kullanım hedefleri şimdiden
belirlenmeye başlamıştır. AB, kullandığı akaryakıtın 2005 yılı sonuna kadar % 2’sinin, 2010 yılı sonuna
kadar % 6’sının ve 2020 yılı sonuna kadar da % 20’sinin biyoyakıt olmasını hedeflemiştir. Bu arada
çiftçilerine biyoyakıt üretim amacıyla yaptıkları ekimlerde 45 /ha destek vermektedir. Konuyu İngiltere
açısından ele alan Monbiot (2004), % 20 hedefine ulaşabilmek için İngiltere’de ekilebilir alanların
tamamının kolza ekimine ayrılması gerektiğini bildirmektedir. Konu diğer AB ülkeleri açısından da
şünüldüğünde, ileride AB ülkeleri ve buna bağlı olarak kolza ekiminin yaygın olduğu ülkelerde,
biyoyakıt üretimini amaçlayan kolza ekim alanlarının artması nedeniyle gıda üretim amaçlı ekilişlerin
daralması, hem de genişleyen kolza ekim alanlarından dolayı muhtemelen artacak olan transgenik
çeşit ekim alanlarından doğal bitki örtüsündeki yabani akrabalarına ve kültürü yapılan diğer
Brassicaceae türlerine gen akışı gibi olası tehditleri de göz önünde bulundurmak gerekir. İki durumda
da tarımsal sürdürülebilirliğin zarar göreceği açıktır.
Türkiye için türler arası melezleme bakımından önemli olan bir başka familya da sirkengiller
(Chenopodiaceae) olmaktadır. Bilindiği gibi ülkemizin temel tarımsal ürünlerinden olan şekerpancarı
yanında ıspanak, hayvan pancarı, pazı gibi kültür bitkileri ile yabani florada çok sayıda türleri yanı sıra
şeker pancarının yabani akrabaları (Beta spp.) da vardır. Sirkengillerde gen akışının yoğun olarak
yaşandığı familyalardan biri olarak bilinmektedir. Desplanque ve ark. (2002) şeker pancarından yabani
sirkengil türlerine gen akışının muhtemel ve mümkün olduğunu, bu nedenle herbisite dayanıklı
şekerpancarından doğaya kaçacak transgenlerin ortaya çıkarabileceği olumsuzluklara işaret
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
173
etmektedir. Stewart ve ark. (2003) kültürü yapılan pancardan yabani akrabalarına gen akışının
olduğunu bildirmekte; Ellstrand (2003) gen akış oranının türlere bağlı olarak % 1 düzeyine kadar
çıkabileceğini ifade etmektedir. Dünyada GDO’lu ürün yetiştirilen alanların toplam genişliğinin 2008 yılı
itibarıyla 124.5 m ha olduğu bildirilmektedir (gmo. compass.org, 2009). Bu ürünler ve ekiliş alanları
sırasıyla soya (65.8 m ha), mısır (37.3 m ha), pamuk (15.5 m ha) ve kolzadır (5.9 m ha). Bu bitkilerden
kolzanın tüm dünyada 28 m ha ekiliş alanı içinde GDO’lu olanlarının oranı % 21 kadardır.
Genetik yapısı değiştirilmiş organizmaların günümüzde en fazla tepkiye yol açan şekli Genetik
Kullanımı Sınırlayıcı Teknolojileridir (Genetic Use Restriction Technologies = GURTs). Genetik
materyalin izinsiz kullanımını engellemek amacıyla geliştirilen çeşitler henüz dünya üzerinde kullanım
alanı bulmamakla beraber, tarımsal sürdürülebilirliği tehdit eder nitelikte olmaları bakımından önem
taşımaktadır. GDO olmayan bir materyale uygulanmış olsa bile, GURT kullanımı sonucu ortaya çıkan
ürün, bir GDO kabul edilmektedir.
İki tür GURT vardır.
1. VGURT (Variety Use Restriction Technology); bir sonraki generasyonu steril hale getiren
teknolojidir. “Terminatör Teknolojisi” olarak da bilinir
2. TGURT (Trait Use Restriction Technology); bir sonraki generasyonun herhangi bir
karakterinin ortaya çıkmasını engeller, bu karakterin çıkması için özel tetikleyiciye gerek duyulur.
Yukarıda sıralananlardan VGURT’lerin geliştirilmesinde üç farklı strateji uygulanmaktadır. Birinci
stratejide bitkiye embriyo oluşumunu engellemeye şifrelenmiş bir gen verilerek materyalin canlı
tohumlar üretmemesi sağlanır. Bu gen de, normal embriyo oluşumunu sağlayabilmek üzere başka gen
tarafından engellemektedir. Tohumlar üretici firma tarafından satılırken genleri harekete geçiren bir
kimyasalla muamele edilerek ikinci nesil tohumlarda embriyo oluşumunu engelleyen genler harekete
geçirilir ve ikinci nesil ürünün cansız (canlanamayan) olması sağlanır.
İkinci VGURT oluşturma stratejisi birincisine benzemekle beraber işlemi satış aşaması hariç her
aşamasında kimyasal madde uygulanır. Materyal tüm nesiller boyunca kendiliğinden steril tohum
verecek şekilde geliştirilmiştir. Kısırlığı ifade eden gen, canlılığı sağlayacak restorer protein veren bir
kimyasalla engellenerek üretim sağlanır.
VGURT uygulamalarındaki üçüncü strateji de süs bitkilerinin birçoğunda olduğu gibi vegetatif
yolla çoğalan, yumrulu bitkilerin depolama veya raf ömrünü uzatmak amacıyla gelişmelerinin bir süre
durdurulmasıdır. Burada gelişmeyi engelleyici gen, kimyasal bir madde yardımıyla etkisiz hale getirilir.
Her üç stratejide de istenmeyen genlerin doğaya salınması sonucu kısır bitkilerin üretilmesinden,
gelişmenin durmasına kadar birçok olumsuzlukların yaşanması olasıdır.
Hibrit bitki ıslahında da fertil bitkiler elde edilse bile meydana gelen açılma sonucu, istenen bazı
özellikler TGURT’lerde olduğu gibi döllere taşınmaz. Klasik veya moleküler genetik yöntemlerle
geliştirilmiş olmalarına bakılmaksızın çiftçiler her iki durumda da her yeni ürün için üretici firmalardan
hibrit - TGURT materyal almak zorundadır.
Klasik genetik kuralları kapsamı içinde de VGURT’lere benzeyen ürünler elde etmek
mümkündür. Örneğin triploid balık, çekirdeksiz karpuz, partenokarp meyveler de kısırdır. Ancak klasik
genetik kuralları içinde geliştirilen ürünler getirdikleri katma değer ile üretici ve tüketici tarafından
neredeyse hiçbir uyuşmazğa meydan vermeyecek şekilde geniş kabul görmekle beraber, GURT
ürünleri özellikle de VGURT’ler tarımsal üretimi sınırlayıcı materyal olarak algılanmakta; bunların
biyoçeşitlilik, tarımsal uygulamalar, tohum güvenliği ve kırsal ekonomi üzerindeki olası olumsuz etkileri
nedeniyle de her geçen gün küresel boyutta artan bir tepki görmektedirler.
Biyoteknoloji tarihsel gelişimi içinde tarımsal sürdürülebilirliğin temeli olan biyolojik çeşitliliğin
korunmasında ve artmasında önemli roller oynamıştır. Klasik yöntemlerle muhafazası zor veya
olanaksız olan bitkilere ait genetik kaynakların korunmasında biyoteknolojiden yararlanılmış ve
yararlanılmaya devam edilmektedir. Bu şekliyle biyoteknoloji, sürdürülebilir tarımın sigortası
durumunda olan bitki genetik çeşitliliğinin devamlılığının sağlanması ve yeni çeşitlilik kaynakları
oluşturması bakımından vazgeçilmez bir araçtır.
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
174
Biyoteknolojinin, bitkilere dayanıklılık genlerinin aktarılmasında kullanılan bakteriyel kökenli
toksin üreten çeşitlerin geliştirilmesi amacıyla kullanılması durumunda, istenmeyen genlerin doğaya
bulaşması sonucu ekolojik dengenin bozulması olasıdır. Doğada türler arası gen alışverişinin
olduğuna dair birçok örnekler vardır. Doğa dikkatli bir şekilde gözlendiğinde türler arası gen akışının
devam eden bir süreç olduğu, dolayısıyla da GDO’dan da yabani akrabalarına gen akışının mümkün
olduğunu söyleyebiliriz. Gen alış verişinin sonuçlarının görülmesi kısa zaman içinde
gerçekleşmemektedir. İnsan ömrü bu sonuçları görecek ölçüde uzun değildir. Unutulmamalıdır ki insan
ömrü evrim süreci içinde önemsenmeyecek kadar kısadır.
Sonuç olarak biyoteknoloji, bazı uygulamalarıyla tarımsal sürdürülebilirlik için vazgeçilmez bir
araç, bazı uygulamalarıyla da ciddi bir potansiyel bir tehlike durumundadır.
Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı,
İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik (Anonim 2009), Resmi Gazete’nin 26 Ekim
2009 tarih ve 27388 sayısında yayımlanmıştır. Yönetmeliğin amacı, “insan yaşamı ve sağğı,
hayvan sağğı ve refahı, tüketici çıkarları ve çevrenin en üst düzeyde korunması için genetiği
değiştirilmiş organizma ve ürünleri ile genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünlerini içeren gıda
ve yem maddeleri hakkında karar verme, işleme, ithalat, ihracat, izleme, tescil, etiketleme,
kontrol ve denetim ile ilgili usul ve esasları belirlemek” olarak ifade edilmektedir.
Yönetmelik, GDO ve ürünlerinin, genetik değişiklikten dolayı, insan, hayvan ve bitki sağğı,
biyolojik çeşitlilik ve çevre üzerinde, doğrudan veya dolaylı, derhal veya gecikmeli sebep olabileceği
risklerin ve risk kaynağının olumsuz etkiye sebep olma potansiyelinin test, analiz, deneme gibi bilimsel
yöntemlerle belirlenmesi ve değerlendirilmesini ve bunun sonucuna göre GDO’lu gıda veya yemin
çevre, insan veya hayvan sağğı ile diğer inceleme konularında herhangi bir olumsuzluğun tespit
edilmediğine dair bir karar belgesi hazırlanmasını öngörmektedir. GDO’ların insan ve çevre üzerindeki
etkilerinin kısa sürede ortaya çıkmayacağı bilinmektedir. Bu durumda Yönetmelikle öngörülen risk
değerlendirmesi konusunun kısa sürede gerçekleştirilemeyeceği ve varsa sunulacak bir risk
değerlendirme belgesinin gerçeği ne ölçüde karşılayacağı kuşkuludur.
Yönetmeliğin 9. Maddesi diğer belgeler yanında (l) paragrafında “Türkiye flora ve faunası için
potansiyel bir tehlike oluşturmasını engellemek üzere GDO nun Türkiye’de yakın akraba ve yabanileri
olan türlere ait olmadığını gösterir bilgi ve belgeler” de istemektedir. Burada “yakın akraba” kavramının
tanımlanmamış olması ifadenin havada kalmasına neden olmaktadır. Bir yönetmelikte böyle bir ifade
kullanılabilmesi için hangi türün hangileriyle yakın, hangileriyle uzak akraba olduklarının üretici firma
tarafından belgelenmesini istemek yerine bu ilişkileri gösteren bir listenin yönetmeliğe eklenmesi
gerekir. Böyle bir liste yoktur. Aslında GDO’ların taşıdığı tehdit sadece yakın akrabalar ve yabanilerle
sınırlı değildir. Ülkemiz birçok kültürü yapılan bitki türlerinin gen ve orijin merkezi olma yanında
ülkemizden orijin almayan birçok bitki türlerinin de ikincil gen havuzunu oluşturmaktadır. Birçok türün
Anadolu’ya girmesi Amerika Kıtasının keşfinden sonra XVI. yüzyıldan olmuştur. Ülkemiz bu tarihten
sonra geçen 500 yılı aşkın süre içinde başta domates, biber gibi sebze türleri olmak üzere tütün, mısır,
patates, fasulya, ayçiçeği gibi türler için ikincil bir çeşitlilik merkezi durumuna gelmiştir. Yönetmelik
çiftçi koşullarında oluşan çeşitliliği görmezlikten gelerek tümden ihmal etmiştir.
Yönetmeliğin eleştirilen birçok noktasından biri de GDO lu ürünlerin, bebek mamaları ve bebek
formülleri, devam mamaları ve devam formülleri ile bebek ve küçük çocuk ek besinlerinde
kullanılmasının yasaklanmış olmasıdır (Madde 5.3). Bu maddeyle bir bakıma GDOlu ürünlerin insan
sağğı üzerindeki olası olumsuz etkileri kabul edilmektedir. Ancak yasaklamanın sadece bebek
mamalarıyla sınırlı kalması düşündürücüdür. Örneğin aynı risk GDO’lu gıdaları alan anne adayları ve
bunların daha korumasız durumdaki bebekleri için de geçerli olmalıdır.
İnsan ve çevre sağğını son derece yakından ilgilendiren böyle bir uygulamanın aceleye
getirilmiş bir yönetmelik yerine temel ve kapsamlı bir yasayla düzenlenmesi gerekirdi. Yasanın
eksikliğinde ve paydaşların hiç fikri alınmadan acele olarak çıkarılmış bir yönetmelikle yapılan
düzenleme kamuoyunu son derece rahatsız etmiş ve tartışmalara neden olmuştur. Aslında
Yönetmeliğin çıkarılmasına dayanak olması ve öncesinde çıkarılması gereken Biyogüvenlik yasasının
da bir an önce çıkarılması gereklidir.
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
175
KAYNAKLAR
Açıkgöz, N., C.O. Sabancı and A.S. Cinsoy. 1998. Ecogeography and distribution of wild legumes in Turkey. In: International
Symposium on In situ Conservation of Plant Genetic Diversity. N. Zencirci, Z. Kaya, Y. Anikster and W. T. Adams (Eds.). Central
Research Institute for Field Crops. 113-122.
Akıncı, C., and M. Yıldırım. 2009. Screening of barley landraces by direct selection for crop improvement. Acta Agriculturae
Scandinavica Section B – Soil and Plant Science, 59, 33-41.
Alkamade, R., M. van Oorschot, L. Miles, C. Nellemann, M. Bakkenes, B. Brink. 2009. GLOBIO3.: A framework to investigate
options for reducing global terrestrial biodiversity loss. Ecosystems. www.pbl.nl/en/publications/2009/GLOBO3-A-Framework-to-
investigate-options-for-reducing-global-terrestrial-biodiversity-loss.html
Anonim, 1989. The Turkish Forestry. General Directorate of Forestry. Publication 30/673, Ankara.
Anonim, 1996. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi. Resmi Gazete, 27 Aralık 1996, No: 22860.
Anonim, 2003. Ülkesel Genetik Kaynaklar Araştırma ve Geliştirme Projesi, Çalıştay Raporu. Haziran 2003, İzmir.
Anonim, 2009. Gıda ve yem amaçlı genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinin ithalatı, işlenmesi, ihracatı, kontrol ve
denetimine dair yönetmelik. Resmi Gazete, 26 Ekim 2009, 27388.
Arnold, M.H. 1978. The end Results: Breeding Improved Crop Varieties. In: Conservation of Plant genetic resources (ad. J. G.
Hawkes). Univ. of Aston in Birminghan, pp.46-54.
Belanger, E., T.R. Meager, P.R. Day, K. Plumley and W.A. Meyer. 2003. Interspecific Hybridization between Agrostis
stolonifera and Related Agrostis Species under Field Conditions Crop Science 43:240-246.
Crouch, M.L., 1998. How The Terminator Terminates: An Explanation for The Non-Scientist of a Remarkable Patent for Killing
Second Generation Seeds of Crop Plants, an Occasional Paper of The Edmonts Institute, 1998.
Davis, P.H. 1965-1985. Flora of Turkey and East Aegean Islands. V 1-9. Edinburgh Univ. Press. Edinburgh U. K.
Davis, P.H., R.R. Mill and K. Tan. 1988. Flora of Turkey and East Aegean Islands. V 10. Edinburgh Univ. Press, Edinburgh, U.
K.
Day, P. 1993. Integrating Plant Breeding and Molecular Biology: Accomplishments and Future Promise. In Proc. of The Int.
Crop Sci. Cong. Ames, USA. Crop Sci. Soc. of America, pp. 517-523.
Demir, İ. 1990. Genel Bitki Islahı. E. Ü. Ziraat Fakültesi Yayınları No 496: 366 s. E.Ü.Z. F. Ofset Atelyesi İZMİR.
Desplanque, B., N. Hautekeete and H. van Dijk. 2002. Transgenic weed beets; possible, probable, avoidable? Journal of
Applied Ecology. 39: 561-571.
Diamond, J. 1997. Location, Location, Location: The First Farmers. Science, 278: 1243-1244.
Ekim, T., M. Koyuncu, M. Vural, H. Duman, Z. Aytaç N. Adıgüzel. 2000. Türkiye Bitkileri Kırmızı Kitabı (Eğrelti ve Tohumlu
Bitkiler). TTKD ve Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi. Barışcan Matbaası, Ankara.
Ellstrand, N. 2003. Current knowledge of gene flow in plants: implications for transgene flow. The Royal Society, Philosophical
Transactions, 1163-1170.
Erik, S. ve B. Tarıkahya. 2004. Türkiye Florası Üzerine. Kebikeç insan kaynakları araştırmaları dergisi. 17:139-163.
Fedak, G. 1984. Hybrids between Hordeum vulgare and Agropyron intermedium var. Trichophorum. Barley Genetics
Newsletter, V 14:25.
Fitzgerald, J.P. 1989. Plant Germplasm-An Essential Resource in Our Future. Scientific Management of Germplasm:
Characterization, Evaluation and Enhancement. (Eds. A. T. Stalker and C. Chapman). IBPGR Training Courses: Lecture Series.
2. 3-6.
Frankel, O. H. and E. Bennet. 1970. Genetic Resources in Plants. Their Exploitation and Conservation. IBP Handbook No: 11.
Oxford University Press.
Frankel, O.H. 1973. Survey of Crop Genetic Resources in Their Centres of Diversity. First report. FAO / IBP, Rome.
Frankel, O.H. and J.G. Hawkes. 1975. Crop Genetic Resources for Today and Tomorrow. International Biological Programme 2.
Cambridge University Press.
gmo.compass.org, 2009. http://www.gmo-compass.org/eng/agri_biotechnology/gmoplanting / 257. global_
gm_planting_2008.html
Gökgöl, M. 1935. Türkiye’nin Buğdayları. Tom I. İstanbul.
Gökgöl, M. 1939. Türkiye’nin Buğdayları. Tom II. İstanbul.
Gökgöl, M. ve R. Taşan. 1978. Yeşilköy Zirai Araştırma Enstitüsü’nün (Marmara-Trakya Bölge Zirai Araştırma Enstitüsü) 50 Yılı,
1926-1976. İstanbul.
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
176
Güvenç, İ. ve Y. Kaya. 1996. Erzurum’da Sebze Olarak Değerlendirilen Yöresel Bazı Bitkiler. Atatürk Üniversitesi, Ziraat
Fakültesi Dergisi, 27 (3): 369-374.
Gümüş, S., A. Başman, A. Karagöz and H. Köksel. 2008. Noodle quality of ancient wheat flours. Köksel, H., U. Uygun and A.
Başman (Eds.). Proceedings of Bosphorus 2008 ICC International Conference, April 24-26, 2008. 229.
Güner, A., Ekim, T., Özhatay, N. and Başer, H.C. 2000. Flora of Turkey and East Aegean Islands. V 11. (Supplement)
Edingburgh University Press, Edinburgh, UK.
Harlan, J.R. 1995. The Living Fields: Our Agricultural Heritage. Cambridge Univ. Press.Cambridge. U. K.
Hatipoğlu, R. 1999. Bitki Biyoteknolojisi. Ç.Ü. Ziraat Fakültesi Genel Yayın No: 190, Ders Kitapları Yayın No: A-58. 176 s.
Adana.
Heun, M., R. Schafer-Pregl, D. Klawan, R. Castagna, M. Accerbi, B. Borghi and F. Salamini. 1997. Site of Einkorn Wheat
Domestication Identified by DNA Fingerprinting. Science, 278: 1321-1314.
Hız, M.C., Y. Yeliz, B. Canher, A. Karagöz and M. Sayar. 2008. Classification of Turkish Wheat and Wild Relatives for Their
Rust (Puccinia spp.) Resistance gene profile. International Conference “Conventional and Molecular Breeding of Field and
Vegetable Crops”. 24-27 November 2008, Novi Sad, Serbia. Conference Proceedings. 264-269.
Holt, J.S., Powles, S.B. and J.A.M. Holtum. 1993. Mechanismis Ano Agronomic Aspects of Herbicide Resistance. An. Rev. Plant
Physiol. Plant Mol. Biol., 44:203-229.
James, R.R. 1997. Utilizing a Social Ethic Toward The Environment İn Assessing Genetically Engineered Insect Resistance in
Trees. Agric. And Hum, 14: 237-249.
Karagöz, A. 1998. In situ Conservation of Plant Genetic Resources in Ceylanpınar State Farm. in: International Symposium on
In situ Conservation of Plant Genetic Diversity. Eds. N. Zencirci, Z. Kaya, Y. Anikster and W. T. Adams. Central Research Inst.
for Field Crops. 87-91.
Kaya, Z., Kün, E. and Güner, A. 1997. National Plan for In situ Conservation of Genetic Diversity in Turkey. Submitted to the
Republic of Turkey. Ministry of Environment, Ankara, 125 p.
Kaya, Z. 1998. Current Status of Forest Genetic Resources in Turkey. In: International Symposium on In situ Conservation of
Plant genetic Diversity. Eds: N. Zencirci, Z. Kaya. Y. Anikster and W. T. Adams. Central Research Institute for Field Crops. 17-
31.
Kaya, Z., E. Kün ve A. Güner. 1998. Türkiye Bitki Genetik Çeşitliliğinin Yerinde (In Situ) Korunması Ulusal Raporu. Çevre
Bakanlığı, Ankara.
Koksel, H., S. Celik, A. Karagoz and P.K.W. Ng. 2008. Partial Characterization of Starch in Flours of Ancient Wheat and Wild
Progenitor Accessions. Ital. J. Food Sci. 1 (20) 101-109.
Kün, E., Ö. Bakır, T. Tükel, A. Demirsoy. 1996. Ulusal Çevre Eylem Planı-Biyolojik Çeşitlilik ve Korunmuş Alan Yönetimi -Bozkır
Ekosistemleri Alt Grubu Raporu. T.C. Çevre Bakanlığı, Ankara. 98 s.
Kütük, D., M.T. Masatçıoğlu, S. Öztürk, A. Karagöz and H. Köksel. 2008. Cracker making quality of ancient wheat flours. Köksel,
H., U. Uygun and A. Başman (Eds.). Proceedings of Bosphorus 2008 ICC International Conference, April 24-26, 2008. 214.
Lev-Yadun, A., A. Gopher and S. Abbo. 2000. The Cradle of Agriculture. Science. 288; 1602-1603.
Monbiot, G. 2004. Fuel for nought. The Guardian. (23 Kasım 2004).
Morrison, L., O. Riera-Lizerazu, L. Cremieux and C.A.Mallory –Smith. 2002. Jointed Goatgrass (Aegilops cylindrica Host) X
Wheat (Triticum aestivum L.) Hybrids: Hybridization Dynamics in Oregon Wheat Fields. Crop Sci. (42):1863-1872.
Nesbit, M. and L. Samuel. 1998. Wheat Domestication, Archeobotanical Evidence. Science. 279: 1433.
Özgen, M., S. Adak, G. Söylemezoğlu ve H. Ulukan. 2000. Bitki genetik kaynaklarının Korunma ve Kullanımında Yeni
Yaklaşımlar. Türkiye Ziraat Mühendisliği 5. Teknik Kongresi, 17-21 Ocak 2000, Ankara, s. 259-284.
Özhatay, N. ve Kültür, Ş. 2006. Check-list of Additional Taxa to the Supplement Flora of Turkey III. Turk J Bot. 30:281-316.
Özhatay, N., Kültür, Ş. ve Aslan, S. 2009. Check-list of Additional Taxa to the Supplement Flora of Turkey IV. Turk J Bot.
33:191-226. doi:10.3906/bot-0805-12.
Özkan, H., A. Brandolini, R. Schafer-Pregl and F. Salamini. 2002. AFLP Analysis of a Collection of Tetraploid Wheats Indicates
the Origin of Emmer and Hard Wheat Domestication in Southeast Turkey. Mol. Biol. Evol. 19(10):1797-1801.
Öztürk, S., K. Kahraman, A. Karagöz and H. Köksel. 2008. Utilization of ancient wheat flours in cookie baking. Köksel, H., U.
Uygun and A. Başman (Eds.). Proceedings of Bosphorus 2008 ICC International Conference, April 24-26, 2008. 216.
Peacock, J.W. 1987. “Molecular Biology and Genetic Resources”. In: The Use of Plant Genetic Resources. Cambridge:
Cambridge Univ. Press.
Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi
177
Quist, D. and I.H. Chapela, 2001. Transgenic DNA introgressed into traditional maize landraces in Oaxaca, Mexico. Nature,
414: 541-543.
Riley, R. 1958. Chromosome Pairing and Haploids in Wheat. in Proc. X. Int. Cong. Genet., 2: 234-235.
Şehirali, S. ve Özgen, M. 1987. Bitki genetik kaynakları. Ankara Üniv. Ziraat Fak. Yayınları No: 1020. Ders Kitabı: 294, Ankara.
Şehirali, S., M. Özgen, A. Karagöz, M. Sürek, S. Adak, İ. Güvenç, A. Tan, M. Burak, H. Ç. Kaymak, D. Kenar. 2005. Bitki genetik
kaynaklarının korunma ve kullanımı. TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası VI. Teknik Kongresi. Cilt 1. Kozan Ofset, Ankara. 253-
273.
Serpen, A., V. Gökmen, A. Karagöz, H. Köksel. 2008. Phytochemical Quantification and Total Antioxidant Capacities of Emer
(Triticum dicoccon Schrank) and Einkorn (Triticum monococcum L.) Wheat Landraces. J. Agric. Food Chem. 56:7285-7292.
Stewart Jr., C.N., M.D. Halfhill and S.I. W arwick. 2003. Transgene interogression from genetically modified crops to their wild
relatives. www.nature.com/reviews/genetics, 806-817.
tagem.gov.tr, 2009. http://www.tagem.gov.tr
Tan, A. 1998. Current Status of Plant Genetic Resources Conservation in Turkey. In: International Symposium on In situ
Conservation of Plant genetic Diversity. N. Zencirci, Z. Kaya, Y. Anikster and W. T. Adams (Eds.). Central Research Institute for
Field Crops. 5-16.
Tan, A. 2002. Türkiye Genetik Çeşitliliğinin In Situ (Çiftçi Şartlarında) Muhafazası. TÜBİTAK-TOGTAG/TARP-2347 projesi
yayınlanmamış sonuç raporu.
Tan, A. ve T. Taşkın. 2009. Ege Bölgesinde Sebze Olarak Kullanılan Yabani Bitki Türleri ve Kullanım Amaçları Projesi. TC
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Ege Tarımsal Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü, Aliağa Kaymakamlığı, Köylere hizmet Götürme Birliği
Başkanlığı. 174 s.
Taşkın, T. 2008. Bitkisel Genetik Kaynaklarının Korunmasında Dondurarak (Cryopreservation) Muhafaza Teknikleri ve
Uygulamaları. Anadolu J of AARI. 18 (2): 62-77.
Vavilov, N. 1994. Origin and Geography of Cultivated Crops. Cambridge Univ. Press. U. K.
Vural, M. 2003. Türkiye’nin tehlike altındaki bitkileri. FAO/BM Tematik Grubu, Türkiye’de Biyolojik Çeşitlilik ve Organik Tarım
Çalıştay Raporu, 15-16 nisan 2003. D168-183.
Wilkes, G. 1983. Current Status of Crop Plant germplasm. Critical Rewievs in Plant Sciences, 1, 2: 133-181.
van Zeist, W., de Roller, G.J. 1995. Plant remains from Asikli Höyük, a pre-pottery site in central Anatolia. Veget Hist Archeobot,
4:179-185.
Wang, Z., R.S. Zemetra, J. Hansen, A. Hang, C. Mallory-Smith and C. Burton. 2002. Determination of the Paternity of W heat
(Triticum aestivum L.) X Jointed Goatgrass (Aegilops cylindrica Host) BC1 plants by using Genomic In Situ Hybridization (GISH)
Technique. Crop Science, 42:939-943.
Yücel, E. 2002. Çiçekler ve yer örtücüler. 351 s. Etam Matbaası, Eskişehir.
Zemetra, R.S., C.A. Mallory-Smith, J. Hansen, Z. Wang, J. Snyder, A. Hang, L. Kroiss, O. Riera-Lizarazu and I. Vales. 2002.
The Evolution of a Biological Risk Program: Gene Flow Between Wheat (Triticum aestivum L.) X Jointed Goatgrass (Aegilops
cylindrica Host). Geneflow Workshop. The Ohio State University, 5-6 March 2002, 178-187.
... Since Anatolia has hosted many civilizations for centuries, its natural resources have been severely damaged (Aslım, Yiğit, İzmirli & Yaşar, 2012). Biological diversity is threatened by elements such as overfishing, vegetation from nature (Karagöz et al., 2010), invasive species, environmental problems, habitat loss, natural disasters, genetically modified organisms, and endangered creatures (Çakmak, 2008). ...
Article
Full-text available
As a result of increasing the level of interest in living and living systems (biophilia), it will be possible to educate more protectionist individuals against nature and the environment. This study was conducted to investigate the effect of nature education activities on biophilia levels of science teacher candidates. This research was conducted at public research university in Bayburt, Turkey, in the Department of Science Education during the spring semester of the 2017-2018 academic year. The activities were done in an integrated manner to the Environmental Science course. The study group included a total of 62 science teacher candidates. These students were distributed equally to the experiment and control group. The study was used a quasi-experimental method with a group of experiments and control. In the study, the Biophilia Scale was applied as a data collection tool. Independent samples t-tests and dependent samples t-tests were used for analyzing the data. As a result of the analysis, the findings indicated that nature education and in-class activities positively affected teacher candidates' biophilia levels. The findings also indicated that the knowledge and experience they gained due to students' scrutiny, touching, smelling, and even tasting the species at in-class and nature activities affected their biophilia levels.
Chapter
Turkey, the origin center of wheat, has a significant role in the world for wheat genetic resources. Wheat landraces and wild relatives with their importance in global safety have lived in Anatolia for a thousand of years. There are many studies about landraces in Turkey. Mirza Gokgöl, in 1939, identified 18,000 ecotypes and 256 new varieties in his Turkish Wheats book. On the contrary to bred wheat cultivars, landraces because of their population structure do have a wide genetic base and carry resistance genes against biotic and abiotic stress factors and serve as genitors to wheat breeders across the world. So many landraces have been utilized as genitors in Turkey and around the world. There are two methods for protection of valuable genetic resources: ex situ and in situ. Genetic resources are protected in gene banks, botanic gardens, and in situ protection sites and made available to scientists. Among them, Turkish National Gene Bank, Turkish Seed Gene Bank, and IRRI (the rice collection at the International Rice Research Institute, Philippines) and CIMMYT (wheat and maize at the International Wheat and Maize Improvement Center, Mexico) gene banks exist.
Thesis
Full-text available
Investigation of Fauna of Cynipidae (Insecta: Hymenoptera) in İstanbul Province and its Environs
Chapter
Full-text available
Gıda güvenliği ve sürdürülebilir kalkınma açısından gıda ve tarım için elzem olan biyoçeşitlilik; gıda ve tarımsal üretim sisteminin sürdürülebilirliğini sağlayan ve ürünlere katkı sunan çok fazla sayıda organizmadan meydana gelir. Bir ülkenin ekonomik kazancı o ülkenin biyoçeşitliliğini oluşturan hayvan ve bitki türleri çeşitlerinin fazla olmasıyla doğru orantılıdır. İnsan sağlığı ve çevreyi dengede tutan ekosistemlerde biyoçeşitlilik ile sağlanmaktadır. Doğanın hızla bozulması ve çok sayıda bitki ve hayvan türlerinin neslinin yok olması veya azalmasından dolayı 1988 yılında ABD ulusal biyoçeşitlilik forumunda bahsi geçen biyoçeşitlilik kavramı; 1992 yılında Brezilya’da gerçekleştirilen çevre ve kalkınma konferansında “biyolojik çeşitlilik sözleşmesi” ile 175 devlet tarafından kabul edilmiş ve uluslararası nitelik kazanmıştır. Bu yazıda biyoçeşitlilik kavramının ne ifade ettiği, gıda ve tarım açısından önemi ve mevcut durumunun ortaya konulması amaçlanmıştır.
Article
Full-text available
zet Bu çalışmada Türkiye'de tahıllarda (buğday, arpa, çavdar ve yulaf) ekim alanı, üretim ve verim yönünden uzun yıllar boyunca (1938-2016) meydana gelen değişim analiz edilmiş ve meydana gelen değişimler dikkate alınarak yakın gelecekte artacak nüfusa karşılık üretilmesi gereken tahmini üretim miktarı belirlenmiştir. Ekiliş alanında 1970'e kadar artış meydana gelse de bu tarihten itibaren azalmıştır. Üretimde dört türde 1950-60 arasında hızlı bir artış meydana gelmiş, 1970'e kadar az miktarda meydana gelen artış buğday ve arpada artarak devam ederken, yulaf ve çavdarda ise azalmıştır. Verimde dört türde 1970'e kadar az miktarda meydana gelen artış bu tarihten itibaren gittikçe artan bir eğilim göstermiştir. Bu artış 1980'lerden sonra çok az miktarda gerçekleşmiştir. Serin iklim tahıllarında genetik performanslar zorlandığından gelecekte meydana gelecek nüfus artışına karşılık daha fazla üretim ancak sulanabilir alanların artırılması, damlama sulama sistemine geçilmesi ve biyotik ve abiyotik streslere daha dayanıklı çeşitlerin geliştirilerek kullanıma sunulması ile çözülecektir. Bunun başarılması ile yaklaşık 120 milyon olması beklenen ülke nüfusunun ihtiyacı olan yaklaşık 33,4 milyon ton olarak buğdayı üretmek mümkün olacaktır.
Article
Full-text available
The study area includes ''Mountain Phrygia'' region which is in the borders of Eskişehir, Afyon ve Kütahya provinces. According to the grid system of Davis, the whole part of the study area is in the B3 square. With the aim of defining the floristic diversity of the study area, 2214 plant samples belonging to 855 taxa were collected from the area between the years of 2012-2015. Collected plant samples were pressed and dried according to the herbarium techniques. While preparing the floristic list, APG III system was applied. At the end of the study, 80 families, 388 genera and 855 species and subspecies taxa were identified. According to the phytogeographic regions, plant taxa in the study area were defined as 15,67 % Irano-Turanian, 11,58 % Mediterrenean and 13,10 % Euro-Siberian. The ratio of more regional or unknown fitogeographgic ones is 59,65 %. The endemic taxa number identified from study area is 103 and its endemism ratio is 12,05 %. The biggest family in the study area is Asteraceae with 107 taxa. The biggest genus is Astragalus with 16 taxa.--Frigya Vadisi florası (Dağlık Frigya/Türkiye) Özet Çalışma alanı Eskişehir, Afyon ve Kütahya illeri sınırları içerisinde yer alan "Dağlık Frigya" bölgesini kapsamaktadır. Davis'in kareleme sistemine göre araştırma alanının tamamı B3 karesinde yer almaktadır. Çalışma alanının floristik çeşitliliğini belirlemek amacıyla 2012-2015 yılları arasında bölgeden 855 taksona ait 2214 bitki örneği toplanılmıştır. Toplanan bitki örnekleri herbaryum kurallarına uygun olarak preslenerek kurutulmuştur. Floristik listenin hazırlanmasında APGIII sistemi esas alınmıştır. Yapılan teşhisler sonucunda 80 familya, 388 cins, 855 tür ve tür altı takson tespit edilmiştir. Araştırma alanındaki bitki taksonları fitocoğrafik bölgelerine göre; % 15,67 İran-Turan, % 11,58 Akdeniz ve % 13,10 Avrupa-Sibirya elementi olarak tespit edilmiştir. Fitocoğrafik bölgesi bilinmeyen veya çok bölgeli taksonların oranı ise % 59,65'dir. Araştırma alanı sınırları içerisinde tespit edilen endemik takson sayısı 103 olup endemizm oranı % 12,05'dir. Araştırma alanında en çok takson sayısına sahip olan familya 107 takson ile Asteraceae, en büyük cins ise 16 takson ile Astragalus tur.
Article
Full-text available
Creeping bentgrass (Agrostis stolonifera L.) is a commercially important turfgrass used principally on golf courses. Weed control is one of the major problems encountered in golf course maintenance, largely because the major weed, Poa annua L., is another grass species with herbicide responses similar to creeping bentgrass. Development of creeping bentgrass cultivars expressing one of the herbicide resistance genes would provide an effective solution. The prospects of commercialization of transgenic cultivars of creeping bentgrass have raised questions about the potential for pollen-mediated gene flow to related Agrostis spp. In a field study we have measured the frequency of interspecific hybridization between transgenic creeping bentgrass and four related species, A. canina L., A. castellana Boiss. and Reut., A. gigantea Roth, and A. capillaris L. Interspecific transgenic hybrids were recovered between creeping bentgrass and A. capillaris and A. castellana at frequencies of 0.044 and 0.0015%, respectively, which were considerably lower than intraspecific transgenic progeny recovery in the same experimental plots (0.631%). No interspecific transgenic hybrids were recovered with A. gigantea or A. canina.
Article
Full-text available
This checklist contains a total of 168 taxa published as additions to the Flora of Turkey. It includes details of taxa neither recorded by P.H.Davis' "Flora of Turkey and the East Aegean Islands" or its Supplement, nor in the first of this series of checklists. The records in this list are based on data given in nearly 100 publications published up to the end of 1998.
Article
The starch properties of 17 ancient wheats and wild progenitors (Triticum monococcum L. var. monococcum, T. dicoccum Sch., Aegilops speltoides Tausch, var. ligustica, A. speltoides Tausch var. speltoides, T. monococcum L. var. boeoticum, and T. monococcum L. var. urartu) collected in Turkey were evaluated. The study demonstrated that some of the starch properties (birefringence, X-ray diffraction patterns) were comparable to those of durum wheat. There was large variation in the Rapid Viscoanalyzer viscosity values among the ancient wheat samples. The gelatinization temperatures (onset and midpoint) of the ancient wheat samples were slightly higher than those of the durum wheat sample as determined by differential scanning calorimetry. The results might be useful for breeders and industry.
Article
This book presents an historical account of the origins and development of plant and animal domestication across the world, from prehistory to the present day. The formation of basic agricultural systems are described, and the way these systems have been modified in recent times are illustrated. Evidence presented is based upon archaeology, botany, genetics, ecology, and anthropology of domesticates and their wild relatives. Individual chapters present archaeological evidence and reconstruct development of agricultural systems for the broad geographical regions: the Near East, Africa, Far East, and the Americas. Traditional agricultural practice techniques are described. In the final chapter the present situation is reviewed, and the possible risks to a system that now relies on a relatively small number of species to supply the majority of food are discussed. -from Publisher